Başımı yavaşça iki yana sallayarak devam ettim, sesim bu kez daha derindi, içimdeki karanlık düşüncelerle yankılandı. “Ve bense onların meleziyim, yani... ne tam bir insanım, ne de bir wampir. Hem varım hem de yokum. Bir yanımda yaşamın gücü, diğer yanımda ölümün soğuk dokunuşu. Bir insan gibi hissediyorum ama aslında insan değilim. Bir wampir gibi hissediyorum ama o da değilim.”
Parmak uçlarımı çenesinde gezdirdim, Isabel’e daha da yaklaşarak, ona içimdeki boşluğu, içsel fırtınayı anlatmaya çalıştım. “Ben sonradan değil, doğuştan bir canavarım tatlı İzzy,” dedim, sözlerim yavaşça, ama keskin bir şekilde döküldü dudaklarımdan. “Ama en güzeli de bu. Sonradan bir canavar olmadım. Bu bana doğuştan verilmişti.”
Bir an için gözlerim derin bir boşluğa kaydı, içimdeki karmaşayı, dünyadaki yerimi sorgulamaya devam ediyordum. “O yüzden ben, Isabel, bir seçimin sonucu değilim. Her şey benim için sadece bir olasılık, bir tesadüf değil. Bu, kesinlikle kaderimin ta kendisi… Bir karışım, bir varoluş biçimi. Bunu kabullenmek, bunu hissedebilmek, bu kadar derin bir şeyin parçası olabilmek… mükemmel”
Ellerimi yavaşça aşağıya indirerek, Isabel’in gözlerine bir süre daha baktım. İçimdeki karanlık ve ışık dengesinin, bana neyi, nasıl öğrettiğini anlamaya çalışarak. “Ve her zaman şunu hatırlamalısın,” diye ekledim, gözlerim Isabel’in yüzüne odaklanmışken, “Bütün bunların içinde, asıl mesele seni kimse tanımadan, seni kimse anlamadan ne kadar güçlü olabileceğin. Özelsin, yeteneğin var. Belki de seni neden dönüştürdüğüme dair cevabım içinde ki kıvılcımı görmemdir.”
Isabel’in gözlerinde bir anlık bir boşluk belirdi. Sözlerim onun üzerinde ağır bir etki bırakmış gibiydi. Derin bir sessizlik vardı, sadece birbirimizin nefeslerini duyabiliyorduk. Isabel, sanki içindeki karışıklığı çözmeye çalışıyordu. Yavaşça bir adım atarak bana daha da yaklaştı. Gözlerindeki o keskin bakışlar, önceki korkudan arınmış, artık bambaşka bir anlam taşıyordu. Gözlerindeki derinlik, her bir kelimemi sindirmeye çalışan bir avcıyı andırıyordu.
“Bu kadar zor mu?” diye sordu, sesi hafifçe titriyor, ama yüzünde bir soğukkanlılık vardı. “Bu hayatı yaşamak… Hem insan olmak, hem de bir canavar. Bir varlık, ne insan, ne de wampir. Belki de kendi hayatın baştan boktan olduğu için parlak hayatları mahvetmekten zevk alıyorsundur.”
Başımı hafifçe eğdim ve ona doğru bir adım daha attım. “İnan bana acınası hayatlarınız umurumda bile değil.” diye yanıtladım. “Gençlik parlak görünebilir ama yüzünde kırışıklıklar yer almaya başladığında aynı bir kıvılcım gibi sönersiniz.”
Isabel’in gözleri bana odaklanmışken, bir an için bir belirsizlik geçti yüzünden. Düşünceleri, hala insanlıkla ölümsüzlük arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Bunu hissedebiliyordum. Bir vampir olmanın gücünü, karanlık tarafını kabul etmek kolaydı. Ama insan kalmak, duyguları, zaafları, kırılganlıkları içinde tutmak zordu. Özellikle bir hayvan gibi avlanmak zorundayken… Isabel hala insan gibi düşünüyordu.
“En azından hayatın bir kıymeti oluyor.” dedi, sesindeki titrek ton belirginleşmişti. “Yaşamak için öldürmek zorunda olmayacağım bir hayatım vardı. Şimdiyse...”
Gözlerindeki acı, bir an için gözlerime dokundu. “Yeniden ve son kez tekrar ediyorum. Bunun için üzgün değilim.” dedim, sesim sanki daha derin, daha karanlık bir ton aldı. “Bir zamanlar, belki bir parçam, ölümü arzuluyordu. Ama zamanla, yaşamak… aslında yaşamak değil, bir şeylerin devam ettiğini hissetmek, bu çok daha derin bir ihtiyaç haline geldi. Ölümsüzlük, sadece bir bedel değil, aynı zamanda bir görev. Elinde olanın ve sana verilenlerin değerinin farkına var.”
Bir anlığına duraksadım, derin bir iç çekerek. “Ve bu yüzden, daha ağır basan vicdanını sustur. Seni dibe çeker ve boğar.”
Isabel, gözlerindeki o derin boşluğu biraz daha derinleştirdi. “Ama… böyle bir hayatı kabullenmek, ben bunu istemiyorum!”
“Başa dönüyoruz,” dedim, gözlerimi bir an için devirirken. “Seni öldürebilirim. Bu da bir kurtuluş yolu. Bunu ister misin? Ya da sana öğretirim.”
Isabel biraz daha yaklaştı. Beni izleyen bakışlarında, bir yığın soruyla dolu bir boşluk vardı. Ama o boşlukta bir şey vardı… bir anlayış. “Ve şimdi ne olacak… ne öğreteceksin?” diye sordu, sesi daha sakin, ama yine de kararlıydı.
Gözlerimi ona dikerek, hafifçe gülümsedim. “Tatlı İzzy.” Dudaklarına yaklaşarak onu hiç beklemeden öptüm. Isabel, beklenmedik bir hareketle öpücüğümü kabul etti, ancak kısa bir an için donakaldı. Ardından, hafifçe geri çekildi ve gözlerindeki derinlik bir an için kaybolmuş gibi göründü. Ne hissettiğini anlamaya çalışarak, ona sessizce bakıyordum. O an, aramızdaki hava bir an için değişti; sözsüz bir iletişim vardı,. Isabel’in yüzündeki ifadeyi dikkatle inceledim, zihninde ne döndüğünü hissedebiliyordum. Onun yanaklarını ellerimle kavradım ve yeniden öptüm.
Isabel, ikinci öpücüğümün etkisiyle aniden hareketsiz kaldı. Gözlerindeki şaşkınlık, derin bir duygusal karmaşa içinde kayboldu. O an, aramızdaki mesafeyi tamamen ortadan kaldırmıştım. Dudaklarımın ona dokunduğu anda, zaman bir an için durmuş gibiydi. Ki bizim için zaman zaten donuk bir haldeydi. İçimdeki her şey bir anda harekete geçmişti. Isabel’in nefesi, omuzlarından yayılan o soğukluk, bana biraz daha yakın olma isteğimi körüklüyordu. Saten bir kumaş kadar pürüzsüz olan dudakları üzerinde dudaklarım kayarken, Isabel, “Mary.” diye inledi. Dudaklarımın ona doğru her kayışıyla birlikte, Isabel’in dudakları arasından hafif bir ses sızdı. Bir fısıldama, daha çok bir inleme gibi tekrar ediyordu. “Mary,” dedi, sesi boğuk ve titrekti. Ama bu, korku ya da kaygıdan ziyade bir tür başkaldırış gibiydi.
Ellerim elbisesinin kumaşını daha sıkı sararken, dudaklarım bir kez daha onun dudağını buldu. Isabel’in tenindeki soğukluğu, her hareketinde biraz daha kayboluyordu. İçindeki vahşi gücün izlerini, her geçen an biraz daha derinlemesine hissediyordum. Göğüslerimiz birbirine sürtünürken, Isabel'in uyluklarının arasına dizimi yaslayarak, sertçe bastırdım. İnleyerek beni ittirdi ve o bir adım geri çekildi. Gözlerindeki o derin, hesaplı bakış, bir anda soğudu. Sanki her şeyin değiştiğini, bir sınırın geçtiğini hissediyordu. Sadece bedenimle değil, tüm varlığımla ona yaklaşmak istemiştim ama o, biraz da kendini koruma içgüdüsüyle geri adım atmıştı. Tatlı İzzy tereddüt ediyordu.
“Bu… bu ne anlama geliyor?” diye sordu, sesi hala hafif bir titremeyle, ama daha fazla soru barındırıyordu. Beni sorgulayan bakışlarını derinleştirerek gözlerimdeki anlamı çözmeye çalışıyordu. Bu, yalnızca fiziksel bir tepki değildi; daha derin bir duygusal etkileşimdi. “Benim iznim olmadan sakın beni öpme!”
Dudaklarımı yalayarak, gülümsedim. İç geçirerek gözlerini kaçırdı. Ama ellerim hâlâ onun üzerindeydi. Kolay kolay avımı bırakmazdım. Tenindeki soğukluk, yeni doğanların getirdiği o kırılganlıkla karışıyordu. Ama kırılganlık yanıltıcıydı. İçinde büyüyen arzuyu görebiliyordum. “Bu.... bu…” diye mırıldandı, ama kelimelerinin nereye gittiğini, nasıl devam edeceğini bilmiyordu. Bu duygu, aramızda büyüyen gerilimin habercisi gibiydi. Birlikte geçen bu zaman, ona ne kadar güçlü bir etki yapmıştı, bir noktada bunun farkına varmam gerekiyordu.
Yeniden yaklaştım ve bu sefer kaçmasına izin vermedim. Isabel’in gözlerindeki şaşkınlık ve tereddüt, benim için bir meydan okumaydı. Onun kaçmasına izin vermeyecektim. Ellerim, onun beline dolanırken, bedenimi daha da yaklaştırdım. Tenimiz birbirine değdiğinde, Isabel’in nefesi bir an için kesildi. Gözlerindeki o derin, hesaplı bakış, yerini yavaş yavaş bir teslimiyete bırakıyordu. Ama bu teslimiyet, korkudan değil, daha çok içinde büyüyen bir arzunun kabullenilmesi gibiydi.
“Sakın.” diye fısıldadı, sesi hala titrek ama bu sefer daha yumuşak, daha kırılgan. Dudaklarım, onun boynuna doğru kayarken, Isabel’in ellerinin kollarıma dokunduğunu hissettim. İlk başta itmek ister gibiydi, ama sonra parmakları yavaşça sırtıma doğru kaydı. Tenimdeki dokunuşu, bir an için durup düşündüm. Bu, onun içindeki çelişkilerin bir yansıması mıydı? Yoksa gerçekten hissettiği şeyi kabullenmeye mi çalışıyordu? Elbiselerimiz bedenlerimiz birbirine sürtünürken, kumaşlar hışırdıyordu.
“İzzy,” diye mırıldandım, dudaklarım onun kulak memesine değerken. “Arzularını saklama.”
Isabel’in nefesi hızlandı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Ellerim, onun belinde dolaşırken, bedenini daha da yakınıma çektim. Aramızdaki mesafe tamamen kalkmıştı. Elbisesinin kırmızı fiyonklarını çözerken acele etmiyordum. “Bu… bu doğru değil Mary,” diye fısıldadı, ama sesindeki o titreme, sözlerinin aksine içindeki çelişkiyi ele veriyordu. “Sen ve Alexie... Sana olan bakışlarını gördüm. O... seni seviyor”
“Mız-mız kızları sevmem!” diye sertçe solurken, dudaklarım onun çenesine doğru kaydı. “Alexie’in bir önemi var mı sanıyorsun? Sadece zevk tatlı İzzy. Vicdanından kurtul ve zevk için yaşa.”
Isabel, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Elleri hala sırtımdaydı, ama bu sefer daha sıkı bir şekilde tutuyordu beni. Sanki kendini kaybetmemek için bana tutunuyordu. “Mary, sen… sen tehlikelisin,” diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti.
“Tehlikeli mi?” diye gülümsedim, dudaklarım onun dudaklarına yaklaşırken. “Belki de sen sadece kendini bırakmaktan korkuyorsun. Ben de oldukça itaatkar olabilirim.”
Isabel’in gözleri yeniden açıldı ve bana baktı. O derin, koyu bakışlarında bir şeyler kıpırdıyordu. Belki de korku, belki de arzu. Ama ne olursa olsun, artık geri dönüş yoktu. Dudaklarım, onunkine değdiğinde, Isabel bir an için direndi, ama sonra yavaşça kendini bıraktı. Üçüncü öpücüğüm, ilkinden ve ikincisinden daha tutkuluydu. İçimdeki her şey, onunla birleşmek için can atıyordu.
Ellerim, onun sarı saçlarında dolaşırken, Isabel’in bedeni bana daha da yaklaştı. Artık aramızda hiçbir engel yoktu. Tenimiz, nefesimiz, ruhlarımız birbirine karışıyordu. O an, her şeyin değiştiğini hissettim. Isabel, benim için sadece bir av değildi artık. O, içimdeki boşluğu dolduran bir parçalardan biriydi. Dudaklarımız her1 buluştuğunda, her şey daha da tutkulu, daha da derin bir hal aldı. O an, aramızdaki bağın daha da güçlendiğini hissettim. Isabel, benim için sadece bir av sayılmazdı.
Gözlerindeki teslimiyet, içimde bir zafer duygusu uyandırıyordu ama bu zafer, beklediğim gibi değildi. Onun sıcak nefesi tenime değdikçe, içimde yükselen şey sadece arzu değil, aynı zamanda garip bir sahiplenme hissiydi. Bana ait olmalıydı.
Parmaklarım, omzundan aşağı süzüldü ve elbisesinin kayışlarını gevşetti. Kumaş, yavaşça omuzlarından süzülerek yere düştü. Teninin soluk beyazlığı, ay ışığında hafifçe parıldıyordu. Isabel’in nefesi hızlandı. Elleri, önce bir an tereddütle havada asılı kaldı, sonra yavaşça göğsüme dokundu. Ucu kiraz çiçekleri gibi pembe olan ve gençliğin verdiği dolgun uçları dik göğüslerini ağzımın içine aldım. “Mary...” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmazdı. Nefeslerine iniltileri karışıyordu. Bir kaç adım geriye atarken arkamızda duran kanepeye düştük. Elini tuttum ve klitorisinin üzerine getirdim. Parmaklarım onun parmaklarını sararken, el değmemiş gonca bir güle benzeyen kloritisinin yapraklarını okşadım. Ve Isabel’in parmakları da bana eşlik etti. “Sadece hisset, İzzy. Düşünme, sadece hisset.”
Gözlerini kaçırdı ama kaçamadı. Bacakları iki yana genişçe açıkken, kanepenin üzerine yarım bir şekilde uzanmıştı. Elleri saçımı kavrarken, onu kendime çektim. Isabel’in donmuş kalbi atıyor olsaydı şimdiye yerinden çıkmış olurdu. Gergindi ama tamamen uzaklaşmak istemediğini de biliyordum. Dudaklarım boynuna kaydığında, parmakları sırtımı kavradı. Parmaklarımız hala kloritisinin üzerinde dans ederken, vajinasının her bir santimi kaygan ve yapışkan sıvısıyla kaplanmıştı.
“Bu doğru değil...” dedi yine, ama sesi inandırıcılıktan uzaktı. Dedikleri iniltilerine karışıyor ve kısık çığlıkları odanın içinde yankılanıyordu.
“Doğru ya da yanlış, fark eder mi?” dedim, fısıltıyla. “Şu an, yalnızca biz varız tatlım. Ve ne kadar inkar etsen de, vücudun aksini söylüyor.”
Isabel’in gözleri bulutlanmıştı. İçindeki baş kaldırının izleri hâlâ yüzüne yansıyordu. Ama bir an sonra, dudaklarını hafifçe ısırarak başını salladı. Başını kanepeye yasladı. Isabel’i kendime çekerken nefeslerimiz birbirine karıştı. Üzerine çıkıp, uyluklarının arasına yaslanırken; Isabel’in vücudu benimkine yapıştı. Giydiği jartiyer ve korse takımı hala üzerindeydi. Göğüsleri korsesinden taşmıştı ve uçları dimdikti. Dudaklarıma karşı soğuk nefesini verdi, başını geriye yasladı ve iç çekti.
Isabel’in gözlerindeki teslimiyet, içimde bir zafer duygusu uyandırıyordu ama bu zafer, beklediğim gibi değildi. Onun soğuk nefesi tenime değdikçe, içimde yükselen şey sadece arzu değil, aynı zamanda garip bir sahiplenme hissiydi. Isabel bana aitti. Bu güzel gül. Parmaklarım, omzundan aşağı süzüldü ve elbisesimin kayışlarını gevşettim. Kumaş, yavaşça omuzlarından süzülerek karnıma kayarken, göğüslerim açığa çıktı. Teninin soluk beyazlığı, akşamın loş ışığında hafifçe parıldıyordu. Isabel’in nefesi hızlandı. Elleri, önce bir an tereddütle havada asılı kaldı, sonra yavaşça göğsüme bu sefer arzuyla dokundu ve sıktı. Nefesi daha da hızlandı ve düzensizdi, Onun üzerinde dururken, her hareketimde onun nasıl tepki verdiğini izliyordum. Parmaklarımı kloritisine soktuğumda, nefesi çekildi, sessiz bir inleme dudaklarından döküldü ve tırnaklarını kanepenin kumaşına sapladı.
“Isabel,” diye fısıldadım, adını ağzımda hissetmek bile bana bir güç veriyordu. “Bana güven tatlım. Seni öldüre de bilirdim ama zevk vermeyi seçtim.’
Gözlerini açtı, bana baktı. Gözlerinde bir çelişki vardı, bir yandan beni istiyordu, diğer yandan içindeki savaş devam ediyordu. Ama o an, bana ait olduğunu hissettim. Dudaklarım boynuna kaydı, teninin soğukluğu beni sararken, onun da bana dokunmasına izin verdim. Eli göğsümü daha sıkı kavrayarak, yoğurdu ve yeniden sıktı. Sonra parmağını göğüs ucuma bastırdı.
Bana zevke bulanmış, büyülenmiş gözlerle bakıyordu. Parmakları göğüs ucumdayken hafifçe titredi. Yüzüne bakıp ona gülümserken, bileğini tuttum ve uyluklarının arasına girdim. Ona daha da yaklaştım, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. “Kendine yalan söyleme, Isabel,” diye fısıldadım. “Beni istiyorsun.” Bileğini ileri geri hareket ettirerek göğsümü daha sıkı kavramasını sağladım. Onun göğsümü yoğurmasını sağlarken, bende onun klitorisinde parmağımı ileri geri doğru hareket ettiriyordum.
Isabel’in nefesi hızlandı, gözleri kapandı ve dudakları arasından hafif bir inilti döküldü. Onun bu halini görmek, beni daha da heyecanlandırıyordu. Ona daha da yaklaştım, dudaklarımı onunkine yaklaştırdım. “Isabel,” diye fısıldadım. “Beni istiyorsun, değil mi?”