Maria’nın Münih’teki hayatı, Lena’nın üçüncü yaşına bastığı günlerde yeni bir renk kazandı; o renk, Clara adında bir kadındı. Clara, Maria’nın Der Rote Salon’daki performanslarından birinde, ön sırada oturmuş, ellerini kucağında kenetlemiş, gözleri hiç kırpmadan dinliyordu. Maria şarkıyı bitirdiğinde alkış koptu; Clara alkışlamadı, sadece kalktı, sahne önüne yürüdü ve Maria’ya uzattı elini. “Ben Clara,” dedi. Sesi yumuşak, ama içinde bir çelik vardı –yılların kırılmışlığıyla sertleşmiş bir çelik. Maria elini sıktı; Clara’nın eli soğuktu, ama avuç içi nasırlı, hayatın izlerini taşıyordu. “Şarkıların… tanıdık,” dedi Clara. “Sanki biri anlatmış gibi.” Maria gülümsedi; “Herkes bir şey anlatır. Sen ne anlatıyorsun?”
Clara o gece kulüpten çıkmadı; Maria’nın seti bittiğinde bara oturdular. Felix evde Lena’yla kalmıştı; Maria Clara’ya bir kahve ısmarladı. Clara anlattı; ellili yaşlarının sonlarındaydı, saçları griye çalmış ama hâlâ koyu kestaneydi, gözleri yeşil, ama bakışlarında gri bir sis vardı. “Ben Berlin’de yaşadım uzun yıllar,” dedi. “Bir adam vardı… Viktor. O adam beni kurtardı. Ama aynı zamanda kırdı.” Maria dondu; Viktor’un adı hâlâ bir hançer gibiydi göğsünde. Clara devam etti: “Bellek manipülasyonu yaptırdım ona. Çocukluğumdaki istismarları, tarikat yıllarını, annemin soğuk bakışlarını… hepsini sildi. Özgür oldum. Ama özgürlük boşluk bırakır bazen. Senin şarkıların o boşluğu dolduruyor gibi.” Maria sustu; Viktor’un gri gözleri, soğuk gülümsemesi, titreyen elleri aklına geldi. “Ben de tanırdım onu,” dedi Maria alçak sesle. Clara’nın gözleri büyüdü: “Sen mi? Nasıl?” Maria anlattı; karlı bir Aralık gecesi, Die Blaue Stunde, ilk şarkı, ilk öpücük, hamilelik, düşük, soğukluk, ayrılık. Clara dinledi; gözyaşları aktı yanaklarından, ama sessizce. “O adam… beni de sevdi bir şekilde,” dedi Clara. “Ama sevmesini bilmedi. Seni de sevdi. Ama yine bilmedi.”
O geceden sonra Clara Maria’nın hayatına girdi; yavaş, temkinli, ama kararlı. Clara haftada bir Münih’e gelmeye başladı; trenle, eski bir çantayla, içinde birkaç kitap, bir defter, eski fotoğraflar. Maria’nın evinde otururlardı; Felix kahve yapar, Lena Clara’nın kucağına tırmanır, Clara Lena’ya eski Berlin masalları anlatırdı –ama masalların sonunda hep bir nehir olurdu, Spree olurdu, suyun sesi olurdu. Maria ve Clara saatlerce konuşurdu; Viktor’u, ağı, düşükleri, kayıpları, iyileşmeyi. Clara defterini gösterdi; Viktor’un seans notları, kendi travmalarının silinmiş satırları, ama Clara o satırları yeniden yazmıştı –kalemle, mürekkeple, gözyaşlarıyla. “Unutmak kolaydı,” dedi Clara. “Hatırlamak zor. Ama hatırlamak özgürleştiriyor.” Maria dinledi; kendi şarkılarına yeni sözler ekledi, Viktor’un gri gözlerini maviye boyayan sözler.
Clara Maria’nın en yakın arkadaşı oldu; Felix’le de anlaştı, Lena onu “Tante Clara” diye çağırırdı. Clara kendi hayatını anlattı; tarikattan kaçış, Viktor’la tanışma, seanslar, özgürlük, sonra boşluk, Münih’e yerleşme, küçük bir kitapçı dükkânı açma. “Kitaplar hatırlatır,” diyordu. “Şarkılar da.” Maria Clara’ya gitar çalmayı öğretti; Clara tellere dokunurken elleri titriyordu, ama Maria tuttu ellerini: “Titremek normal. Hatırlamak titretir.” Clara öğrendi; birlikte şarkı söylediler evde, sobanın başında, Lena uyurken. Felix dinledi; “Siz ikiniz bir aile gibisiniz,” dedi bir gece. Maria güldü: “Belki de öyleyiz.”
Clara’nın gelişi Maria’nın yaralarını sardı; düşük acısı hâlâ oradaydı, ama Clara’nın varlığı o acıyı paylaştı. Bir akşam Maria Clara’ya “Teşekkür ederim,” dedi. Clara başını salladı: “Asıl ben teşekkür ederim. Senin sesin beni yeniden doğurdu. Viktor silmişti beni; sen hatırlattın.” Maria ağladı; Clara sarıldı. O sarılışta Viktor’un soğukluğu eridi biraz daha; gri sis dağıldı, mavi deniz göründü.
Clara Münih’te kaldı; kitapçı dükkânını büyüttü, Maria’yla konserlere çıktı, Lena’yı büyüttü sanki kendi çocuğu gibi. Viktor’un adı hâlâ konuşuluyordu; ama artık suçlama yoktu, anlayış vardı. Clara bir gün Maria’ya “Ona kızmıyorum,” dedi. “O da kırılmıştı. Biz kırık insanları onardık.” Maria başını salladı: “Evet. Ve nehir akmaya devam ediyor.”
Clara yaşlandı; saçları tamamen gri oldu, ama gözleri hâlâ yeşildi, içinde mavi parıltılar. Maria’yla birlikte şarkı söylediler yıllarca; Der Rote Salon’da, küçük sahnelerde, evde. Lena büyüdü; annesinin şarkılarını, Clara’nın masallarını dinledi. Bir gün Lena “Viktor kim?” diye sordu. Maria anlattı; Clara dinledi, gözyaşları aktı yine. “O bir hikâyeydi,” dedi Clara. “Bizim hikâyemiz.”
Clara öldüğünde Maria yetmişindeydi; Clara’nın cenazesinde şarkı söyledi –“Ich hab noch einen Koffer in Berlin”– sesi hâlâ çatallı, ama güçlü. Lena yanındaydı, Felix yanındaydı. Maria nehre baktı –Münih’teki Isar Nehri’ne– “Akıyor hâlâ,” dedi. Lena sarıldı annesine: “Ve biz akıyoruz onunla.”
Maria yaşadı; şarkı söyledi, sevdi, hatırladı. Clara’nın varlığı Viktor’un soğukluğunu maviye boyadı sonsuza dek. Nehir akıyordu; dalgaları Maria’nın sesini, Clara’nın hikâyesini, Lena’nın geleceğini taşıyordu.
•
Maria, Clara’nın Münih’teki hayatına girişinden sonraki yıllarda, şehrin o sakin ama canlı ritmine daha derin bir şekilde yerleşti. Clara’nın varlığı, Maria’nın içindeki gri sisi yavaş yavaş dağıtırken, aynı zamanda yeni bir aile dokusu örmeye başlamıştı. Lena beş yaşına bastığında, Clara artık evin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti; haftanın belirli günleri Maria’nın küçük dairesinde kalır, Lena’yı okuldan alır, birlikte parkta salıncaklara biner, akşamları sobanın başında eski Berlin hikâyeleri anlatırdı. Clara’nın hikâyeleri her zaman nehre bağlanırdı; Spree’nin soğuk suları, Viktor’un gri gözleri, Travis’in titreyen elleri, ama Clara bu isimleri artık öfkeyle değil, bir tür yorgun anlayışla anardı. “Bazı insanlar kırılır ve kırdıklarını onaramaz,” derdi Lena’ya, “ama kırık parçalarla yeni bir şey yapmak mümkündür.” Lena dinlerdi; mavi gözleri Clara’nın yeşil gözlerine bakarken, sanki Viktor’un gri gölgesini bile merakla incelermiş gibi. Maria o anlarda sessiz kalır, kahvesini yudumlar, sobanın çıtırtılarını dinlerdi. Clara’nın gelişiyle birlikte Maria’nın şarkıları değişmişti; eskiden griyi maviye boyayan sözler artık daha katmanlı, daha dokunaklı hale gelmişti. Albümü “Graue Augen”den sonra ikinci albümü çıkardı: “Fluss Und Erinnerung” – Nehir ve Hatıra. Şarkılarda düşük acısı, Viktor’un soğukluğu, Clara’nın yeşil gözlerindeki anlayış, Lena’nın gülüşü karışmıştı. Dinleyenler ağlıyordu; Maria sahnede gülümsüyordu, ama gözleri her zaman nehre bakar gibi uzaklara dalıyordu.
Lena büyürken Maria ve Clara birlikte bir rutin oluşturdu; her cumartesi sabahı Isar Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kafeye giderlerdi. Kahve içer, Lena nehre taş atar, Maria gitarını alır, hafifçe çalardı. Clara o anlarda sessizce dinler, bazen kendi defterine bir şeyler karalardı –Viktor’un seans notlarının tersine, Clara’nın defteri hatırlamak üzerineydi. “Unutmak kolaydı,” derdi Maria’ya, “ama hatırlamak bizi biz yapıyor.” Maria başını sallardı; düşükten kalan boşluk hâlâ içindeydi, ama Clara’nın varlığı o boşluğu doldurmasa da, etrafına bir çerçeve çekmişti. Felix de bu rutine alışmıştı; cumartesi öğleden sonraları kafeye katılır, Lena’yı omzuna alır, nehre doğru yürürlerdi. Dördü birlikte bir aile gibiydi; kan bağı yoktu belki, ama bağları daha güçlüydü –kırık parçalardan yapılmış, ama birbirini tamamlayan bir aile.
Clara altmışına yaklaştığında sağlık sorunları başladı; uzun yıllar süren sigara alışkanlığı, Berlin’in soğuk bodrumlarında geçirdiği geceler, tarikat yıllarında yediği açlık, hepsi vücuduna yüklenmişti. Bir kış günü öksürük başladı; önce hafif, sonra kanlı. Doktora gittiler; akciğerlerinde tümör bulundu. Maria yıkıldı; Clara ise sakin kaldı. “Ben zaten ölmüştüm bir kez,” dedi Maria’ya. “Viktor silmişti beni. Şimdi yeniden hatırlıyorum. Ölüm de hatırlamaktır belki.” Maria ağladı; Clara sarıldı ona. “Korkma,” dedi. “Sen ve Lena varsınız. Felix var. Hikâyemiz devam edecek.” Clara tedavi gördü; kemoterapi, radyasyon, hastane odalarında uzun geceler. Maria her gün yanındaydı; gitarını alır, hastane odasında şarkı söylerdi –sessizce, sadece Clara’ya. Lena resim çizerdi Clara’ya; nehri, annesini, Clara’yı, gri gözlü bir adamı –Viktor’u. Clara resimlere bakar, gülerdi: “O adam da bir çocuktu aslında. Hepimiz çocuktuk.”
Clara’nın hastalığı ilerledikçe Maria şarkılarını değiştirdi; sahnede daha az konuşur, daha çok söylerdi. Yeni bir albüm yaptı: “Letzte Atemzug” – Son Nefes. Şarkılarda Clara’nın yeşil gözleri, Lena’nın mavi gözleri, Viktor’un gri gölgesi vardı. Dinleyenler ağlıyordu; Maria sahnede duruyor, gözleri kapalı, sesi titriyordu. Clara hastanede albümü dinledi; kulaklıklarla, yatağında yatarken. “Güzel,” dedi Maria’ya. “Sen kazandın.” Maria başını salladı: “Biz kazandık.”
Clara öldüğünde Maria altmışındaydı; Lena on beşindeydi, Felix yanındaydı. Cenaze küçük oldu; Münih’in bir mezarlığında, Isar Nehri’nin yakınına gömdüler Clara’yı. Maria şarkı söyledi; “Ich hab noch einen Koffer in Berlin…” Ses çatallıydı, ama güçlüydü. Lena annesinin elini tuttu; Felix diğer elini. Maria nehre baktı; “Akıyor hâlâ,” dedi. Lena “Ve biz akıyoruz onunla,” diye ekledi. Clara’nın defteri Maria’ya kaldı; son sayfada Clara’nın yazısı: “Hatırlamak en büyük özgürlüktür. Maria, sen bunu bana öğrettin. Teşekkür ederim.” Maria defteri göğsüne bastırdı; gözyaşları aktı.
Clara gittikten sonra Maria şarkı söylemeye devam etti; ama sahnede artık yalnız değildi. Lena yanındaydı; gitar çalıyor, bazen birlikte söylüyorlardı. Felix piyanoda eşlik ediyordu. Maria’nın sesi yıllarla birlikte daha derinleşti; kırıklık güzelleşti, gri maviye dönüştü tamamen. Clara’nın yeşil gözleri Maria’nın şarkılarında yaşadı; Viktor’un soğukluğu bir hatıra oldu, ama artık acıtmıyordu. Maria yaşlandı; saçları beyazladı, elleri titredi, ama sesi hâlâ güçlüydü. Bir gün Lena’ya “Defteri oku,” dedi. Lena okudu; Viktor’un adını gördü, Clara’nın notlarını gördü, Maria’nın şarkı sözlerini gördü. “Anne,” dedi Lena. “Biz nehiriz.” Maria güldü; gözyaşları aktı. “Evet kızım. Biz nehriz.”
Maria yetmiş beşine geldiğinde sahneyi bıraktı; ama evde hâlâ şarkı söylerdi. Lena kendi albümünü çıkardı; annesinin şarkılarını yeniden yorumladı, Clara’nın hikâyelerini ekledi. Felix yaşlandı; ama Maria’nın yanında kaldı. Maria pencereden Isar’a bakardı; nehir akıyordu, dalgaları Spree’ye, Main’e, Viktor’un gri gözlerine, Clara’nın yeşil gözlerine, Lena’nın mavi gözlerine karışıyordu. Maria son nefesinde Lena’nın elini tuttu; “Ak,” dedi. “Ak benimle.” Lena ağladı; ama gülümsedi. “Akacağız anne. Sonsuza dek.”
Maria öldüğünde cenaze nehre yakın oldu; şarkı söylendi, Clara’nın defteri okundu, Lena gitar çaldı. Maria’nın külleri nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Nehir akıyordu; Maria’nın sesi, Clara’nın hikâyesi, Lena’nın geleceğiyle birlikte.
Clara’nın gelişi Maria’yı kurtarmıştı; Viktor’un soğukluğunu maviye boyamıştı. Maria yaşadı; şarkı söyledi, sevdi, hatırladı. Clara’nın yeşil gözleri sonsuza dek Maria’nın şarkılarında kaldı. Nehir akıyordu; dalgaları her şeyi taşıyordu –kayıpları, aşkları, iyileşmeleri.