VİKTOR
Viktor’un gençlik yılları, Duvar’ın yıkılışından sonraki o kaotik, tozlu geçiş döneminde başladı; 1990’ların başı, Berlin’in doğu yakası hâlâ gri beton yığınları ve eski rejimin enkazıyla doluydu, ama artık Batı’dan esen rüzgâr her sokağa, her apartman boşluğuna sızıyordu. Viktor on sekiz yaşındaydı; babasının ölümüyle birlikte evdeki sessizlik nihayet tam bir sessizliğe dönüşmüştü. Annesi hâlâ kreşte çalışıyordu ama artık ilaç dozları artmıştı, gözleri boş bakıyor, konuşurken kelimeleri yutuyordu. Viktor evi terk etti; Prenzlauer Berg’deki o Plattenbau’yu, kan lekeli halıyı, votka kokusunu geride bıraktı. Sırt çantasında birkaç elbise, defterleri, babasının paslı bıçağı –o bıçak hâlâ elindeydi, cebinde taşıyordu, bir tür tılsım gibi– ve biraz para vardı. Kreuzberg’e geçti; Batı Berlin’in o renkli, kaotik, graffiti kaplı sokaklarına. Orada ilk kez özgür hissetti; ama özgürlük zehirliydi, çünkü içindeki boşluk hâlâ dolmamıştı. Bir bodrum katında oda tuttu; rutubetli, düşük tavanlı, duvarda eski bir poster: “Die Mauer muss weg” yazıyordu hâlâ, ama duvar çoktan gitmişti. Gündüzleri bir kafede bulaşık yıkıyordu, akşamları üniversitenin açık kütüphanesine gidiyordu. Psikoloji fakültesine kaydolmuştu; burs almıştı, çünkü notları iyiydi, ama asıl sebebi rejim sonrası “entegrasyon” programlarıydı. Derslerde otururken not almıyor, sadece dinliyordu; Freud’un bilinçdışı, Pavlov’un şartlandırması, Erickson’un hipnotik dil kullanımı. Her kelimeyi yutuyordu; çünkü o kelimeler bir silahtı. Zihni kontrol etmek, acıyı silmek, başkalarını kendi istediği gibi şekillendirmek.
Gençliğinin en yoğun dönemi yirmi yaş civarıydı; Berlin’in gece hayatı Viktor’u yuttu. Tresor’a gitmeye başladı; o efsanevi yeraltı kulübü, eski bir banka kasasında, bass vuruşları göğsüne çarpıyor, ışıklar neon yeşili ve kırmızı. Viktor dans etmiyordu; köşede duruyor, bira içiyor, insanları izliyordu. Gözleri gri ve soğuktu; etrafındaki gençlerin kahkahalarını, sarhoş öpüşmelerini, uyuşturucu dumanlarını izlerken içinden “Bunlar neden bu kadar zayıf?” diyordu. Zayıflık onu rahatsız ediyordu; çünkü kendisi zayıfken babasının yumruğu altında ezilmişti. Bir gece bir kız yaklaştı; adı Lena’ydı, kısa siyah saçlı, dövmeli, gözleri yeşildi. “Dans etmiyor musun?” diye sordu. Viktor başını salladı: “Dans etmek zayıflıktır.” Lena güldü, elini tuttu, piste çekti. Viktor direnmedi; ama dans ederken bile ritmi takip etmiyordu, sadece kızın hareketlerini kopyalıyordu. O gece Lena’yla birlikte bodrumuna gitti; seviştiler, sert, hızlı, duygusuz. Sabah Lena gitti; Viktor yatağında yatarken düşündü: “Bu da bir tür hipnoz. Vücut hipnozu.” Lena’yı bir daha görmedi; ama o gece Viktor’un içinde bir şey daha kırıldı. Aşkı, yakınlığı, dokunmayı bir zayıflık olarak görmeye başladı. İnsanlar ona yaklaştıkça uzaklaşıyordu; çünkü yaklaştıklarında babasının sesini duyuyordu içinden: “Kleine Scheiße.”
Yirmi bir yaşında ilk müşterisini buldu; üniversiteden bir arkadaşı, adı Markus’tu. Markus Afganistan’da askerlik yapmış, geri döndüğünde kâbuslar görüyordu; patlamalar, çığlıklar, kan. “Unutmak istiyorum,” dedi Viktor’a bir akşam bira içerken. Viktor sustu uzun süre; sonra “Gel,” dedi. Bodrumuna götürdü Markus’u; eski bir sandalye koydu ortaya, bir lamba astı tavana, loş ışık. “Gözlerini kapat,” dedi. Markus kapattı. Viktor Erickson’un script’lerini kullandı; yumuşak ses, ritmik kelimeler: “Şimdi o patlamayı görüyorsun… ama yavaşlıyor… renkler soluyor… ses uzaklaşıyor… artık sadece sis var… sis içinde hiçbir şey yok.” Markus yarım saat sonra kalktı; omuzları dik, gözleri berrak. “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor para aldı; küçük bir miktar, ama ilk paraydı. O para Viktor’u değiştirdi; güç artık yumrukta değil, kelimelerdeydi. Markus başkalarını getirdi; travmalı askerler, boşanmış kadınlar, taciz mağdurları. Viktor her seansta aynı şeyi yapıyordu: travmayı katman katman soyuyor, bulanıklaştırıyor, griye boyuyordu. Ama her seansta kendi travmasını da hatırlıyordu; babasının karnına saplanan bıçak, annesinin gözyaşları, kanlı halı. Müşteriler “Teşekkürler,” diyordu; Viktor gülümsüyordu –o soğuk gülümseme– ama içinden “Teşekkür etmeyin. Ben de kurtulamadım,” diyordu.
Yirmi üç yaşında bodrumdan çıktı; Mitte’ye taşındı, eski bir tekstil atölyesini loft’a çevirdi. Yüksek tuğla tavanlar, cam duvarlar, ortada deri kaplı bir koltuk. EEG cihazları aldı, kalp atış monitörleri, hatta bir TMS makinesi –manyetik darbelerle beyin bölgelerini uyaran bir alet. Müşteriler zenginleşti; iş insanları, politikacılar, eski Stasi subayları. Viktor artık “Viktor”dı; Karl çoktan ölmüştü. Bir akşam bir müşteri geldi; ellili yaşlarında, elleri titreyen bir adam. “Karım intihar etti,” dedi. “Her gece aynı sahneyi görüyorum: banyo kapısı, kanlı su, yerde yatan beden.” Viktor onu transa soktu; sesi yumuşak, ritmik: “Şimdi o anı bir film şeridi gibi görüyorsun… şerit yavaşlıyor… renkler soluyor… artık sadece sis var.” Adam kalktı, omuzları dik: “Özgürüm.” Viktor bin euroyu eline saydı. O para Viktor’u daha da soğuk yaptı; gözleri gri değil, buz gibiydi artık. Ama geceleri yalnız kaldığında aynaya bakıyor, “Sen hâlâ o küçük fare misin?” diye soruyordu kendine. Cevap vermiyordu; çünkü cevap korkunçtu: evet.
Yirmi beş yaşında Kollektif Unutuş Ağı’nı kurmaya başladı; bir tür bulut sistemi, müşterilerin travmalarını topluyor, analiz ediyor, gerektiğinde yeniden aktive ediyordu. Politikacılar dosyalarını yükletiyordu; bir skandalı silmek, bir hatayı unutturmak. Viktor backdoor’lar bırakmadı; her şeyi kontrol ediyordu. Ama içindeki şiddet sızıyordu; bir müşteri ödeme yapmayı reddettiğinde telefonla tehdit etti, “Unutma, ben senin zihnindeyim.” Müşteri ödedi. Bir başka müşteri seans sırasında kalp krizi geçirdi; Viktor soğukkanlılıkla “Temizle,” dedi kendi kendine, cesedi çuvala koydu, Spree’ye attı. Su sesi hâlâ kulaklarındaydı; babasının inlemelerine benziyordu. O gece bodruma döndü, aynaya baktı; gri gözler, soğuk gülümseme. “Sen kazandın,” dedi kendine. Ama kazanmamıştı; sadece babasının yerini almıştı.
Travis’le tanıştığında yirmi sekizindeydi; bodrum kapısı paslı, merdivenler kaygan. Travis geldiğinde Viktor “Ne biliyorsun?” diye sordu. Travis anlattı; hipnoz, Erickson, NLP. Viktor güldü –o kısa, soğuk gülüş. “Göster bakalım.” Travis ilk müşteriyi transa soktu; adam kalktı, “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor bin euroyu Travis’in eline saydı. O andan sonra ortak oldular; Viktor müşterileri getiriyor, Travis teknikleri uyguluyordu. Ama Viktor’un gözlerinde Travis hep bir tehdit gördü; çünkü Travis’in gözlerinde hâlâ bir sıcaklık vardı, Viktor’un kaybettiği bir sıcaklık. Travis kaçtığında Viktor öfkelendi; ağı yeniden kurdu, Lukas’la birlikte. Ama içindeki çocuk hâlâ oradaydı; babasının yumruğu altında titreyen, annesinin kucağında ağlayan çocuk. O çocuk, her seansta, her tehditte, her cesette yaşıyordu.
Gençliği bittiğinde Viktor otuzundaydı; saçları kısaydı, gri gözleri daha da soğuk, elleri titremiyordu artık. Ama titremiyordu çünkü hissetmiyordu. Babasının ölümü, ilk bıçak, ilk para, ilk ceset –hepsi aynı döngüydü. Viktor o döngüyü kırmadı; sadece genişletti. Travis’in kaçışı, ağı çökertişi, Viktor’u öldürdüğünde belki son nefesinde düşündü: “Gençliğim buydu. Ve bitti.” Ama bitmemişti; çünkü Nehir büyüyecek, defteri okuyacak, Viktor’un adını duyacaktı. Ve o isim, bir çocuğun babasının karnına bıçak sapladığı gecenin yankısı olacaktı.
Viktor’un gençliği gri bir bodrumda başladı.
Berlin’in neon ışıklarında devam etti.
Hipnozla derinleşti.
Güçle zehirlendi.
Ve ölümle bitti.
Ama nehir akmaya devam ediyor.
Dalgaları hâlâ o gri gözleri taşıyor.
Ve biz, geride kalanlar, o gözlere bakıyoruz.
Acıyla, pişmanlıkla, anlayışla.
Ama en önemlisi: hatırlayarak.
Çünkü unutmak Viktor’un silahıydı.
•
Yirmi beş yaşına bastığında artık Viktor sadece bir isim değildi, bir sistemdi, bir ağdı, bir soğukluktu. Mitte’deki loft artık onun krallığıydı; yüksek tuğla tavanlar, cam duvarlar, ortada deri kaplı profesyonel koltuk, etrafında EEG cihazlarının bip sesleri, kalp atış monitörlerinin ritmik tıkırtıları, TMS makinesinin hafif vızıltısı. Sabahları erken kalkardı; kahve makinesini çalıştırır, siyah kahveyi içerken pencereden Spree Nehri’ne bakardı – o nehir, babasının kanlı inlemelerini, ilk bıçak darbesinin yankısını, annesinin boş gözlerini taşıyordu hâlâ. Viktor o nehire bakarken gülümsemezdi; sadece soğuk bir kabullenme olurdu yüzünde. “Her şey bir döngü,” diye düşünürdü. “Babam vurdu, ben vurdum, şimdi başkalarını vuruyorum – ama kelimelerle.” O kelimeler artık para getiriyordu; zengin müşteriler geliyordu, politikacılar dosyalarını yükletiyordu, iş insanları boşanma travmalarını silmek istiyordu, eski Stasi subayları utanç verici anıları bastırmak istiyordu. Viktor her seansı bir satranç oyunu gibi oynardı; rakibin zayıf noktasını bulur, script’le girer, travmayı katman katman soyar, gri bir sisle kaplardı. Müşteriler kalktığında “Özgürüm,” derdi; Viktor içinden “Hayır, sadece benim kölem oldun,” diye geçirirdi.
Yirmi altı yaşında ağın çekirdeğini kurdu; Kollektif Unutuş Ağı. Bir bulut sistemi, şifreli sunucular, Berlin’in eski bir veri merkezinde gizli bir oda. Müşteriler USB’lerle travmalarını yüklüyordu; Viktor analiz ediyordu, gerekirse yeniden aktive edebiliyordu – bir politikacı skandal yaşarsa, eski anıyı tetikleyip susturabiliyordu. Bu güç Viktor’u sarhoş etti; babasının yumruğu altında titreyen çocuk artık başkalarının zihninde titriyordu. Ama sarhoşluk zehirliydi; geceleri yalnız kaldığında aynaya bakıyor, gri gözlerine bakıyordu. “Sen hâlâ o küçük fare misin?” diye soruyordu. Ayna cevap vermiyordu; ama Viktor biliyordu: evet. O fare hâlâ oradaydı, babasının botu altında ezilmiş, annesinin kucağında ağlamış, bıçak elinde titremiş fare. O fareyi susturmak için daha çok güç topluyordu; daha çok müşteri, daha çok para, daha çok kontrol. Bir gece bir müşteri geldi; ellili yaşlarında, adı gizli tutulan bir kadın – Clara. Dosyası kalındı: çocukluk istismarı, tarikat yılları, hafızası paramparça. Viktor haftalarca çalıştı onunla; her seansta biraz daha derine indi, istismar anılarını soydu, tarikat ritüellerini bulanıklaştırdı, annesinin soğuk bakışlarını griye boyadı. Clara her seanstan sonra daha hafif hissediyordu. Son seansta Viktor ona “Artık o anılar senin değil,” dedi. “Onlar bir başkasının hikâyesi. Sen sadece seyircisin.” Clara ağladı – mutluluk gözyaşlarıydı. “Özgürüm,” dedi. Viktor o gece eve döndüğünde aynaya baktı; gözleri babasının gözlerine benzemeye başlamıştı. Soğuk, gri, mesafeli. Ama içindeki fare hâlâ titriyordu.
Yirmi yedi yaşında işler daha da karardı. Bir müşteri – eski bir Stasi subayı – seans sırasında kalp krizi geçirdi. Adam sandalyesinde kaldı; gözleri açık, ağzı hafif aralık, nabzı durmuştu. Viktor soğukkanlılıkla “Temizle,” dedi kendi kendine – babasının sesi gibiydi o kelime. Cesedi çuvala koydu; gece yarısı Spree Nehri’ne gitti, köprüden aşağı attı. Su sesi hâlâ kulaklarındaydı; babasının inlemelerine, annesinin hıçkırıklarına karışıyordu. Ertesi sabah ekstra para geldi; Viktor aldı, ama o para artık tat vermiyordu. İçindeki ses susmuyordu: “Sen katil oldun.” O ses, çocukluğunun sesiydi; babasının “Kleine Scheiße” diye bağırdığı ses. Viktor o sesi susturmak için daha çok içki içmeye başladı; votka, babasının içtiği aynı marka. Geceleri bodrumda yalnız kalıyor, defterine yazıyordu – Travis’inkine benzer bir defter, ama daha düzenli, daha soğuk: müşteri kodu, kullanılan teknikler, sonuçlar, kendi hisleri. Hisler kısmı kısa oluyordu: “Hiç.” Ama yalan söylüyordu; hisler vardı, sadece bastırılmıştı.
Yirmi sekiz yaşında Travis’le tanıştı; bodrum kapısı paslı, merdivenler kaygandı. Travis geldiğinde Viktor “Ne biliyorsun?” diye sordu doğrudan. Travis anlattı: hipnoz teknikleri, Erickson kitapları, NLP script’leri. Viktor güldü – kısa, soğuk bir gülüş, babasının gülüşüne benzer. “Göster bakalım.” Travis ilk müşteriyi transa soktu; adam kalktı, “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor bin euroyu Travis’in eline saydı. Travis o parayla Neukölln’de oda tuttu; Viktor izledi onu. Travis’in gözlerinde hâlâ bir sıcaklık vardı; Viktor’un kaybettiği sıcaklık. O sıcaklık Viktor’u rahatsız ediyordu; çünkü kendi çocukluğunda o sıcaklığı annesinin kucağında aramış, bulamamıştı. Travis’le ortaklık büyüdü; Viktor müşterileri getiriyor, Travis teknikleri uyguluyordu. Ama Viktor Travis’i izlerken içinden “Sen de kırılacaksın,” diyordu. “Herkes kırılır.” Travis defter tutmaya başladığında Viktor gördü; “Bunlar tehlikeli,” dedi. “Ama değerli. Sakla.” Travis sakladı. Viktor kendi defterine not düştü: “Travis bir tehdit. Ama faydalı.”
Yirmi dokuz yaşında ağın ilk büyük krizi geldi; bir politikacı dosyası sızdı – küçük bir hacker grubu bulmuştu backdoor’u. Viktor öfkelendi; adamları tuttu, hacker’ı buldurdu, tehdit etti. Hacker sustu; ama Viktor’un içindeki öfke dinmedi. O öfke babasının öfkesiydi; yumruk atmak istiyordu, ama yumruk yerine kelimeleri kullanıyordu artık. Bir gece Lena’yı gördü yine; Tresor’da, aynı kısa siyah saçlar, aynı yeşil gözler. Yaklaştı; Lena tanıdı: “Sen hâlâ buradasın mı?” Viktor güldü: “Ben hep buradayım.” O gece yine bodruma gittiler; seviştiler, ama bu sefer Viktor duygusuz değildi – öfkeliydi. Lena kalktığında “Sen değişmişsin,” dedi. Viktor cevap vermedi; sadece kapıyı gösterdi. Lena gitti; Viktor aynaya baktı: “Sen değişmedin. Hâlâ aynı faresin.”
Otuz yaşına bastığında Travis kaçtı; bir gece loft’a girdi, defterleri aldı, USB’leri kopyaladı, ortadan kayboldu. Viktor öfkelendi; ağı yeniden kurdu, Lukas’la birlikte. Lukas Viktor’un soğukluğunu seviyordu; “Sen bir makinesin,” diyordu. Viktor gülümsedi: “Makine olmak iyidir. Makine kırılmaz.” Ama kırılıyordu; geceleri rüyasında babasını görüyordu, karnında bıçak, kan akıyor, “Teşekkürler oğlum,” diyordu babası. Viktor uyanıyordu ter içinde; ellerine bakıyordu, temizdi ama hâlâ kan kokuyordu. O rüyalar Viktor’u daha da sertleştirdi; ağı genişletti, müşterileri çoğalttı, tehditleri artırdı. Ama içindeki fare hâlâ titriyordu; annesinin boş gözleri, babasının inlemeleri, kendi titreyen elleri.
Otuz bir yaşında Travis geri döndü; ağı çökertmek için. Viktor onu bekliyordu; soğuk gülümsemesiyle. “Hoş geldin,” dedi. Travis “Bitti,” dedi. Kavga kısa sürdü; Travis’in eli Viktor’un boğazına gitti, Viktor’un eli Travis’in kalbine. Viktor düştü; gözleri açık, gri gözler. Son nefesinde belki düşündü: “Gençliğim buydu. Ve bitti.” Ama bitmemişti; çünkü ağı başkaları devraldı, Lukas gibi. Ve Nehir büyüdü; defteri okudu, Viktor’un adını duydu. “O kim?” diye sordu. Annesi anlattı: “Kötü bir çocukluk geçirmiş biri. Ve o çocukluk, bizi de etkiledi.” Nehir dinledi; sonra nehre baktı. “Ama nehir akıyor,” dedi. “Ve biz akıyoruz onunla.”
Viktor’un gençliği bir bodrumda başladı.
Berlin’in neonlarında devam etti.
Hipnozla zehirlendi.
Güçle soğudu.
Ve ölümle dondu.
Ama nehir akmaya devam ediyor.
Dalgaları hâlâ o gri gözleri, o soğuk gülümsemeyi taşıyor.
Ve biz, geride kalanlar, o gözlere bakıyoruz.
Acıyla, anlayışla, hatırlayarak.
Çünkü unutmak onun silahıydı.
Hatırlamak ise bizim kurtuluşumuz.