Berzan çıktı. Bir an durdu. Gözleri önce elimdeki telefona… sonra tekrar yüzüme. Kaşları çok hafif çatıldı. Sanki bir şeyi yanlış görmüş gibi… sanki ben yanlış bir yerde duruyormuşum gibi.
“Kimle konuşuyorsun?” dedi.
Boğazım kurudu. Kalbim göğsüme vuruyordu. Telefonu saklamaya çalışsam daha beter olacaktı. Saklamasam… daha beterdi zaten. Gözlerimi ona diktim. Sinirim korkuma karıştı.
“Sanane,” dedim. “Ben sana soruyor muyum?”
Berzan’ın yüzü sertleşti. Çenesindeki kas bir an oynadı. Bir adım atmadı ama… sanki oda ona doğru daraldı.
“Soramazsın,” dedi, kısık ama keskin bir sesle. “Benim evimde… benim karıma kim yazıyorsa bilirim.”
Kanımın çekildiğini hissettim. O “benim karım” cümlesi içime oturdu. Bana ait değilmiş gibi, bana yapışmış bir cümleydi. Dudaklarımı sıkıp, aynı sertlikte karşılık verdim:
“Sormuyorum zaten,” dedim.
Bir an sessizlik oldu.
Berzan bana uzun uzun baktı. Normalde bakmazdı. Baksa da bir saniye sürerdi. Bu sefer… sürdü. Gözlerinin içi karanlık değildi sadece; yorgun ve sinirliydi. Sanki bir şeyin ucuna gelmişti de kendini tutuyordu. Ben nefes aldım, telefonu elimde daha da sıkıp, bakışımı kaçırmadan konuştum.
“Çekil,” dedim. “Banyoya gireceğim.”
Kaşları hafifçe kalktı. Sanki “bana mı emir veriyorsun” diyecekti. Ama dediği şey bambaşka bir tonda çıktı.
“Gir bakalım,” dedi.
Telefonu refleksle avucumun içine gömdüm. banyoya girdim. Kapıyı kapattım. Ve o an… içimdeki bütün panik boğazıma toplandı.
Eğer okursa… o fotoğraf. O cümleler. Bunları Berzan okursa, ilk kimin kafasına sıkacağını düşündüm: mesajı atan mı, beni mi? Bilmiyorum. Ama bir şey olacağı kesindi. Hemen mesajların hepsini sildim.
Lavaboya yaslandım. Aynaya baktım. Hevin… sakin ol. Panik yaparsan yakalanırsın. Yakalanırsan… Devamını getiremedim. İki kere derin nefes aldım.
Kapının koluna uzandım. Tam açacaktım ki… kapının diğer tarafında bir gölge olduğunu hissettim. Kalbim bir daha hızlandı. Kapıyı araladım. Berzan… kapının önünde bekliyordu. Sanki hiç kıpırdamamış gibi. Sanki sadece oradaymış ve ben onun yanından geçmek zorundaymışım gibi.
Bir an yüzüne baktım. Panik, içimde birden büyüdü. Gözüm istemsizce onun ellerine kaydı. Telefonu isterse… Şimdi isterse… ve yine mesaj gelirse…Ağzımı açtım ama ses çıkmadı.
Berzan gözlerini yüzümde gezdirdi. Sonra çok sakin, çok soğuk bir tonla konuştu:
“Ne zaman eski hâline dönersin?”
Bir an donup kaldım. Eski hâlim? Ne demek istiyordu? Kaşlarımı çattım. Kapının eşiğinde kalmıştım. Berzan hâlâ tam karşımdı; aramızda birkaç adım… ama sanki kilometreler vardı.
Gözleri yüzümde dolaştı. Sessiz, ağır, rahatsız edici bir bakış. Ben bu bakışa dayanamadım. Çenem hafifçe kalktı, sinirim dilime dolandı.
“Beğenmedin mi?” dedim, bilerek gıcık bir tonla.
Sanki iğneyi tam yerine batırmışım gibi… Berzan’ın yüzü bir anda değişti. O sert, kayıtsız maskenin altından bir şey kırıldı. Kaşları çatıldı, çenesi kasıldı. Bozuldu. Belli etti. Bir adım geri çekildi, gözlerini üzerimden çekip yatağa doğru yürürken konuştu:
“Emanet duruyor.”
Kelime içime saplandı. Emanet. Sanki üzerimdeki elbise değil… ben emanetmişim gibi. Ben de aynı anda koltuğa doğru yürüdüm. Göğsüm sıkışıyordu ama sesimin titremesine izin vermedim.
Arkamı dönmeden, soğukça karşılık verdim: “Sana göre öyle.”
Koltuğun kenarına oturdum. Telefon hâlâ elimdeydi; avucumun içinde sıkı sıkı tutuyordum. Kalbim hızlı, nefesim sığ. Yatağın yayları hafifçe inledi. Berzan oturdu. Bir süre sessizlik oldu. O sessizlikte içimdeki sinir büyüdü.
Sonra arkamdan sesi geldi; bu kez daha keskin, daha rahatsız.
“Yine başladın, Çilli.”
İçimden bir şey çekildi. Adımı değil… lakabını kullanması canımı yaktı. Yine de dönmedim.
Devam etti: “Gözlüğü çıkarınca değişmiyorsun.”
Bu cümle, yüzüme tokat gibi indi. İstemeden başımı ona çevirdim. Gözlerimi kıstım.
“Ne demek bu?” dedim. “Değişmem mi gerekiyordu?”
Berzan bana baktı; bu kez bakışı sert değil… garipti. Sanki hem sinirli, hem rahatsız, hem de kendiyle kavga ediyormuş gibiydi.
“Dışarıda başka…” dedi, sonra sustu. Cümleyi tamamlamadı.
Ben gülümsedim ama bu gülüşün içinde zerre neşe yoktu.
“Dışarıda başka, içeride başka… öyle mi?” dedim.
Bir an gözleri telefonuma kaydı. İçim irkildi ama belli etmedim. Berzan derin bir nefes verdi, bakışlarını tavana çevirdi.
“Bu halin…” dedi, kelimeleri tartarak, “beni rahatsız ediyor.”
Koltuğun kenarını daha sıkı tuttum.
“Rahatsız ol,” dedim. “Ben seni rahat ettirmek için yapmıyorum.”
Sessizlik çöktü. Yatakta kıpırdadı. Eski hâlim dediğin şey… görünmez olmamdı.
“Göz zevkini bozuyordum… böylesi iyi değil mi?” dedim.
Sesim dışarıdan sakin gibi çıktı ama içimde ince bir tel titriyordu. Gözlerim hâlâ yerdeydi; koltuğun kenarına sıkıca tutunmuştum. Berzan yatakta hafifçe geriye yaslandı, uzanacak gibi oldu… sonra birden durdu. Başını bana çevirdi. Bir an sadece baktı. Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Kalbim göğsüme çarpmaya başladı. Ayakkabısız ayaklarının zemine değen sesi odada yankılandı. Her adımı ağırdı, ölçülüydü… ama bana doğru geliyordu. İstemeden telefonu avucumda daha sıkı tuttum. O yaklaşırken refleksle telefonu yastığın altına ittirdim. Parmaklarım titredi; çarşafın altına kayıp gitti.
Berzan iyice yaklaştı. Çok yaklaştı. Ben koltukta hafifçe geriye kaydım ama kaçacak yer yoktu. Omuzlarım gerildi. Nefesim düzensizleşti. Üzerime doğru eğildi. Gölgesi üstüme düştü.
Yüzü sadece birkaç karış ötemdeydi; nefesini hissedebiliyordum. Çenesi kasılmış, bakışları koyulaşmıştı. Gözlerinde sertlik vardı… öfke vardı… hatta neredeyse nefret gibi bir şey. Ama aynı zamanda başka bir şey daha vardı. Adını koyamadığım bir şey.
Kalbim deli gibi atıyordu. Göğsüm sıkıştı. Korku mu, tedirginlik mi, yoksa tamamen farklı bir duygu mu… anlayamıyordum.
Boğazım kurudu. Konuşmak istedim ama kelimeler ağzımda düğümlendi.
Berzan, çok alçak bir sesle, neredeyse fısıldayarak konuştu:
“Hani beni rahat ettirmek değildi amacın?”
Cümle havada asılı kaldı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Bakışları o kadar sertti ki içim ürperdi. Bir an, gerçekten bana dokunacağından korktum… ama aynı zamanda kıpırdayamadım.
Ben tek kelime edemedim. Sadece ona baktım. Yüz ifadesinden hiçbir şey okuyamıyordum. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne yapacağını… anlayamıyordum. O birkaç saniye, saat gibi uzadı.
Sonra… hiçbir şey söylemeden, yavaşça geri çekildi. Gölgesi üzerimden kalktı. O sıcaklık, o baskı, o nefes… hepsi bir anda uzaklaştı. Ben hâlâ koltukta, kalbim hâlâ hızla atarken kaldım. Derin bir nefes aldım ama içimdeki düğüm çözülmedi.
Berzan yatağa doğru döndü; sırtı bana dönük kaldı. Ben ise yastığın altındaki telefona bakmaya cesaret edemedim…
Gözlerimi tavana diktim. Tavan yine aynı tavandı… ama ben aynı ben değildim.
Göğsüm hâlâ hızlı inip kalkıyordu. Berzan’ın az önce üzerime eğildiği an zihnimde yankılanıyordu. Nefesini hâlâ yanaklarımda hissediyor gibiydim.
Derin nefesler aldım. Bir… iki… üç… Her nefeste omuzlarım biraz daha düştü, ama içimdeki düğüm çözülmedi. Koltuğun sertliği sırtıma batıyordu. Çarşafı göğsüme kadar çektim, tavana bakmaya devam ettim. Aklım istemeden yine ona gitti. Neden kabul etti? Diretse istemese de olurdu. İlla berdel gerekiyorsa, bekar kardeşi vardı. Neden o değil de Berzan?
Bu yaşına kadar evlenmemiş bir adam… Bu kadar mesafeli, bu kadar sert, bu kadar kapalı biri. Üstelik benden nefret ettiğini saklamayan biri. Beni bu kadar istemeyen biri neden benimle evlenir ki?
Gözlerim ağırlaştı. Düşüncelerim bulanıklaştı. Son bir nefes daha aldım… ve yavaşça uykuya kaydım.
Gözlerimi açtığımda hava hâlâ karanlıktı. İlk başta nerede olduğumu anlamadım. Gözlerim bulanık görüyordu, oda gölgelerle doluydu. Koltuğun sertliğini sırtımda hissettim… ama beynim henüz uyanmamıştı. Bir an… hareket eden bir şey gördüm.
Karanlığın içinde bir gölge… Üzerime eğilmişti. Kalbim bir anda patladı. Beynimde tek bir düşünce çaktı: Biri odaya girdi. Çığlık boğazımdan fırladı.
O kadar yüksek, o kadar panik doluydu ki kendi sesim bile beni ürküttü. Refleksle çarşafı başıma kadar çektim. Nefesim kesik kesikti; gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı.
Tam o sırada ayak sesleri duydum. Koşar adımlar… hızla yaklaşan biri. Işık bir anda yandı. Gözlerim kamaştı. Çarşafın altında büzülmüş, titreyerek ağlıyordum. Biri yanıma geldi. Çarşafa dokundu. El değdiği an tekrar çığlık attım.
“Hevin… benim.” Berzan’ın sesi.
Çarşafı titreyen ellerimle yavaşça indirdim. Karşımda, yatağın kenarında ayakta duruyordu. Saçı dağınık, yüzü uykulu ama gözleri açık… ve şaşkın.
Nefes nefese etrafa baktım. Pencereye… kapıya… Pencere hafif aralıktı. Kalbim hâlâ göğsümden fırlayacak gibiydi.
Berzan kaşlarını çattı. “Ne oldu?” dedi, ciddi ama bu kez sert değil.
Ağzımı açtım… kapattım. Kelime çıkmadı. Dilim dolandı. Parmağımla pencereyi gösterdim.
“B–biri…” dedim kekeleye kekeleye. “Biri vardı… içerdeydi… biri girmişti…”
Berzan hiç vakit kaybetmeden pencereye yürüdü. Perdeyi araladı, dışarı baktı. Aşağı eğildi, etrafı taradı. Bir süre sessiz kaldı. Sonra içeri uzanıp pencereyi kapattı.
“Kimse yok burada,” dedi düz bir sesle.
Ardından kapıya yöneldi. Kolu indirdi. Kapı kitliydi. Bir an durdu. Belli ki düşündü.
Dün gece ben banyoya girince kilitlemiştir, diye düşündüm. Ama sonra başka bir düşünce geldi: Neden kilitledi ki? Berzan arkasını dönmeden sürahiden bir bardak su doldurdu. Yanıma geldi. Bardağı bana uzattı.
“Muhtemelen kabus gördün,” dedi. Sesinde… ilk kez yumuşaklık vardı. Şefkat gibi bir şey.
“Üstün açık kalmış olabilir. Pencere de aralıktı, hava serin… ondandır.”
Bir an durdu, sonra bakışları aşağı kaydı.
“Götün açık kalmış,” dedi.
Gözlerim kısıldı. Bardağı elime alırken ona ters ters baktım. Ne kadar nazik diyordum… yok, diye düşündüm. Suyu yudumlarken içimde hâlâ bir titreme vardı. Bardak elimde hafif sallandı. Ayağa kalkacak gibi oldum; Berzan bardağı elimden aldı.
“İstersen yatağa geç,” dedi.
Başımı iki yana salladım.
“Yok ya… o kadar da değil. ” dedim hemen.
“Sen yatağa geç, ben koltukta yatarım yani.” Dedi. Ve ben yanlış anlamış oldum.
Berzan gözlerini devirdi.
“Gerek yok,” dedim hemen. “Ben iyiyim.”
Bir süre bana baktı.
“İyi misin? Uykuma devam edeceğim,” dedi.
“İyiyim,” dedim daha sakin bir sesle.
Berzan ışığı kapattı, bardağı bırakıp yatağa geçti. Birkaç saniye sonra nefesi düzene girdi. Direkt uyudu. Oda yeniden karanlığa gömüldü. Ama ben uyuyamıyordum. Karanlık artık daha korkutucuydu. Gölgeler büyümüş gibiydi. İçim sıkıştı. Telefonumu çıkarıp ekranı açmaya çalıştım.
Açılmadı. Kapanmıştı. Uzun süre basılı tuttum… açıldı. Ve o an ekran doldu. Yüzlerce bildirim. Şaşkınlıkla baktım… sonra anladım. Bu… eski telefonumdu. Kalbim hızlandı. Bildirimlere girdim.
Hepsi aynı numaradan gelmişti: 05……09 Bilinmeyen Numara değildi. Mesajlara girdim… ve içim buz kesti. Ferhat’la nişandan birkaç gün öncesine kadar uzanan yüzlerce mesaj. Hepsi aynı kişiden. Çoğu aynı şeyleri söylüyordu:
“Bu işi bozacağım.”
“Bu evlilik olmayacak.”
“Ferhat sana dokunamaz.”
“Gerekirse onu öldürürüm.”
“Seni kimseye bırakmam.”
“O adam sana layık değil.”
Mesajlar bitmiyordu. Telefon donmaya başladı. Parmaklarım titredi. Nefesim hızlandı. İçimde hem mide bulandıran bir rahatsızlık… hem de garip, tehlikeli bir çekim vardı. Demek o günler… hep buradaydı. Hızla ekranı kapattım. Göğsüm sıkışıyordu ama beynim çalışıyordu.
Yarın… bu kişinin kim olduğunu bulacağım. Telefonu tekrar yastığın altına bıraktım. Çarşafı kendime çektim. Karanlık hâlâ ürkütücüydü ama gözlerimi kapattım. Kalbim hızlı atıyordu.
Hem korkuyordum… hem de düşünmeden edemiyordum. Beni bu kadar isteyen biri kim? Beni bu kadar izleyen biri… kim? Ve o düşünceyle, zor da olsa yeniden uykuya dalmaya çalıştım.
…
Sabah gözümü açtığımda oda yine sessizdi. Bir an tavana baktım, sonra yan tarafa… yatak boştu. Berzan yine yoktu. İçimde ne rahatlama ne de kırgınlık hissettim; sadece alışılmış bir boşluk.
Kalkıp doğruldum. Lensle uğraşmak istemedim; gözlüğümü el yordamıyla bulup taktım. Dünya netleşince odamın hâli yine gözüme battı ama bu kez eskisi kadar rahatsız etmedi. Yüzümü yıkadıktan sonra odaya geçtim.
Dolaba uzandım. Yeni alınan kıyafetlerden, vücuduma tam oturan sade bir tişörtle ince kumaş bir pantolon seçtim. Rahat, temiz, bana ait… Saçımı aceleyle topladım, aynaya kısa bir bakış attım ve kapıyı açıp aşağı indim.
Merdivenlerden inerken kokular yukarı kadar geliyordu. Ev çoktan uyanmıştı; tabak sesleri, çatal-kaşık tıkırtısı, hafif bir sohbet uğultusu vardı. Salona girdiğimde Rojda, Berfin ve Emine Hanım sofrada oturuyorlardı.
Beni görünce Rojda ayağa kalktı ama tam o sırada tekrar yerine oturdu.
“Tam seni çağırmaya geliyordum,” dedi gülerek.
Berfin başını kaldırıp sıcak bir sesle: “Günaydın,” dedi.
Emine Hanım ise başını hafifçe eğip gözleriyle beni süzdü; yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı.
“Hayırlı sabahlar kızım,” dedi.
Gülümsedim.
“Hayırlı sabahlar,” dedim.
Tam o sırada Sibel yanımdan geçiyordu; elinde çaydanlık vardı. Refleksle uzandım.
“Ben alayım,” dedim.
Sibel duraksadı, çaydanlığı havada tuttu. Bir an Emine Hanım’a baktı.
“Olur mu, Hevin Hanım…” dedi çekinerek.
Emine Hanım’ın gözleri üzerimdeydi. Tereddüt etmedim.
“Olur, olur,” dedim. Çaydanlığı nazikçe aldım.
Önce Emine Hanım’ın bardağını doldurdum, sonra Berfin’in, sonra Rojda’nın ve en son kendimin. Çayın sıcak buharı yüzüme vururken içimde tuhaf bir huzur hissettim.
Emine Hanım başını hafifçe yana eğdi, yüzündeki gülümseme genişledi.
“Elinize sağlık kızım,” dedi.
Omuz silktim, hafifçe gülerek: “Rica ederim… ne yaptım sanki?”
Emine Hanım çaydan bir yudum aldı. Bardağı masaya bırakırken gözlerinin içi gülüyordu.
“Bundan sonra çayı senin elinden içerim demiştim,” dedi, sanki o anı bekliyormuş gibi. “Ama bir türlü kısmet olmamıştı.”
Ben de hafifçe gülümsedim. Masada kısa bir sessizlik oldu ama bu kez ağır değil; sıcak, aileye özgü bir sessizlikti. Rojda ile Berfin birbirlerine baktılar, gülümsediler. Ben ise bardağımı avuçlarımın arasına alıp çayıma baktım. İlk kez bu evde… gerçekten “misafir” gibi hissetmiyordum.
Kızlarla biraz daha konuştuk; çay, kahkaha, küçük atışmalar… Sofradaki sıcaklık içimi bir nebze yumuşattı. Ama ne kadar gülsem de aklımın bir köşesinde o numara duruyordu. O mesajlar… o fotoğraf… Kahvaltı bitince kendimi daha fazla tutamadım.
“Ben yukarı çıkıyorum,” dedim hafifçe.
Rojda başını kaldırdı. “Tamam yenge, biz buradayız.”
Merdivenleri ağır ağır çıktım. Odaya girince kapıyı sessizce kapattım; kimsenin arkamdan gelip, görüp duymasını istemedim. Koltuğun arkasına uzandım. Eski telefonu aldım. Bir an elim titredi. Koltuğun kenarına oturdum. Nefesimi tutup ekranı açtım. İlk başta hiçbir şey görmedim. Sonra mesajlara girdim. Boş. Bir an donup kaldım. Çıkıp tekrar girdim. Boş.
Bütün telefonu didik didik ettim. Hiçbir şey yoktu. Sanki dün gece yaşananların hepsi rüya gibiydi. Telefonu avucumun içinde sıktım.
“İmkânsız…” diye fısıldadım. O mesajları görmüştüm. Yüzlerce mesaj. Kalbim göğsümde çarpmaya başladı. Mideme soğuk bir taş oturdu. Kafam karıştı. Şakaklarım zonkluyordu. Birden aklıma dün gece geldi. Karanlık. Üzerime eğilen gölge. İçimde bir şey çaktı. Dün odaya biri girdi… Nefesim kesildi.
Ya Berzan gördüyse? Göğsüm daraldı. Ellerim soğudu.
Dün gece… banyodan çıkıp beni görünce yüzünün donuklaşması… sonra ışığı kapatıp hemen uyuması… İçimde ince bir panik yükseldi.
Telefonu hızla yastığın altına soktum, sonra çıkardım, sonra tekrar soktum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Eğer gördüyse… ne yaptı? Mesajları o mu sildi? Yoksa gerçekten biri odaya girip telefonu mu aldı? İki ihtimal de korkunçtu. Elim alnıma gitti. Gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama zihnimi toplamaya çalıştım. Avuçlarımı dizlerime bastırdım. Korkmanın bir faydası yok.
Benim suçum yok. Eğer Berzan gördüyse de açıklamam var. O mesajları ben yazmadım, ben istemedim. Açıklarım. Dinlemezse de… dinlemez. Omuzlarımı hafifçe silktim.
Biri gerçekten odaya girdiyse… o zaman o düşünsün. Ne olacaksa olsun. Benim değil onun sorunu. Bu düşünce garip bir şekilde beni biraz rahatlattı. Eski telefonu elime aldım, ekranına son kez baktım. Güç tuşuna bastım, tamamen kapattım. Dolabın alt rafında, kimsenin bakmayacağı bir köşeye sıkıştırdım. Üstüne birkaç kıyafet koydum. Sonra yeni telefonumu aldım. Ekrana baktım. Hiç mesaj yok.
Tabii ki yok. Evden çıkmadım ki… kim yazsın? Telefonu avucumda çevirdim.
Buradayım. Evdeyim. Güvendeyim. Bu düşünceyle biraz daha sakinleştim. Kapıyı açıp aşağı indim.
Bahçeye çıktığımda Rojda ile Berfin’i gördüm. Güneş yeni yükselmişti; avlunun taşları hâlâ serindi. Masanın etrafında oturmuşlardı. Rojda’nın bacağı sandalyenin kenarından aşağı sallanıyordu; Berfin fincanını iki eliyle tutmuş, çayın buharına bakıyordu. Ben yaklaştığım an ikisi birden sustu. Sohbetleri bir anda kesildi.
Rojda fincanını masaya bıraktı, omuzlarını dikleştirdi. Berfin bakışlarını kaçırdı, saçının ucuyla oynadı. İçimden küçük bir tebessüm geçti. Genç kızlar… tabii ki kendi aralarında konuşacaklar. Ben de yengeleriyim sonuçta. Benden saklamaları normal.
Masaya yaklaşmadan biraz köşeye çekildim, bahçedeki limon ağacının yanına geçtim. Taş duvara yaslandım. Ama suskunluk uzayınca içim kıvrıldı. Sessizlik rahatsız edici olmaya başlamıştı. Bir adım öne çıktım.
“Sizi rahatsız etmedim değil mi?” dedim hafifçe.
Rojda hemen başını kaldırdı.
“Yok canım!” dedi hızlıca.
Berfin gülümsedi ama gözleri hâlâ tereddütlüydü.
“Biz de… şeyden konuşuyorduk,” dedi, sonra Rojda’ya baktı.
Rojda başını hafifçe salladı. “Anlat,” dedi kısa bir hareketle.
Berfin fincanını masaya bıraktı, ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Bir an nefes aldı.
“Bak,” dedi ciddileşerek, “sakın abime söyleme. Anneme de söyleme.”
İçimden bir kahkaha attım. Sanki abisiyle konuşuyoruz da bir de kalkıp ona anlatacağım… Yüzümde sakin bir gülümseme bıraktım.
“Hayır tabii ki söylemem,” dedim. “Benden sır çıkmaz.”
Berfin dudaklarını ısırdı, sonra konuşmaya başladı: “Biriyle konuşuyorum da…”
Gülümsedim.
“Ne güzel,” dedim içtenlikle.
Berfin başını salladı.
“Evet… ama gelip isteyelim diyorlar.”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
“Eee… iyi, gelsinler,” dedim. “Olması gereken bu değil mi?”
Berfin omuzlarını düşürdü.
“O iş öyle olmuyor işte.”
“Niye?” dedim. “Kim ki?”
Bir an durdu, sonra fısıltıya yakın bir sesle söyledi: “Kadir.”
“Kadir… çırak” dedi.
Berfin başını salladı.
“Evet. Tanımazsın. Çok büyük bir aşiret değil. Ama durumları iyi… zaten sıkıntı o değil.”
Kaşlarım çatıldı.
“Sıkıntı ne o zaman?”
Berfin derin bir nefes aldı, fincanın kenarını parmağıyla çevirdi.
“Ya… bu bizim amcaoğlu gelip Nujin’i istedi ya…” dedi. “Bizimkiler de verdi. Ama abim hiç istemiyordu. ‘Okuyacak’ falan diyordu. Çok bekletti bunları. En son olanları biliyorsun.”
Başımı yavaşça salladım. O düğün, o karmaşa, o baskın… hepsi zihnimde canlandı.
Berfin devam etti: “O günden sonra abimler ve babam… ‘Bir daha karşımıza evlenme diye gelmeyin’ dediler.”
Rojda başını iki yana salladı, dudaklarını büktü.
“Çocukmuşuz,” dedi alaycı bir tonla.
O an içimde bir şey sızladı. Gözlerim masaya kaydı. Çocukmuşuz…
Rojda 23 yaşında.
Berfin 24. Ve kendilerine “çocuk” diyorlar.
Ben ise 20 yaşındaydım… neredeyse iki kez evlenmiş, hayatı alt üst olmuş bir “çocuk”. İçim acıdı.
Nujin bile benden büyüktü… diye düşündüm.
Yavaşça sordum: “Nujin okumadı değil mi?”
Rojda başını kaldırdı.
“Okudu,” dedi. “İki yıllık. Liseden hemen sonra.”
“Peki siz?” dedim. “Siz ne okudunuz?”
Berfin gülümsedi, Rojda’ya baktı. Rojda cevap verdi: “Biz işletme okuduk. O kadar dershane, kurs… tabii liseden hemen sonra gittik.”
Bir an sustum, sonra düşündüğümü söyledim: “Sonra tabii babanlar çalışmanıza izin vermiyor…”
İkisi birden aynı anda güldü. Berfin fincanını masaya bıraktı, avucuyla masaya hafifçe vurdu.
“Yoo!” dediler koro halinde.
Sonra birbirlerine bakıp tekrar güldüler. Rojda saçını arkaya attı, omzunu silkti.
“Biz istemiyoruz,” dedi rahatça.
Berfin başını salladı.
“Evet. Ev, aile, düzen… bize daha cazip.”
Rüzgâr yaprakları hafifçe salladı. Güneş yüzlerine vurdu; Berfin fincanını dudağına götürdü, Rojda saçını kulağının arkasına attı.
Demek mesele izin değilmiş… seçimmiş. Ama benim için… hiç seçim olmamıştı.
Bir süre daha bahçede oturduk, çaylarımızı yudumlarken laf lafı açtı. Güneş yumuşamış, avlunun taşlarına ince bir turuncu düşmüştü. Rüzgâr, yaprakları hafifçe kıpırdatıyordu.
Bir an cesaretimi topladım.
“Berzan… okula izin verdi,” dedim yavaşça. “Ama ben ne yapmam gerekiyor bilmiyorum. Kayıt, belgeler… okula gitmem mi lazım?”
Berfin hemen ciddileşti. Fincanını masaya bıraktı.
“Tabii ki gideceksin. Kayıt, evrak, öğrenci belgesi… hepsi lazım olur.”
Rojda omzunu silkti, rahat bir tonla:
“Abim götürsün.”
Başımı salladım.
“Sorarım,” dedim. İçimde küçük bir düğüm vardı ama sesime yansıtmadım.
Gün ağır ağır akşama dönerken ben evin içinde oyalanıp durdum; bir yere ait değilmişim gibi, ama gitmeye de yerim yokmuş gibi. Akşama doğru Serhat abiyle Mahmut Ağa eve geldi. Berzan yoktu.
Sofraya oturduğumuzda tabakların sesi, kaşıkların tıkırtısı, ağır bir sessizliğin üstüne düşüyordu. İlk konuşan Emine Hanım oldu.
“Hevin kızım,” dedi, gözleri beni buldu. “Arasana kocanı.”
Bir an boğazım düğümlendi. Cevap veremedim. Telefonu cebimden çıkarıp aradım. Çalmaya başladı… çaldı… çaldı… Açılmadı.
“Açmıyor,” dedim kısık sesle.
Mahmut Ağa’ya döndü.
“Nerede Berzan?”
Sakin bir tonla konuştu: “İşi varmış.”
Emine Hanım kaşlarını hafifçe çattı.
“Ben bulurum şimdi,” dedi ve yemeğe başladı.
Yemek bitince herkes bahçeye geçti. Bir süre sonra fark ettim… Emine Hanım yoktu. Derken kapıdan çıktı, doğruca bana baktı.
“Hevin kızım, bir gel.”
Ayağa fırladım.
“N’oldu anne?” dedi Rojda.
Emine Hanım kızlara bakıp hafif tersledi: “Siz niye geldiniz?”
Ben ocağa doğru yürüdüm ama daha çayı koymadan durdum.
“Gel buraya,” dedi Emine Hanım.
Baktım… çay çoktan hazırdı. Demlik kaynıyordu, bardaklar diziliydi.
“Berzan’ın nerede olduğunu öğrendim,” dedi net bir sesle.
Kalbim hızlandı.
Sonra bana döndü: “Çık yukarı. Kızlar yardım etsin, giyin, çık. Evli barklı adam gece gece nerelerde geziyor bir bak.”
Berzan kızacak… Dışarıda bana karışma demişti. Sesimi çıkaramadım. Emine Hanım sertleşti ama sesi hâlâ anaçtı.
“Kızım, kocan değil mi o senin? Git diyorsam gideceksin. Al kocanı eve getir.”
Bir an yüzüne baktım. Ciddiydi.
“Çık, giyin şimdi. Ben çocuklara söyleyeceğim, bırakacaklar seni.”
İçimde hem bir tedirginlik hem de garip bir kararlılık belirdi. Derin bir nefes aldım.
“Tamam,” dedim.
Berfin koluma girdi. Rojda kapıyı açtı.
Emine Hanım, kızlara fısıldayarak bir yerin adını söyledi. Berfin’le Rojda hemen kollarıma girip beni yukarı sürüklediler.
“Gel gel, fazla vakit yok,” dedi Rojda.
Odaya girer girmez başıma üşüştüler. Dolaptan bir elbise çıkardılar sade, şık, üzerime tam oturan bir şey. Berzan’ın aldığı kıyafetlerden biriydi; gösteriş yoktu ama kalitesi bağırıyordu.
“Bunu giy,” dedi Berfin.
Giymeye çalışırken ikisi birden aynanın karşısına çektiler. Ben direnmeye çalışsam da boşunaydı.
“Biraz makyaj şart,” dediler.
İstemeye istemeye yüzüme birkaç fırça değdi. Dudaklarıma hafif bir renk, gözlerime ince bir çizgi… Fazla değil ama “evden çıkmış” gibi görünüyordum artık.
Sonra lensleri getirdiler.
“Gözlük yok bugün,” dedi Rojda gülerek.
İçim burkuldu ama ses etmedim. Lensleri taktılar; gözlerim birkaç saniye yandı, sonra alıştı. Aşağı indiğimizde Emine Hanım kapının önünde bekliyordu. Yanında, bizi getiren genç çocuk vardı. Ona eğilip birkaç kelime söyledi; çocuk başını salladı.
Sonra bana döndü. Bakışı net, sesi tartışmaya kapalıydı.
“Git kızım,” dedi. “Hemen git, kocanı al gel.”
Neden bu kadar ısrar ettiğini anlamıyordum. Kapıdan çıkarken içimde ince bir huzursuzluk vardı; sanki bir şeyler yanlış gidiyordu ama adını koyamıyordum. Arabaya bindim. Kapıyı kapattım. Direksiyondaki çocuk bir süre telefonuyla uğraştı. Motor çalıştı ama araba hareket etmedi.
Elimde telefonu sıkıyordum. Bir an Berzan’ı aradım. Çaldı… çaldı… açmadı. Mesaj atmayı düşündüm. Parmağım ekranda kaldı. Sonra vazgeçtim. Ne yazacaktım ki?
Tam o sırada çocuğun telefonu çaldı. Kısık bir sesle konuştu; neredeyse fısıltı gibiydi. Tek duyduğum şey: “Tamamdır.”
Sonra arabayı sürdü. Bir süre sessiz gittik. Kalbim gittikçe hızlanıyordu.
“Biz nereye gidiyoruz?” dedim.
Cevap yok.
“Sana söylüyorum,” dedim daha sert.
Sonunda konuştu: “Berzan Ağamın yanına.”
Nefesim kesildi.
“Neredeymiş?” dedim.
“Gidince görürsünüz.”
İçimdeki tedirginlik büyüdü. Camdan dışarı baktım; sokaklar değişmişti. Biraz sonra araba büyük, ışıklı bir otelin önünde durdu.
“Burada,” dedi çocuk.
Kalbim daha da hızlandı.
“Nasıl bulacağım onu?” dedim.
“Girişte sorun.”
Arabadan indim. Çocuk bir kelime daha etmeden uzaklaştı. Otel kapısından içeri girdim. Mermer zemin, loş ışık, sessizlik… Her şey bana fazla resmî, fazla yabancı geldi. Resepsiyondaki kadın başını kaldırdı. Yanına yaklaştım. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Merhaba…” dedim. Nefesimi topladım. “Ben… Hevin Silvan…”
Kadın sözümü kesti.
“Hoş geldiniz Hevin Hanım.”
Şaşkınlıktan donup kaldım. Elime bir kart uzattı.
“Bu ne?” dedim.
“Odanızın anahtarı.”
“Nasıl yani?” dedim neredeyse fısıldayarak.
“Odanız hazır. Sizi bekliyorlar.”
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kapıya baktım; çocuk çoktan gitmişti. Kimle konuşmuştu? Kim haber vermişti? Asansöre bindim. Ayna karşısında kendime baktım; yüzüm solmuştu. 405 numarayı aradım koridorda yürürken. Telefonuma baktım mesaj vardı.
Açtım.
Bilinmeyen numara: “Seni gördüm.”
Bir an yerimde çakıldım. Hızla arkamı döndüm. Koridor boştu. Kalbim deli gibi atıyordu. Önüme dönüp daha hızlı yürüdüm. 405 numaralı odanın önüne geldim. Tam kapıya uzanacakken telefon yine titredi.
Yeni bir mesaj düştü: “Şimdi tam kapının önündesin.”
Nefesim kesildi. Elim havada kaldı. Kapının ahşabı soğuktu. Bu kapının arkasında sadece Berzan mı var… yoksa bambaşka biri mi?
“Beni nereden görüyorsun?” diye yazdım. “Neredesin?”
Mesajı gönderdim ve bekledim. Kalbim, sanki göğsümün içinde çarpıp duvarlara çarpıyordu. Ekran hemen titredi.
“Nerede olmamı istersin?”
Bir an donup kaldım. Parmaklarım havada asılı kaldı. Ne yazacağımı bilemedim. O benimle oyun mu oynuyor? Benimle dalga mı geçiyor?
Tam bir şey yazacakken yeni bir mesaj düştü: “Arkanda mı?”
Refleksle başımı çevirdim. Ve… gördüm. Koridorun köşesinde, tavana yakın küçük bir kamera. Kırmızı ışığı loş loş yanıyordu. Nefesim boğazımda kaldı. Kalbim kulaklarımda çarpmaya başladı. Gözlerim oraya kilitlendi, sonra tekrar telefona indi.
Mesaj devam ediyordu: “Yoksa önünde mi?”
Donup kaldım. Yani… içerde mi? Kapıya baktım. Kart hâlâ elimdeydi.
“Berzan burada değil mi?” diye yazdım.
Ama cevap gelmedi. Bir an öylece durdum. Koridorun sessizliği üzerime çöktü. Kameranın kırmızı ışığı hâlâ yanıyordu. Seçimi bana bırakıyor…
İçimde iki düşünce çarpışıyordu: Ya içeri girince onu görecektim… Ya da içeride Berzan vardı. Başka bir ihtimal yok gibiydi. Derin bir nefes aldım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Kartı kapıya tuttum. Kapı açıldı. İçerisi… bayağı karanlıktı. Kapıyı kapatmadan ilerledim. Işığı açtım.
Oda sıradan görünüyordu… ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Bakışım yatağa kaydı. Ve orada… birkaç fotoğraf gördüm. Yatağın üzerinde, üst üste değil… dağınık biçimde bırakılmış birkaç kare.
Yaklaştım. Bir tanesini elime aldım.
Okul çıkışı yürürken çekilmiş bir fotoğrafım… Bir diğerinde marketten çıkarken… bir başkasında kaldırımda yürürken. Kalbim hızlandı. Parmaklarımın ucu buz gibi oldu.
“Hayır…” diye fısıldadım.
Korkuyla geriye doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha. Kalbim çarpıyordu; kulaklarım uğulduyordu. Birden kendimi toparlayamadım. Geri geri yürüdüm… sonra döndüm ve koşarak odadan çıktım. Kapıyı sertçe kapattım. Asansöre atladım. Ellerim titriyordu. Nefesim kesik kesikti. Tam o sırada telefonum yine titredi. Mesaj geldi.
“Bu seni korkutacak bir şey değil.”
“Ben asla sana zarar vermem.”
“Ben istemesem, benden haberin bile olmazdı.”
“Bu takıntı değil.”
Ekrana bakakaldım. Asansör aşağı inerken kalbim hâlâ deli gibi çarpıyordu.
Asansör kapısı açılır açılmaz önümü bile görmeden koştum. Nefesim kesikti, kalbim göğsümü parçalıyordu. Koridorun parlak ışıkları gözümü yaktı; hiçbirine bakmadım. Sadece kaçmak istiyordum.
Tam kapıya doğru hamle yapmıştım ki birine çarptım. Omuzlarım geriye savruldu, dengemi kaybettim. Bir çift el kollarımdan sertçe tuttu.
“Bırak!” diye bağırdım, neredeyse nefesim bitmişti.
Başımı kaldırdım. Ve donup kaldım. Karşımda Berzan vardı. Kaşları çatılmıştı. Çenesi sıkılı, bakışları karanlık… öfkeyle sertleşmiş bir yüz. Otele, koridora, sonra tekrar bana baktı. Sanki her şeyi tek bakışta tartıyordu. Hiçbir şey söylemedi. Kollarımı tutan eli daha da sıkılaştı. Beni neredeyse sürükler gibi kapıya doğru çekti.
“Bırak!” dedim tekrar.
Sesim titriyordu.
“Yürü.” dedi kısa ve keskin bir tonla.
Daha fazla itiraz edemedim. Onun adımlarına ayak uydurmaya çalışarak yürüdüm. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu; odadaki fotoğraflar, mesajlar… hepsi kafamın içinde dönüyordu.
Dışarı çıktığımızda serin hava yüzüme çarptı. Berzan telefonunu çıkardı, birkaç kelime konuştu. Ben hâlâ nefesimi toparlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra siyah bir araba kapıya yanaştı. Kapı açıldı. Berzan beni bırakmadan arabaya doğru yürüttü. Bindik. Yol boyunca tek kelime etmedi.
Konağa geldiğimizde araba durdu. Kapı açıldı. Berzan yine kolumu kavradı. Bu kez daha sert değildi ama bırakmıyordu da. Beni kapıya kadar neredeyse sürükledi. Kapıda Emine Hanım vardı. Bizi görünce kaşları çatıldı.
“Oğlum, ne yapıyorsun?” dedi sertçe.
Berzan arkasına bile bakmadan: “Karışma anne.” dedi.
Emine Hanım hemen karşılık verdi: “Ben gönderdim onu.”
Berzan durdu, bir an annesine baktı.
“Seninle de konuşacağız.”
Sesindeki soğukluk içimi ürpertti. Sonra beni merdivenlere doğru çekti. Yukarı çıktık, odanın kapısını açtı. İçeri girdiğimiz an kolumu bıraktı ama bu bir rahatlama değildi. Beni içeri doğru hafifçe ama kesin bir hareketle itti. Kapıyı arkamızdan kapattı. Kilidin sesi odada yankılandı.
Kapı kilitlenir kilitlenmez odanın havası değişti. Berzan bir adım attı. Sonra bir adım daha. Doğrudan üzerime yürüyordu.
Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir şey vardı sertlikten öte, karanlık ama yanıcı bir şey… sanki yıllardır içinde tutulan bir fırtına, ilk kez yüzeye çıkıyordu.
“Bana dokunma,” dedim.
Sesim düşündüğümden daha ince çıktı. Berzan durmadı.
“Ben sana dokunmayacağım demedim,” dedi.
Sesi alçaktı… ama tehlikeli. Sakin değildi, bastırılmıştı. Bir adım daha attı.
“Ben sana sınırlarımı zorlama dedim.”
Geri geri yürümeye başladım.
“Dışarıda ne yaptığım seni ilgilendirmez dedim.”
Her kelimeyle biraz daha yaklaşıyordu. Odanın içi daraldı; sanki duvarlar bile nefesini tutmuştu. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
“Neden geldin?” dedi.
Sesinde öfke vardı… ama altında başka bir şey daha vardı.
“Annen söyledi,” dedim, geriye doğru giderken.
Yatağın kenarına çarptım.
“Sen de dinledin,” dedi.
Ve artık tam karşımdaydı. Aramızda bir nefeslik mesafe bile yoktu. O kadar yakındı ki, nefesi yüzüme çarpıyordu. Alkolün keskin kokusu, teninin sıcaklığıyla karışıyordu. Başımı kaldırdım. İlk kez gerçekten ona bakıyordum.
Siyah saçları, keskin çene hattı, yüzündeki sakallar… beyaz teniyle garip bir kontrast oluşturuyordu. Omuzları genişti, göğsü nefes alıp verirken belirgin bir ritimle inip kalkıyordu. Gözlerine baktım. Karanlık… ama derin. Sanki içinde fırtına kopuyordu. Titrer gibi oldum. Korkudan mı, yoksa başka bir şeyden mi… bilmiyordum.
“Ne yapabilirim?” dedim, sesim titreyerek.
O an bakışları yüzümden aşağı kaydı. Üzerimde gezindi. Yavaş… ağır… ama bir an bile boş bakış değildi. Nefesi değişti.
“Bir de süslenmişsin,” dedi.
Alay etmeye çalışıyordu… ama sesi çatladı. Bir şeyler boğazına takılmış gibiydi.
“Kadın mı oldun sen?” dedi.
Elini kaldırdı. Parmak uçları saçımın yüzüme düşen kısmına uzandı.
“Büyümüş mü oluyorsun bu şekilde giyinerek?” dedi fısıltıyla.
Saçımı geriye doğru itti. Eli tenime değer değmez, gözleri bir an kapandı. Adem elması belirgin biçimde hareket etti. Yutkundu.
“Beni etkilediğini mi sanıyorsun?” dedi.
Ama sesi… bunu söyleyen bir adamın sesi değildi. Sanki “beni etkiliyorsun” diye bağırıyordu. Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Ben de ona bakıyordum; ilk kez kaçmıyordum. Bakışlarım gözlerine kaydı. Bir şey onu sarstı. Bir an içimde açıklayamadığım bir dürtü doğdu.
“Dur,” dedim kısık bir sesle.
Elimi kaldırdım. Avucum, istemsizce göğsüne değdi. Sıcak… sert… ve hızlı atan kalbi avucumun altında hissediliyordu. O an Berzan taş gibi dondu. Bedenindeki bütün kaslar aynı anda gerildi. Nefesi bir anlığına kesildi. Gözleri büyüdü, sonra karardı.
Sanki bir saniye içinde kendini kaybetmiş… sonra zorla toplamış gibiydi. Ben ne yaptığımı bile anlamadım. Kalbim daha hızlı atmaya başladı.