Travis kırk bir yaşındaydı; Frankfurt’un o nemli, boğucu Temmuz gecelerinden biriydi, 2020 yılının ortası, pandemi kısıtlamaları hafiflemeye başlamış, sokaklar yeniden canlanmış, ama Travis’in içindeki boşluk hâlâ aynı derinlikteydi. Marry birkaç yıl önce gitmişti –kanser, hızlı ve acımasız– Sary de arkasından gitmişti, yalnızlık ve yaşlılık. Nehir Berlin’de yaşıyordu artık; kendi hayatını kurmuş, RiverGhost kimliğiyle geceleri kod yazıyor, eski ağı parçalayan script’ler geliştiriyordu. Travis bahçe evinde yalnızdı; soba yazın yanmıyordu, pencere açık, nehirden gelen hafif rüzgâr içeriye doluyordu, ama o rüzgâr Travis’i serinletmiyordu. İçindeki titreme durmuştu yıllardır; ama yerini derin bir suskunluk almıştı. Geceleri uyanıyor, Marry’nin yanındaki boş yatağa bakıyor, sonra kalkıp nehre yürüyor, taş atıyordu –Nehir’in çocukken yaptığı gibi.
O gece dayanamadı; evde yalnızlık boğuyordu. Palto giymedi –sıcak vardı– sadece eski bir tişört ve kot, dışarı çıktı. Ayakları onu şehir merkezine götürdü; Saalgasse’nin arka sokaklarına, küçük barların, loş ışıkların, sigara dumanının yükseldiği yerlere. Bir bara girdi; adı “Nachtschatten” –Gece Gölgesi– küçük, ahşap masalar, duvarlarda eski plak kapakları, barın arkasında genç bir kadın viski dolduruyordu. Travis köşedeki masaya oturdu; bir bira söyledi, içmedi hemen. Müzik çalıyordu; hafif bir blues, boğuk bir kadın sesi. Travis etrafı taradı; gözleri bir kadına takıldı.
Kadın otuzlarının sonlarındaydı; adı Lena’ydı –Maria’nın çocukluğunda sevdiği isim, tesadüf gibiydi. Uzun kestane saçları omuzlarına dökülüyor, gözleri koyu kahverengi, dudaklarında hafif bir gülümseme, siyah bir elbise giymiş, yakası açık, boynunda ince bir gümüş zincir. Barın ucunda oturuyordu; elinde bir kadeh şarap, telefonuna bakıyordu ama bakmıyordu aslında. Travis’in bakışını hissetti; başını kaldırdı, gri-yeşil gözlere baktı. Gülümsedi –hafif, davetkâr bir gülümseme. Travis başını eğmedi; gözleri Lena’nın gözlerinde kaldı. Lena kalktı; Travis’in masasına yaklaştı, oturdu –davet edilmeden, ama doğal bir şekilde. “Yalnız mısın?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Hep yalnızdım.” Lena güldü; sesi yumuşak, ama içinde bir çatlak vardı. “Ben de,” dedi.
Konuşmaya başladılar; kelimeler yavaş aktı önce, sonra hızlandı. Lena anlattı; Münih’ten gelmiş, bir müzik prodüksiyon şirketinde çalışıyor, ama geceleri barlarda takılıyor, çünkü evde yalnızlık ağır geliyormuş. Travis dinledi; Marry’den, Nehir’den, Viktor’dan bahsetmedi. Sadece “Ben de yalnızım,” dedi. Lena elini masaya koydu; Travis’in eline değdi. Travis çekmedi; parmakları Lena’nın parmaklarına dokundu. O dokunuş Travis’in içindeki boşluğu bir an doldurdu; titreme geri geldi, ama bu sefer korkudan değil, arzudan.
Bar kapandığında dışarı çıktılar; sokaklar ıssızdı, yağmur durmuştu, hava hâlâ sıcaktı. Lena “Evim yakın,” dedi. Travis başını salladı; yürüdüler. Lena’nın dairesi küçük bir apartmandaydı; penceresi bir avluya bakıyordu, soba yoktu ama kalorifer sıcaktı. İçeri girdiklerinde Lena ışıkları yakmadı; mum yaktı, loş bir ışık doldu odaya. Lena Travis’i öptü; dudakları yumuşak, şarap tadı vardı. Travis karşılık verdi; elleri Lena’nın beline gitti, elbisenin fermuarını indirdi. Lena tişörtünü çıkardı Travis’in; göğsüne dokundu, kalp atışlarını hissetti. Travis titredi; ama bu sefer titreme Marry’nin titremesi gibi değildi, canlıydı, gerçekti.
Seviştiler; yavaş, keşfeder gibi, birbirlerini ilk kez gören iki yabancı gibi. Lena’nın teni sıcaktı; Travis’in elleri titremedi, aksine güçlüydü. Lena inledi; Travis sustu, sadece hissetti. O an Viktor’un soğukluğu yoktu; Maria’nın şarkısı yoktu; sadece bedenler vardı, nefesler vardı, ter vardı. Lena Travis’in boynuna sarıldı; “Kal,” dedi. Travis kaldı; gece boyunca sarıldı Lena’ya, uyudu –yıllardır ilk kez derin uyudu.
Sabah uyandıklarında güneş içeri doluyordu; Lena kahve yaptı, Travis pencereden avluya baktı. Lena yanına geldi; “Dün gece güzeldi,” dedi. Travis başını salladı: “Evet. Ama ben… yalnız kalmaya alıştım.” Lena sustu; sonra “Yine gelebilirsin,” dedi. Travis gülümsedi –hafif, gerçek bir gülümseme. “Belki,” dedi. Ama biliyordu; belki olmayacaktı. Lena’ya sarıldı; öptü, veda etti. Kapı kapandı; Travis dışarı çıktı, nehre yürüdü.
O kaçamak Travis’in içindeki boşluğu doldurmadı; sadece bir an için unutturdu. Ama unutmak Travis’in işi değildi artık; hatırlamak istiyordu. Lena’yı bir daha görmedi; ama o geceyi hatırladı –sıcak teni, yumuşak inlemeleri, mum ışığı. O hatırlama Travis’i değiştirdi; Nehir’e anlattı bir gün: “Bir kadınla kaçamak yaptım. Güzeldi. Ama yetmedi.” Nehir dinledi; “Yetmez baba. Çünkü sen hatırlamayı seçtin.” Travis başını salladı: “Evet. Hatırlıyorum. Ve akıyorum.”
Travis o geceden sonra daha çok nehre yürüdü; taş attı, dinledi. Lena’nın adı defterine yazıldı; son sayfaya, titrek ama sakin yazıyla: “Kaçamak. Sıcak. Ama soğukluk bende kaldı. Affettim. Akıyorum.” Defteri kapattı; nehre baktı. Dalgalar o geceyi taşıyordu; Lena’nın inlemelerini, Travis’in titreyen ellerini, Marry’nin gülüşünü, Viktor’un gri gözlerini.
•
Travis kiliseden çıktıktan sonraki aylarda, Frankfurt’un ritmi onun için değişmeye başladı; yağmurlu sabahlar artık sadece gri değil, hafifçe aydınlanmış gibi geliyordu. Sobanın başında oturup kahve içerken pencereden nehre bakıyor, taş atmayı bırakmıştı –artık nehre sadece bakıyordu, dinliyordu. Titreme tamamen durmuştu; elleri sakin, ama içindeki ses hâlâ konuşuyordu: “Affettin. Şimdi ne yapacaksın?” Travis cevap veriyordu kendine: “Yaşayacağım.” Küçük adımlarla başladı; bahçe evinin bahçesini temizledi, eski çiçek tarhlarını yeniden düzenledi –Marry’nin sevdiği papatyaları ekti, Sary’nin diktiği lavantaların yanına yeni tohumlar serpti. Eller toprağa değdiğinde titremiyordu; toprak soğuktu, ama Travis’in elleri ısınmıştı.
Nehir haftada bir gelmeye başladı; Berlin’den trenle, sırt çantasında laptop, defterler, Lena’nın çizdiği yeni resimler. Babasını gördüğünde sarılıyordu; Travis’in omuzları hâlâ kamburdu biraz, ama Nehir sarıldığında dikleşiyordu. Birlikte nehre yürüyorlardı; taş atmıyorlardı artık, sadece yürüyorlardı. Nehir anlatıyordu: “Ağı parçaladım baba. Script’leri tersine çevirdim. İnsanlar hatırlıyor artık. Travmalarını silmek yerine yüzleşiyorlar.” Travis dinliyordu; gri-yeşil gözleri kızının gri-yeşil gözlerine bakıyordu. “Sen benden daha güçlüsün,” diyordu. Nehir gülümsüyordu: “Sen affettin. Affetmek en büyük güç.”
Travis o aylarda bir rutin oluşturdu; sabahları nehre yürüyor, bir banka oturuyor, insanları izliyordu. Bazen biri yanına oturuyordu; yaşlı bir adam, genç bir kadın, yalnız bir çocuk. Travis konuşmuyordu önce; sadece dinliyordu. İnsanlar anlatıyordu –kayıplarını, acıları, yalnızlıklarını. Travis hiçbir şey silmiyordu; sadece “Hatırlamak zor,” diyordu. “Ama hatırlamak özgürleştirir.” İnsanlar kalktığında omuzları dik oluyordu; Travis gülümsüyordu –hafif, yorgun, ama gerçek bir gülümseme. Viktor’un script’leri aklındaydı hâlâ; ama artık onları kullanmıyordu. Kullanmak yerine hatırlıyordu.
Bir akşam Nehir geldi; yanında Lena –on iki yaşında, mavi gözlü, annesinin gülüşüne sahip. Lena Travis’e sarıldı; “Dede,” dedi. Travis’in gözleri doldu; torununu kucağına aldı, saçlarını okşadı. Sobayı yaktılar; üçü oturdu, çay içti. Lena sordu: “Dede, neden kiliseye gittin?” Travis anlattı; titremeyen elleriyle çay bardağını tuttu, kelimeler yavaş aktı: “Çünkü suçlarım vardı. Viktor’la yaptıklarımız. Cesetler. Unutturduklarımız. Affetmek istedim. Kendimi. Onu. Hepimizi.” Lena dinledi; sonra “Affettin mi?” diye sordu. Travis başını salladı: “Evet. Ve akmaya başladım.” Lena gülümsedi: “Nehir gibi.” Travis güldü; ilk kez yüksek sesle güldü. “Evet kızım. Nehir gibi.”
Travis altmışına yaklaştığında sağlık sorunları başladı; kalp ritmi düzensizleşti, nefes darlığı geldi. Doktorlar “Dinlen,” dedi. Travis dinlenmedi; nehre yürüdü, banka oturdu, dinledi insanları. Nehir her hafta geliyordu; Lena’yla birlikte. Bir gün Travis Nehir’e “Defteri yak,” dedi. Nehir şaşırdı: “Neden?” Travis cevap verdi: “Çünkü hatıralar defterde değil. Bende. Sende. Nehirde.” Nehir defteri sobaya attı; sayfalar alev aldı, mürekkep kokusu doldu odaya. Travis izledi; gri-yeşil gözleri alevde yansıdı. “Bitti,” dedi. Nehir sarıldı babasına: “Başladı.”
Travis öldüğünde altmış üçündeydi; bahçe evinde, sobanın başında, Nehir ve Lena yanındaydı. Son nefesinde “Ak,” dedi. Gözleri kapandı; gri-yeşil gözler nehre karıştı. Cenaze nehre yakın oldu; Nehir şarkı söyledi –Maria’nın şarkısını, “La Vie en Rose”. Ses çatallıydı, ama güçlüydü. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Nehir annesinin defterini açtı; Travis’in son yazısını gördü: “Affettim. Hatırladım. Akıyorum. Teşekkürler.” Gözyaşları aktı; ama gülümsedi. “Akıyoruz baba,” dedi nehre.
Yıllar sonra Lena –Nehir’in kızı– nehre baktı; annesine sordu: “Dede kiliseye gitti mi?” Nehir gülümsedi: “Evet. Ve çıktıktan sonra daha hafifti. Nehir gibi akmaya başladı.” Lena taş attı; dalgalar yayıldı. “Biz de akıyoruz,” dedi. Nehir sarıldı kızına: “Akıyoruz. Sonsuza dek.”
Travis’in kiliseye gidişi bir başlangıçtı; affetmenin, hatırlamanın, akmanın başlangıcı. Sonra yaşadı; dinledi, hatırladı, aktı. Nehir onunla aktı; gri-yeşil gözler nehre karıştı. Viktor’un gri gözleri, Maria’nın sesi, Clara’nın yeşil bakışları, Lena’nın mavi gözleri –hepsi dalgalarda birleşti.
Defter yandı.
Sobanın ateşi söndü.
Ama nehir sönmedi.
Travis affedildi.
Yaşadı.
Dinledi.
Akıyordu.
Hatırlanmış, affedilmiş, akıyor.
Sonsuza dek.
Nehir yaşadı; şarkı söyledi, sevdi, hatırladı. Lena büyüdü; annesinin şarkılarını söyledi, Clara’nın hikâyelerini anlattı. Viktor’un adı hâlâ defterlerdeydi; ama artık korku değil, anlayış vardı. Nehir pencereden nehre baktı; dalgalar her şeyi taşıyordu –suçları, kaçamakları, düşükleri, affetmeleri, aşkları.