Güneş hâlâ yavaşça yükseliyordu ve şehrin sokakları uyanmaya başlamıştı. Ufuk çizgisinin hemen üzerinde, turuncu-sarı bir disk gibi asılı duran güneş, ışınlarını önce yüksek binaların cam cephelerine, sonra çatılardaki antenlere, en sonunda da sokakların taşlarına, kaldırımların kenarlarına nazikçe indiriyordu. O ışık, sabahın erken saatlerindeki yumuşak altın tonundan sıyrılmış, daha net, daha kararlı bir parlaklığa doğru evriliyordu. Gökyüzü, gri bulutların son kalıntılarını tamamen dağıtmış, açık mavi bir fonda tek tük beyaz pamuk kümeleri bırakmıştı. Güneşin ışınları, her yere nüfuz ediyor, gölgeleri kısaltıyor, her nesnenin kenarlarını keskinleştiriyordu. Şehrin yüzeyi, gece boyunca yağmurun ıslattığı yerlerde hâlâ hafif nemliydi; ama o nem artık rahatsız etmiyor, aksine güneşin altında minik buhar zerrecikleri oluşturarak havaya yükseliyordu. Her taşın üzerinden hafifçe parlayan toz ve su zerrecikleriyle ışık oyunları yaratıyordu; bir adım attığımızda, o zerrecikler havada dans ediyor, güneş ışığını kırarak etrafa minik gökkuşağı parçaları saçıyordu. O ışık oyunları, sanki şehir kendi kendini kutluyordu; her yansıma, her parıltı, geceyi atlatmış olmanın sessiz bir zaferi gibiydi.
Hafif esen rüzgâr, sabahın serinliğini taşırken yüzüme çarpıyordu. O rüzgâr, serin ama yumuşak; saçlarımı nazikçe savuruyor, yanaklarımı okşuyor, paltonun yakasından içeri sızmıyordu artık. O serinlik, artık acı değil, canlandırıcıydı; sanki bedenlerimiz, gecenin ağırlığından kurtulup sabahın tazeliğine teslim oluyordu. Havada, yağmur sonrası o eşsiz koku vardı: ıslak beton, temiz toprak, uzak bir çiçek bahçesinden gelen hafif tatlılık ve yeni demlenmiş kahvenin kokusu karışımı. O koku, genzimizi dolduruyor, ciğerlerimizi tazeliyordu; sanki şehir, gece boyunca biriken bütün ağırlığı yıkayıp atmış, yeni bir güne tertemiz başlamıştı. Ellerim hâlâ Travis’in elindeydi ve bu basit temas, tüm gece boyunca yaşadığım kaybolmuşluk hissini biraz olsun hafifletiyordu. Travis’in avucu, sıcak ve tanıdıktı; parmakları benimkileri sarmış, nabzı benim nabzımla aynı ritimde atıyordu. O temas, sadece fiziksel değildi; yılların özlemini, ayrılığın acısını, buluşmanın sevincini taşıyordu. Her adımda, o el tutuşu biraz daha sıkılaşıyor, biraz daha güvenli hale geliyordu; sanki birbirimize “Buradayım” diyorduk, sessizce ama kesin bir şekilde.
“Sanırım hâlâ doğru yerdeyiz,” dedim, kendimle konuşur gibi, Travis’e bakarak. Sesim, sabahın sessizliğinde hafifçe titredi; ama o titreme korkudan değil, duygudan kaynaklanıyordu. “Burası… her şeyin başladığı yer gibi.”
Travis bana baktı, gözlerinde hâlâ o derin ve tanıdık bakış vardı. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; gözlerindeki yorgunluk çizgilerini yumuşatıyor, kirpiklerine minik ışık noktaları konduruyordu. Saçları hala hafif nemliydi, birkaç damla yanağından süzülüyordu; o damla, güneş ışığında parladı bir an, sonra kayboldu. O bakış, tanıdık ama yenilenmiş gibiydi; geceki gölgeler gitmiş, yerine sabahın aydınlığı yerleşmişti. “Evet, Marry,” dedi. Sesi nazik ama kararlıydı; o kararlılık, yılların birikmiş gücünü taşıyordu. “Ama artık aynı kişi değiliz. Geceyi atlattık. Bu yüzden şimdi farklı hissediyoruz.”
Ben derin bir nefes aldım. Sabah havası ciğerlerime doldu; serin, temiz, ferah. Kendimi ona anlatmak istedim; belki de ilk kez gerçekten kendi adımlarımla söyledim bunu:
“Ben Marry Fox,” dedim. Sesim, hafifçe titredi ama güçlendi. “Belki garip gelebilir, ama… geçen gece seni ararken, kendimi de buldum. Kaybolmak… bazen yalnızca bir başlangıç.”
Travis hafifçe gülümsedi. O gülümseme, yarım değil, tamdı; dudakları kıvrıldı, gözleri kısıldı, yanaklarında küçük çizgiler oluştu. Güneş ışığı, o gülümsemeyi daha da parlattı; sanki yüzü, içindeki ışığı dışarı vuruyordu. “Ben Travis,” dedi. “Ve senin gibi, ben de uzun bir kayboluşun ardından kendimi buldum. Ama sanırım asıl bulduğum… sen oldun, Marry.”
O anda, kelimelere gerek yoktu. Ellerimiz hâlâ sıkıca kenetli, gözlerimiz hâlâ birbirine kilitliydi. Şehrin sabah tazeliği, hafif esen rüzgâr ve uzaklardan gelen kuş sesleri… hepsi bu sessizliği kutsuyor gibiydi. Kuşlar, ağaç dallarında cıvıldıyordu; serçeler zıplıyor, güvercinler kanat çırpıyordu. O cıvıltılar, neşeli ve ısrarcı; sanki geceyi tamamen unutmuş, sadece yeni günü kutluyorlardı. Rüzgâr, yaprakları salladı; kalan damlalar düştü, yere vurdukça minik sıçramalar yarattı. O damlalar, sabahın son izleri gibiydi; yağmur gitmiş, ama hatırası kalmıştı. Sokaklar, yavaş yavaş canlanıyordu; bir fırının kepengi açıldı, içeriden sıcak ekmek ve simit kokusu taştı. Bir kadın, alışveriş poşetlerini koluna takmış, aceleci adımlarla geçti; topuklarının sesi, ıslak taşlarda tıkırtılı bir ritim yarattı. Bir adam, bisikletle gazete dağıtırken ıslık çalıyordu; ıslık, neşeli ve eski bir melodiydi. O sesler, hayatın devamını, sıradanlığını ve güzelliğini hatırlatıyordu.
“Bugün… yeni bir gün,” dedim sessizce, kendime de söylüyormuş gibi. “Ve biz birlikteyiz. Bu… her şeye değer.”
Travis başını hafifçe salladı. “Evet, Marry. Artık kaybolmak yok. Sadece birlikte yürümek var. Ve belki… her gün yeni bir başlangıç.” Sesi, sakin ama dolu; o cümle, bir yemin gibiydi. Güneş, artık daha yüksekte; ışık, her şeyi sarıyordu. Sokak lambalarının solgun ışıkları kayboluyordu ama bunun hiç önemi yoktu. Çünkü içimde, uzun süredir hissetmediğim bir sıcaklık vardı; güven, huzur ve umudun karışımı…
O sabah, şehrin yavaş uyanışı içinde, Travis’le yan yana yürürken anladım ki kaybolmak bazen bir zorunluluk olabilir ama bulunmak… bulunmak, bir mucize. Ve biz artık o mucizeyi birlikte yaşıyorduk. Adımlarımız, ıslak kaldırımda hafif bir ritim tutuyordu; her adım, geçmişin bir parçasını geride bırakıyor, geleceğe bir parça ekliyordu. Parkın kenarından geçtik; çimler ıslak ve parlak, ağaçlar sabah ışığında yeşilin en canlı tonunu taşıyordu. Bir serçe, dalından zıpladı, kanat çırparak önümüzden uçtu; o küçük hareket, sanki bize “Devam edin” diyordu.
Bir köşede, eski bir sokak lambasının altında durduk. Lamba, hala yanıyordu; sarı ışığı, sabah güneşiyle karışıyor, tuhaf bir kontrast yaratıyordu. Lambanın altında, geceden kalan bir ilan asılıydı; kâğıt sararmış, kenarları kıvrılmış, ama fotoğraf hâlâ oradaydı. Travis’e baktım; o da ilana baktı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Bu ilan… bizi buraya getirdi,” dedi. “Ve şimdi, o ilan burada dururken biz… buradayız.”
Elini daha sıkı sıktım. “Evet. Ve artık o ilan, sadece bir kâğıt parçası. Biz… gerçekiz.”
Yürümeye devam ettik. Sokaklar, artık doluydu; insanlar işe gidiyor, çocuklar okul yolunda koşuşturuyordu. Bir kadın, bebek arabası iterek geçti; bebek, arabada gülümsüyordu. Bir adam, bisikletle gazete dağıtırken ıslık çalıyordu. O sesler, hayatın senfonisi gibiydi; her biri, kendi notasını çalıyordu. Biz de, o senfoninin parçasıydık; ellerimiz kenetli, adımlarımız uyumlu.
Bir ara, küçük bir meydanın kenarında durduk. Meydan, şehrin ortasında minik bir yeşil ada gibiydi; ortasında eski bir çeşme, etrafında banklar, birkaç ağaç. Çeşmenin suyu, hafifçe akıyordu; o akış, şırıltılı ve huzurlu. Banklardan birine oturduk; tahtalar nemliydi, ama oturmak rahattı. Güneş, çeşmenin suyunda parlıyordu; su damlaları, havada minik gökkuşağı parçaları yaratıyordu. Travis başını omzuma yasladı; o yaslanma, sıcak ve tanıdık; saçları omzuma değdi, nemli ama yumuşak. O an, sessizlik içinde, birbirimize bakmadan bile birbirimizi hissettik.
“Marry,” dedi yavaşça. “Teşekkür ederim. Beni aradığın için. Beni bulduğun için.”
Gözlerim doldu; ama gözyaşları mutluluktan. “Ben de teşekkür ederim, Travis. Beni bulduğun için. Kendimi bulmama yardım ettiğin için.”
Sessizlik, yeniden yerleşti; ama bu sefer dolu bir sessizlik. Güneş, daha da yükseldi; ışık, çeşmenin suyunda dans etti. Kuşlar, dallarda cıvıldadı. Şehir, etrafımızda akıyordu; hayat, devam ediyordu. Biz de, o hayatın içinde, birlikte, yeniden başlamıştık.
O sabah, şehrin uyanışıyla birlikte, anladım ki bazı kayıplar, sonunda sadece bulunmakla değil, yeniden başlamayla anlam kazanır. Ve biz… yeniden başlamaya hazırdık. Güneş, tam doğmuştu; ışık, her şeyi sarıyordu. Sokaklar, ışıldıyordu; su birikintileri, gökyüzünü yansıtıyordu. Biz, o ışıkta yürüyorduk; adımlarımız, geleceğe doğru. Hikaye, bitmemişti; yeni bir sayfa açılıyordu, birlikte.
Şimdi, o sabahı düşündükçe, güneşin sıcaklığı, Travis’in elinin sıcaklığı, o kuş sesleri, o kahve kokusu hala içimde. Yağmur, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış.
Güneş yükseldikçe, şehrin sokakları tamamen uyanmıştı. Sabahın erken saatlerindeki yumuşak turuncu ışık, artık daha net, daha parlak bir sarıya dönüşmüştü; ışınlar, binaların cam cephelerinde kırılıyor, kaldırım taşlarını ısıtıyor, her köşe bucağı nazikçe aydınlatıyordu. Gökyüzü, gri bulutların son kalıntılarını tamamen dağıtmış, açık mavi bir tuval gibiydi; tek tük beyaz bulut kümeleri, rüzgârla yavaşça sürükleniyordu. O ışık, şehrin her detayını ortaya çıkarıyordu; gece boyunca yağmurun ıslattığı asfalt, şimdi güneş altında hafifçe buharlaşıyor, minik sis bulutları oluşturuyordu. Her su birikintisi, gökyüzünü yansıtıyor, güneş ışığını kırarak etrafa minik gökkuşağı parçaları saçıyordu; o parçalar, kaldırımın kenarlarında dans eder gibi titriyordu. Sokaklar, artık yalnız değildi; yavaş yavaş doluyor, hayatın ritmiyle nabız atıyordu. Uzakta bir fırının kepengi açılırken metalik bir gıcırtı çıktı; içeriden taze ekmek ve simit kokusu taştı, sokak boyunca yayıldı, genzimizi doldurdu. O koku, sıcak ve davetkâr; tereyağı, maya, hafif bir tuz karışımı, sabahın tazeliğiyle birleşince midemi guruldattı. İnsanlar işe gidiyor, çocuklar okul yollarına düşüyor, pencerelerden kahvaltı kokuları sızıyordu. Bir apartmanın açık penceresinden kızarmış ekmek, tereyağı ve taze demlenmiş çay kokusu yayılıyordu; o koku, sokak boyunca süzülüyor, geçerken durup nefes almaya zorluyordu. Bir kadın, alışveriş poşetlerini koluna takmış, aceleci adımlarla yürüyordu; topuklarının sesi, ıslak taşlarda tıkırtılı bir ritim yaratıyordu. Bir grup lise öğrencisi, sırt çantaları omuzlarında, birbirlerine şakalaşarak geçiyordu; kahkahaları yüksek ve özgür, sabahın sessizliğini deliyordu. Çocuklar, ellerinde renkli çantalar, okul yolunda koşuşturuyordu; bir tanesi, elindeki simidi ısırırken arkadaşına bir şeyler anlatıyordu, ağzı dolu dolu konuşuyordu. Hepsi, hayatın ısrarcı devam edişini gösteriyordu; gece ne kadar karanlık ve ağır olursa olsun, sabah her zaman geri geliyordu.
Travis’le ben, ellerimiz hâlâ birbirine kenetli, kaldırımları yavaş adımlarla geçiyorduk. O kenetlenme, artık sadece bir güvence değil, bir ritimdi; parmaklarımız iç içe geçmiş, avuç içlerimiz birbirine yaslanmış, nabızlarımız aynı tempoda atıyordu. O nabız, gecenin tüm heyecanını, tüm korkusunu, tüm umudunu sindirmiş, şimdi sakin ama güçlü bir ritme dönüşmüştü. Adımlarımız, ıslak kaldırımda artık daha az şapırtı çıkarıyordu; su birikintileri küçülmüş, çoğu kurumuş, kalanlar ise güneşin altında buharlaşıyordu. O izler, güneşin son ışığında parlıyor, minik aynalar gibiydi. Rüzgâr, hafif ve sıcak esiyordu; günün sıcaklığını alıp götürüyor, yanaklarımıza dokunuyor, saçlarımızı nazikçe savuruyordu. O rüzgâr, artık soğuk değil, ferahlatıcı; sanki şehir, bizi akşamın huzuruna hazırlıyordu. Her adımda, içimizde bir hafiflik büyüyordu; geceyi, yağmuru, kaybolmuşluğu geride bırakmıştık; şimdi sadece birlikte olmanın, yavaş ama güvenli bir ritimde yürüyebilmenin tadını çıkarıyorduk. O tat, basit ama derin; bir kahve yudumu gibi sıcak, bir akşam esintisi gibi hafif. İçimde, geceden kalan o karanlık hissin altında bir şeylerin değişmeye başladığını fark ettim. O his, artık korkutucu değil, meraklı bir his; sanki gece, bizi sadece sınamamış, aynı zamanda yeni bir kapı açmıştı. Travis’in elinin sıcaklığı, o değişimi pekiştiriyordu; her sıkışta, "Buradayım" diyordu, sessizce ama kesin.
“Marry,” dedi Travis, dikkatle önümde yürürken, “dün gece sana gösterdiğim ilanı hatırlıyor musun? O kaybolan insanlarla ilgili olan…” Sesi, yumuşak ama ciddiydi; gözleri, ileriye dikili, ama bakışında bir derinlik vardı. Güneş ışığı, yüzüne vuruyordu; saçları hafifçe parlıyor, gözlerindeki yorgunluk çizgileri yumuşamıştı.
Başımı salladım. “Evet, hâlâ zihnimde. Neredeyse bütün gece onları düşündüm. Ama artık korkutmuyor. Hatta… bir şeyleri anlamaya başlamış gibiyim.” Kelimeler, ağzımdan dökülürken içimde bir heyecan belirdi; o ilanlar, sadece kâğıt parçaları değildi artık, bir bilmecenin parçası gibiydi. Gece boyunca sokaklarda astığım o kâğıtlar, rüzgârda dalgalanıyor, yağmurla ıslanıyor, ama hâlâ duruyorlardı; sanki şehir, onları korumak istiyordu. O ilanlardaki yüzler, gözler, yarım gülümsemeler; hepsi, kaybolmuşluk hakkında bir şeyler fısıldıyordu. Ama şimdi, Travis yanımda, o fısıltı korkutucu değil, davetkârdı.
Travis durdu ve bana döndü. Gözleri ciddileşmişti, ama hâlâ güven veriyordu. Güneş, arkasından vuruyordu; silueti, hafif bir hale ile sarılıydı, saçları altın rengi parlıyordu. Yüzündeki ifadede, bir kararsızlık yoktu; sadece derin bir düşünce. “İşte tam olarak bu. Sadece ilanları görmek değil, onları izlemek… bana bir şey fısıldıyor gibi. Sanki bu şehir, kaybolmuş şeyleri saklıyor ve bize bir yol gösteriyor.” Sesi, alçak ama dolu; kelimeler, havada asılı kaldı, rüzgârla karıştı. O "fısıldama", sanki şehrin kendisiydi; binaların çatlaklarından, sokakların gölgelerinden gelen bir ses gibi. Şehir, sırlarla doluydu; her köşe, her direk, her duvar, bir hikaye gizliyordu. Gece boyunca dolaştığım o sokaklar, artık sadece yol değil, bir labirent gibiydi; ama labirentte, Travis yanımda, çıkış görünür hale gelmişti.
O anda, parkın yanından geçerken küçük bir kız çocuğu elinde bir kağıtla bize doğru koştu. Kız, belki beş-altı yaşlarında, saçları örgülü, küçük bir palto giymiş, ayakkabıları çamur içindeydi. Koşarken kahkahası yüksek ve masumdu; elindeki kağıt, rüzgârda savruluyor, neredeyse düşecek gibiydi. Kağıt, beyaz ve kırışık, kızın küçük yumruklarında sıkıca tutulmuştu ama rüzgâr estiğinde uçuşuyordu. Travis onu yakaladı ve bana uzattı. Kağıdı açtığımda, tanıdık bir el yazısı ve resim gördüm: eski bir kayıp ilanının küçültülmüş bir kopyası, ama kenarına çizilmiş bir sembol vardı; garip, gizemli bir işaret. Sembol, dairesel bir şekil içinde üç çizgi gibiydi; sanki bir anahtar ya da bir harita işareti, ama tanıdık değildi. Mürekkep, taze gibiydi; sanki yeni çizilmiş, ama kağıt eskiydi. İlanın fotoğrafı, bulanıklaşmıştı; ama o yarım gülümseme, geceki ilanlardan biri gibiydi. Kız, kağıdı verdi ve koşarak uzaklaştı; arkasından baktık, küçük adımları parkın çimlerinde kayboldu.
“Ne demek istiyor bu?” diye fısıldadım. Sesim, hafif titrekti; içimde bir heyecan karışımı korku belirdi. Kağıdı elime aldım; kâğıt nemliydi, kenarları yırtılmış gibiydi, ama sembol netti. Travis kaşlarını çattı, yüzü ciddileşti; gözleri, kağıda dikili, sonra bana döndü.
“Bilmiyorum,” dedi, “ama bu… bir işaret. Birisi veya bir şey bize bir mesaj bırakmış olabilir. Bu şehir… düşündüğünden daha derin ve tehlikeli olabilir.” Sesi, alçak ve uyarıcı; o "tehlikeli", içimi ürpertti, ama aynı zamanda heyecanlandırdı. Şehir, sırlarla doluydu; her köşe, her direk, her duvar, bir hikaye gizliyordu. Gece boyunca dolaştığım o sokaklar, artık sadece yol değil, bir labirent gibiydi; ama labirentte, Travis yanımda, çıkış görünür hale gelmişti. O işaret, bir davet miydi, yoksa bir tuzak mı? Bilmiyordum, ama içimde bir çekim vardı; sanki geceki kaybolmuşluk, bu sembolle tamamlanacaktı.
İçimde hem heyecan hem de hafif bir korku hissettim. Gece boyunca yaşadığım kaybolmuşluk ve sabahın huzuru, bu küçük işaretle bir anda geri geldi. Ama bu kez yalnız değildim; Travis yanımdaydı, elimdeydi. O el tutuşu, bir kalkan gibiydi; korkuyu bastırıyor, heyecanı büyütüyordu. Derin bir nefes aldım; hava, serin ve temiz, ciğerlerimi doldurdu. Gözlerim, sembole dikili; o çizgiler, sanki bir harita gibiydi, ama neyin haritası? Şehir, etrafımızda akıyordu; insanlar geçiyor, arabalar homurdanıyor, kuşlar cıvıldıyordu. Ama o an, sanki dünya durmuş, sadece biz ve o kağıt kalmıştık.
“Tamam,” dedim, kararlı bir sesle, “bu işareti takip etmeliyiz. Belki gece boyunca kaybolanlarla, kaybolmuş sırlarla ilgili bir ipucu buluruz.” Sesim, titremiyordu artık; o kararlılık, içimden fışkırdı, Travis’e baktım, gözlerimde bir ateş.
Travis başını salladı. “Evet, Marry. Ama dikkatli olmalıyız. Bu şehir… düşündüğünden daha derin ve tehlikeli olabilir.” O "dikkatli olmalıyız", bir uyarı gibiydi; ama sesinde, heyecan da vardı. Gözleri, kağıda, sonra etrafa tarandı; sanki şehir, bizi izliyordu. O an, yürüyüşümüz sıradan bir sabah yürüyüşünden çıkmış, küçük bir maceranın başlangıcına dönüşmüştü. Ellerimiz hâlâ kenetli, gözlerimiz hâlâ birbirine kilitli, adımlarımız ise bilinmez bir yöne doğru kararlı bir şekilde ilerliyordu. Sokaklar, artık sadece yol değil, bir yol haritası gibiydi; her köşe, bir ipucu gizliyordu.
Yürümeye devam ettik; adımlarımız, artık daha hızlı, daha meraklı. Parkın içinden geçtik; çimler ıslak, güneş altında parlıyor, ağaçlar yapraklarını sallıyordu. Bir kuş, dalından zıpladı, önümüzden uçtu; o küçük hareket, sanki bize "Takip edin" diyordu. Köşeyi döndük; bir ara sokak, dar ve eski, binalar sıvaları dökülmüş, duvarlar grafitilerle dolu. Grafitilerde, benzer semboller var mı diye baktım; bir tanesi, dairesel bir şekil, ama bizimkinden farklı. Kalbim hızlandı; içimde bir heyecan dalgası yükseldi. Travis, kağıdı eline aldı, inceledi; "Bu sembol, eski bir harita işareti gibi," dedi. "Belki bir yer gösteriyor." O anda, sembolün çizgileri, bir adres gibi göründü; belki bir sokak adı, belki bir bina.
Ara sokağın sonunda, küçük bir meydan açıldı; meydan, eski bir çeşme, etrafında banklar, birkaç ağaç. Çeşmenin suyu, hafifçe akıyordu; o akış, şırıltılı ve huzurlu. Ama çeşmenin kenarında, bir adam oturuyordu; yaşlı, sakallı, elinde bir baston. Bize baktı; gözleri, derin ve bilge. "O kağıdı nereden buldunuz?" diye sordu, sesi alçak ama net. Kalbim durdu gibi geldi; adam, sembolü biliyordu sanki. Travis, kağıdı gösterdi; adam, gülümsedi hafifçe. "O sembol, şehrin eski sırlarını gösterir," dedi. "Kaybolmuşlar için bir yol." O sözler, içimi ürpertti; sanki adam, bizim hikayemizi biliyordu. "Nerede?" diye sordum, sesim titrek. Adam, bastonuyla bir yönü gösterdi; "O sokağın sonunda, eski bir bina. Kapısında aynı sembol var."
Yürümeye devam ettik; adımlarımız, artık daha hızlı, daha meraklı. O sokak, dar ve loş; binalar yüksek, gölgeler uzun. Sonunda, eski bir bina; cephesi çatlaklı, kapısı demir, üzerinde sembol kazınmış. Kapıyı ittim; gıcırdayarak açıldı. İçerisi, tozlu ve karanlık; ama bir koridor, sonunda bir oda. Odada, duvarlarda ilanlar asılı; kaybolmuş insanlar, eşyalar, sırlar. Ortada bir masa, üstünde bir defter. Defteri açtım; sayfalar dolu, el yazıları, hikayeler. Bir sayfa, bizim ilanımıza benzer; ama altında bir not: "Kaybolanlar bulunur, ama sırlar saklanır."
Travis, defteri okudu; "Bu, bir kulüp gibi," dedi. "Kaybolmuşları arayanlar için." İçimde bir heyecan karışımı korku; sanki şehir, bizi buraya çağırmıştı. Odanın köşesinde, bir harita; semboller işaretli, şehir haritası. "Bu, bir hazine avı gibi," dedim. Travis gülümsedi; "Belki de. Ama tehlikeli olabilir." O an, karar verdik; takip edecektik. Ellerimiz kenetli, adımlarımız kararlı, maceraya atıldık.
Şehir, etrafımızda akıyordu; ama artık sırlarını açıyordu. Her köşe, bir ipucu; her sokak, bir hikaye. Travis’le birlikte, kaybolmuş sırları aramaya başladık. O gün, macera başlamıştı; geceki kaybolmuşluk, sabahki buluşma, akşamki sırlarla tamamlanıyordu.
Ve o gün, şehrin sokaklarında, kaybolmuş işaretleri takip ederek, Travis’le birlikte bir sır perdesini aralamaya başladık… Sokaklar, akşam ışığında parlıyordu; lambalar yanmıştı, gölgeler uzundu. Ama biz, birlikte, karanlığa meydan okuyorduk. Hikaye, bitmemişti; yeni bir bölüm başlıyordu.
Şimdi, o günü düşündükçe, sembolün gizemi, Travis’in eli, şehrin sırları hala içimde. Kaybolmak, bir başlangıç; bulunmak, bir macera.