Marry, Travis’in kaçamağını öğrendiğinde, Frankfurt’un o puslu, gri Kasım günlerinden biriydi; 2021 yılının sonlarına doğru, yapraklar çoktan dökülmüş, Main Nehri’nin kıyısındaki bahçe evinin bahçesi çıplak ve ıssızdı. Marry elli sekiz yaşındaydı; saçları beyazlamış, ama gözleri hâlâ maviydi –o mavi, Travis’i ilk gördüğü Café am Fluss’taki mavi, Viktor’un gri soğukluğuna karşı koyan mavi. O sabah kahve koyarken telefon çaldı; bilinmeyen numara. Marry açtı; karşıdaki kadın sesi gençti, ama titriyordu. “Ben Lena,” dedi. “Travis’le tanıştık. Bir gece… birlikte olduk.” Marry dondu; kahve fincanı elinde kaldı, buhar yüzüne vuruyordu ama hissetmiyordu. Kadın devam etti: “O geceden sonra gelmedi. Ama ben… vicdan azabı çekiyorum. Bilmeniz gerektiğini düşündüm.” Marry sustu; sonra “Teşekkür ederim,

