Odaya girip kapıyı kapattığımda sırtımı kapıya yasladım. Yorucu bir gündü. Çok fazla şeyin değiştiği bir gündü. Çok fazla sorunun ve hiç cevabın olmadığı bir gündü ayrıca. Beni kim çağırmıştı? O kişi şimdi neredeydi ve beni arıyor muydu? Ondan kaçmam gerekiyor muydu? Ve neden ben? Ne kadar cevapsız sorular olsa da burada silik bir hayat yaşayıp, her şeyi bir kenara atıp sadece hayatıma odaklanmak istiyordum.
Gözlerim yerde duran kitaba ilişti. Onu hala açmak istemediğim için kaldırıp çekmecelerden birine yerleştirdim. Seninle daha sonra ilgileneceğim.
Üzerimi değiştirmeden kendimi minderin üzerine bırakmıştım. O eşyaları kullanmak istemiyordum. Bu elbiseyi bana verdiği için ona minnettardım. Yine de ona yük olmak istediğim bir şey değildi. Bir an önce kendi hayatımı kurmalıydım.
Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştığım sırada siyah delici bakışlar kalbime bir ok gibi saplandı. Öfkeyle gözlerimi tekrar açtım. Neden o zihnimi ele geçirmişti ki? Neden onun gibi birini düşünüyordum? Belki de ondan korktuğum için... Elimi havaya kaldırıp bileğime baktım, ondan korkmam için geçerli sebeplerim vardı doğrusu.
Kafamı sallayıp bakışlarını aklımdan çıkarmaya çalıştım. Onu düşünerek vakit kaybetmek istemiyordum ve çok uykum vardı. Gözlerimi tekrar kapattım. Lakin zihnimin bana oyunları yetmemiş olacak ki bu sefer de evden kaçtığım geceyi anımsadım. Evden kaçmadan önce yaşadığım olayı... Ve daha nicesi bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
Acaba şu an ne yapıyorlardı? Beni arıyorlardı büyük ihtimalle. Beni bulup beni nasıl cezalandıracakları hakkında derin bir konuşma yapıyor da olabilirlerdi. Ya da belki bu gezegene geldiğim an tüm anılarım silinmişti Clia'dan. Bir hiç olarak kazınmıştım kalplerine... Hoş, kalplerinde bir yerim olduğunu düşünmüyordum...
Saatlerin ardından kafamdaki düşüncelerim hala susmamıştı ama yorgunluk galip gelmişti ve az da olsa uyuyabilmiştim. Sabah pencereden odaya giren kalabalığın sesi beni uyandırmıştı. Sanki sokakta değil de hepsi yanımda konuşuyormuş gibi.
Duvardaki saate baktığımda saatin oldukça erken olduğunu fark ettim. Dün de güneş doğar doğmaz çıkmışlardı dışarı. Bugün de sabahın altısında müthiş bir gürültüye sebep oluyorlardı. Geldiğim yerde bu saatlerde kimse uyanık olmazdı. Sabah mesaisi ya da okullar sekizde başlıyordu. Çok önemli bir durum olmadığı sürece sabahın altısında kimse evinden çıkmazdı. Oflayarak yerimden kalktım. Madem burası böyle bir yerdi ben de buna ayak uyduracaktım.
Elimle asi kıvırcık saçlarımı düzeltirken aynaya baktım. Kahverengi gözlere sahiptim ve göz altlarım da uykusuzluktan şimdi gözlerim gibi kahverengi olmuştu. Kemersiz, küçük bir burnum vardı. Kırmızı dolgun dudaklarım ve keskin bir çene hattım vardı. Annem her zaman güzel olduğumu söylerdi. Ve güzel olmak zorunda olduğumu... Yüzümde bir tane sivilce çıksa kıyameti koparır ve onu gizlemek için her şeyi yapardı. Güzel, zeki, asil, herkes tarafından saygı duyulan biri olmamı istiyordu; hiç saygı göstermemişken üstelik.
Aynadaki yansımama bakmayı bırakıp odadan çıktım. Bugün tek başıma burada gezmek ve her şeyi bilmek istiyordum. Dean iyi biri ve ona güveniyor olsam da sürekli ondan yardım alamazdım. Kendi başımın çaresine bakma zamanım gelmişti.
"Günaydın."
Elindeki bezle kitaplıkların tozunu alan Dean beni gördüğünde her zamanki gibi gülümsedi. "Günaydın Flora. Nasılsın? İyi uyuyabildin mi?"
Kafamı salladım. "Evet çok iyi uyudum. Ya sen? Nerede yattın? Umarım senin odanı bana vermek zorunda kalmamışsındır." Bir kıza ait olduğunu bilsem de onun nerede uyuduğunu hatta uyuyup uyumadığını merak etmiştim.
"Hayır orası benim değil. Hem ben burada kalmıyorum. Sadece yalnız kalma diye başka bir odada yattım dün."
Onu evinden alıkoyduğumu duyunca üzülmüştüm. Burada kaldığım sürece o da burada kalacaktı ve ben bunu istemiyordum.
"Bir köle olarak nasıl ev alabilirim?"
"Bu biraz zaman alabilir. Burada her şey sayılıdır. Her evin tapusunun kimde olduğu bilinir. Evet o evler için para beklenmiyor fakat kim olduğunu soracaklardır. Clia'dan geliyorum diyemeyeceğine göre..." Haklıydı. Bir anda ortada belirmiştim. Kimse beni tanımıyordu. Bu kız kimdir, nereden geliyor diye soruların hedefi olacağım gayet belliydi. "Ama yine de sınır şehrimiz Gardenia'dan geldiğini söyleyebiliriz."
"Gardenia mı? Orası da böyle mi?"
Kafasını olumsuzca salladı. "Orası perilerin ülkesi. Periler ve köleler yaşar. Başka ırklar giremez. Fakat onların burada yaşamasına izin var."
"Ahh keşke burada değil de orada belirmiş olsaydım, belki daha kolay olurdu."
Güldüğünde ben de gülmüştüm. Komik değil de daha çok trajikti. "Hey hey, orada bir Dean bulamazdın ama."
Yanına doğru yaklaşıp gülümsedim. "Ya tabi ki. Senin gibi birini hiçbir gezegende bulamazdım."
Dudaklarını büzdüğünde bu duruma çok gülmüştüm. "Beni şımartıyorsun." ikimiz de daha çok gülmeye başladığımızda kütüphanenin demir kapısı gıcırdayarak açılmıştı. Kafamı çevirdiğimde birinin içeri girdiğini görmüştük ikimiz de. Ondan uzaklaşırken elindeki bezle kitaplığa döndü. "Sanırım artık iş zamanı."
"Ben biraz dışarıda olacağım. Geç olmadan dönerim, olur mu?"
Arkasını dönmeden cevap verdi. "Pekala ama dikkat et. Kuralları gayet iyi biliyorsun." Biliyorum. Bir günde bana gereken her şeyi anlatmıştı. "Sen yokken ben de ev işini halletmeye çalışacağım."
Onu başımla onayladım. "Görüşürüz Dean." Paltomu üstüme giyerken Dean'ı düşündüm. Onu ilk gördüğüm an geldi aklıma. Muhtemelen yirmi beş yaşlarındaydı. Belki de bu yüzden hayatı daha iyi biliyor ve ona göre davranıyordu. Bana da bu yüzden çok fazla yardım ediyordu. Tecrübeli ve sorumluluk sahibi iyi bir insandı Dean. Buraya geldiğim ilk an onu gördüğüm için çok şanslı olmalıydım.
Kütüphanenin demir kapısını açıp soğuk havayla buluştuğumda dünki gibi tepki vermemiştim. Soğuk hava gerçekten de kanıma işleyip beni kendine alıştıracaktı bir şekilde. Bu kaçınılmazdı.
Etrafımı inceleyerek giderken bir satıcı görmüştüm. Sarı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. İri gözleri yeşil yeşil bakıyor, küçük dudakları titriyor olsa da yüzü güleçti. Soğuktan kızaran yanaklarıyla beraber elinde tuttuğu tahta tepside boncuklardan yaptığı bileklik, kolye, küpe gibi takılar satıyordu. Satmaya çalışıyordu çünkü kimse oralı bile olmuyordu.
Yanına yaklaşıp selam verdim. "Merhaba."
Yumuşacık ses tonuyla konuşup bana doğru yaklaştı. Belki de beni cebinde parası olan bir müşteri sandığı içindi. "Merhaba... Kolyelere bakmak ister misin?"
Kafamı olumsuzca salladım. "Üzgünüm, param yok." Yüzündeki gülümseme bu bilgiyle silinmemişti. Samimiyetine inanıp biraz daha yaklaştım ona. "Sadece çok soğuk, üşümüyor musun?"
Sesindeki neşeyi hiç kaybetmiyor gibiydi. "Üşümez olur muyum? Çok üşüyorum. Fakat elden bir şey gelmez."
"Neden ki?"
Etrafı inceleyip biri dinliyor mu diye bakındı. Kimsenin duymayacağından emin olduktan sonra kafasını bana doğru iyice yaklaştırdı. "Lanetlendim. Baş periler beni soğukla lanetledi."
Lanetlenmiş olması bir hata yaptığı anlamına geliyordu ve istemsizce ondan uzaklaşmak istiyordum. Fakat bunu yapmadım. Merak duygum beni ele geçirmiş ve sebebini öğrenmek istemiştim. "Neden peki?"
Dişlerini göstererek gülmeye, kahkaha atmaya başladı. Deli olduğundan şüphe ediyordum ki bir anda gözleri doldu. "Bir periyi dolandırdım, hırsızlık yaptım."
"Öyle birine benzemiyorsun?" o kadar tatlı birine benziyordu ki hırsızlık yapacağına inanasım gelmiyordu. Hoş bu işler tatlılığa da bakmıyordu.
"Bunu bilmek istemezsin." Bilmek istemeyeceğim neyse onu öğrenmek için can atıyordum. Bu şehir ile ilgili kötü ve iyi olan her şeyi bilmeliydim ki beni nelerin beklediğini anlamalıydım.
"Bana güvenebilirsin."
Kafasını olumsuzca salladı. Dudakları yukarı doğru kıvrılırken gözlerinden artık yaşlar akmaya başladı. "Ya sen? Sen bana güvenebilir misin?"
Birine güvenmek için onu iyice tanımam lazımdı. Onunla sakince konuşmam lazımdı fakat şu an hiçbiri olmamıştı. Akıl sağlığından şüphe ettiğim birine güvenemiyordum. "Güveneceğim. Sana güveneceğim. Tamam mı?"
Elindeki tepsiyi bana doğru uzattı. Ne olduğunu anlamasam da tepsiye uzandım. Tepsiyi ellerime verdiğinde yaşlı gözlerini elinin tersiyle sildi. "Benimle gel."
Arkasını dönüp giderken onu takip ettim. Yanımızdan geçen özel varlıklar arasında o kadar tuhaf görünüyorduk ki hepsi bize bakıyordu. Hızla giderken birden koşmaya başladı. O kadar hızlı koşuyordu ki bir an ona yetişemeyeceğimi sandım. Nihayet durduğunda ben nefes nefese kalmıştım. O ise oldukça rahattı. "Orada işte."
Kim? Kafamı çevirip yeşil gözlerinin sabitlendiği yere baktım. Siyahlar içinde duvara yaslanmıştı. Kafasındaki şapka yine yüzünü görmeme engel olsa da onu tek seferde tanımıştım. Bu oydu. Bileğimi yakan ve beni kendi arkadaşının zorbalığından kurtaran gençti.
"Onun konumuzla ne alakası var?"
Gözleri nefretle bakarken ağlamaktan kızaran gözlerini daha yakından görmüştüm. Gözünü dahi kırpmadan ona bakarken gözlerindeki orman yanıyordu sanki... "Kardeşim..." yutkunup derin bir nefes aldı. Elleri titriyordu. "Hasta kardeşimi alıkoyuyor." Kafam karışmıştı. Hırsızlık yapmasıyla bunun ne alakası vardı ki? "Parayı çaldım çünkü bana onu iyileştirecek malzemeyi vereceğini söyledi. Gaddar canavar!"
"Vermedi mi?"
"Vermedi!" Sesi olduğundan yüksek çıkmıştı. "İlacı da vermedi. Kardeşimi de!"
Tekrar ona baktım. Hala aynı yerde yere odaklanmış, önündeki taşı ayağıyla eziyordu. Kötü biri olduğundan emindim. Ve işlerin sadece bununla sınırlı olmadığından da emindim.
"Kardeşimi istiyorum." Çaresizce tekrar ağlamaya başladığında dizlerinin üzerine çökmüştü. Onu nasıl teselli etmem gerektiğini bilmiyordum. Ama bu şekilde karşımda ağlamasına da izin vermek bana göre değildi. Bu durumda ben de olabilirdim ve yalnız olmak istemezdim. Empati kurdum ve yapmam gereken şeyi yaptım. Eğilip omzuna dokundum. "Sana yardım edeceğim. Kardeşini bulacağım." Kafasını kaldırıp gözlerini yüzüme dikti. "Söz veriyorum, onu sana getireceğim."
"Nasıl?"
Bilmiyordum. Hiçbir zaman bir savaşa dahil olmamıştım. Fakat birazdan o savaşı kendim başlatacaktım. Gücüm olmayabilirdi, bu şehri tam anlamıyla bilmiyor da olabilirdim. Fakat zor durumda olan birini arkamda bırakacak değildim. İnsanlara eziyet edip bu durumla eğlenen insanlara bu hayatı cehennem edecektim.
Ayağa kalkıp elimdeki tepsiye baktım. "Bunu ödünç alacağım." Elimdeki takı tepsisini sıkıca tuttum. Bugün ellerim titremiyor ya da korkudan kalbim delicesine çarpmıyordu. Sadece iliğimle, kemiğimle nefret ediyordum. Her gezegenin kaderi aynı olan acımasızlığından nefret ediyordum. Evrenin herhangi bir yerinde insanların hor görülmeden sadece barış içinde yaşayıp, sevilip saygı duyuldukları bir yer yok muydu? Anlaşılan yoktu. O halde ben bunu sağlayacaktım. En azından etrafımdaki insanlar saygı duyularak mutlu bir şekilde yaşayacaktı.
Tam karşısına geçip boğazımı temizledim. Sesimle kafasını kaldırdı. Korkutucu siyah bakışları tüm vücudumu delip geçerken derin bir nefes aldım. "Bilekliklere bakmak ister misin?"
Gözleri onaylamaz bir şekilde bakarken biraz daha yaklaştım. Tepsiyi hemen yanına ayaklarının dibine bırakırken içindeki siyah hametith taşından yapılan bilekliği aldım. "Bu sana yakışır." bilekliği ona doğru uzattım. Hametith taşları avcumda parlıyorlardı. "Çekinme, al."
Konuşmuyordu. Gözleriyle anlaşmanın bir yolunu bulmuş gibi sadece bakıyordu. "Hametith taşı. Bu taşın anlamını biliyor musun?" Ona yaklaşıp bilekliği ona dokunmadan bileğinden geçirdim. Hala hareketsiz oluşuna hayret etmiştim. Kafamı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Aramızdaki yakınlık gözlerini daha iyi görmeme sebep oluyordu. O siyah hareler tehlike ve ateş saçıyordu. "Cehennemi simgeler." Gözlerim tekrar bilekliğe kaydı. "Derler ki; eğer biri size hametith taşlarını hediye ederse, o kişi sonsuz cehennem ateşine merhaba demek zorundadır." Gözleri yanarken dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Onun gibi gülümsedim. "Cehennemde yan, pislik."
Arkamı dönüp bir kaç adım atmıştım ki bileğimi yakaladı. Ona dönerken yüzünde hala aynı gülümseme vardı. Psikopat.
Elinde tuttuğu kırmızı hametith taşlarından oluşan bilekliği görüş alanımda salladı. "Sevgili Flora..." Boşta olan kolumla onu itmeye çalıştım. "Bırak!"
Kırmızı hametith bilekliği zorla tuttuğu bileğime bağladı. Elleri düğümün üstünde gezindi. "Sanırım aynı cehennemde beraber yanacağız." Bileğimi sertçe bırakıp arkasını dönüp yürümeye başladı. Sinirle bileğimdeki bilekliği çıkarmaya çalıştım. Çıkmıyordu. Nasıl çıkmazdı? Kahretsin. Adi herif büyü yapmıştı. "Hemen dön ve bunu çıkar."
Bilekliği taktığım sol elini havaya kaldırdı. "Görüşürüz kelebek."
"Bana kelebek deme!" arkasından bağırmam fayda etmemişti. Ne de olsa beni dinlemiyordu. Öfkeyle soludum. Pis adam. Canavar. Adi büyücü. Kara bakışlı ölüm meleği.
Bileğimdeki bilekliği çıkarmayı denemeyi bırakıp derin bir nefes vermiştim. Tam o esnada sarı saçlı kız da yanıma gelmişti. "Ne oldu, ne dedi sana?"
"Bir şey demedi. Henüz bir şey soramadım ama merak etme. Onu takip edeceğim." Yere bıraktığım tepsiye yaklaştım. Eğilip onu aldıktan sonra kıza uzattım. "Üzgünüm, iki bilekliğin boşa gitti. Ama en yakın zamanda sana parasını ödeyeceğim."
"Sorun değil. Bunlar önemsiz."
Kafamı salladım. Yürümeye başladığımızda adını sormak aklıma gelmişti. "Adın ne?"
"Helen. Senin?"
"Flora. Memnun oldum Helen."
"Bende." Artık neşeli halinden eser yoktu, kardeşini hatırlamak onu üzmüş olmalıydı. Neden ben de onun kadar üzgün hissediyordum peki?
"Merak etme, kardeşini geri getireceğiz."
"Sana güveniyorum." Bu güven içimi ısıtırken gülümsemiştim. Bana kimse güvenmezdi ki.. Bana ailem bile güvenmezken şimdi birinin bana güvendiğini duymak beni mutlu etmişti. "Nerede kalıyorsun?"
"Buraya yeni geldim. Kalacak bir yerim yok." Kütüphaneden bahsetmek istememiştim.
"Benimle kalabilirsin. Zaten iki kişilik bir evimiz vardı. Kardeşimle beraber yaşıyorduk. O gelene kadar benimle kal." Aslında bu kulağa iyi geliyordu. Dean'ı daha fazla rahatsız etmek istemiyordum. Öte yandan Helen ile kalırsam ona yardımcı da olabilirdim.
"Sorun olmaz mı?"
Kafasını 'hayır' anlamında salladı. "Sorun değil. Soran olursa kuzenim olduğunu söylerim. Nereden geliyorsun?"
Sabah Dean'ın söylediklerini hatırladım. "Gardenia. Gardenia'dan geliyorum."
"Ohh, orasını hep merak etmişimdir. Bahar mevsiminde çeşit çeşit çiçekler açarmış. Doğru mu bu?"
Burada çiçeklerin yetişmesi için bir ortam olmadığını hatırlayınca neden şaşırdığını anladım. "Ah, evet. Renk renk çiçeklere sahip." Umarım öyledir.
"Kardeşimi alıp oraya gideceğim. Buradan kurtulacağım." Benim kurtulma ümidiyle yaşadığım yerden kurtulmak istiyordu. Belki de onun gibi ben de gitmeliydim buradan. Zaman her şeyi gösterip yaşatacaktı.
Helen ile evlerin olduğu alana geldik. İlk sırada baştan üçüncü eve doğru yürümeye başladı. Kapısını açarken onu izliyordum. Onda şüpheli bir şeyler arayıp kendimi güvene almak istesem de o normal biriydi. Ondan korkulacak bir yönü yoktu.
"Gel hadi." Arkasından onunla beraber içeriye girdim. Girişte dar bir hol vardı. Holün sonu iki girişe ayrılıyordu. Biri sağda bir kapıydı ve kapı kapalıydı. Muhtemelen yatak odasıydı diye düşündüm. Sol tarafta ise küçük bir salon ve salonla bitişik mutfak vardı. Koltuklar sarıydı ve iki taneydi. Yerde eski bir halı vardı. Pencere odayı havalandırmaya yetmeyecek kadar küçüktü. Her şey bundan ibaretti. Başka hiçbir şey yoktu. Yine de güzel bir ortamdı. İnsanın her şeyden sonra 'evim, evim güzel evim' diyeceği cinsten bir evdi.
"Çok güzelmiş evin."
"Teşekkür ederim. Otursana." Kafamı sallayıp koltuğa oturdum. Elimi tedirgince dizlerime yerleştirdim. "Rahat ol, senin için içecek bir şeyler getireceğim."
"Ah hayır gerek yok. Gitmem gerekiyor zaten. Haber vermem gereken biri var."
Kollarını bağlayıp gülümsedi. "Pekala. Haber ver. İstediğin zaman buraya gelebilirsin. Sana kardeşimin anahtarlarını getireceğim."
Kardeşim kelimesini ne zaman söylese sesi titriyordu. Acaba ona ne olmuştu?
Uzattığı anahtarı elinden alıp ayağa kalktım. Beni geçirdikten sonra kütüphaneye kadar hiç duraksamadan gelmiştim. Dean yine kitaplıkların arasında kendini kaybetmiş gibi temizlik yapıyordu. Kitapları tek tek siliyor, onlara çocuklarıymış gibi davranıyordu. "Kolay gelsin Dean."
Beni görünce elindeki kitabı yerleştirip kocaman gülümsedi. "Hoşgeldin Flora. Gezebildin mi güzelce?"
Kafamı sallarken memnuniyetle gülümsedim. "Gezdim. Burayı daha iyi tanımaya çalışıyorum. Hatta yeni biriyle bile tanıştım."
Gülümsemesi silinmiş, yüzü endişeli bir hal almıştı. "Kim? Burada kimseye güvenmemelisin."
Endişesini anladığım için ona güven veren bir şekilde gülümsedim. "Merak etme. O iyi biri. Ona güveniyorum."
"Çok çabuk güveniyorsun." Haklıydı. Birilerine güvenme ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Güvenimin kırılma ihtimali olsa bile tüm duyguları yaşamak istiyordum. Daha çok arkadaşım olabilirdi, onlara güvenmek istiyordum.
"Dean, gerçekten merak etme. O iyi biri. O da bir köle. Adı Helen."
İsmini söyleyince yüzündeki endişeli ifade daha çok büyüdü. "Helen mi? Ondan uzak durmalısın!"
Neden böyle bir tepki verdiğini anlamıştım. Belki de onun dolandırıcılık ve hırsızlık yaptığını o da duymuştu. Fakat onların aksine ben bunu neden yaptığını biliyordum. "Dean... Endişelenme. Onun neden hırsızlık yaptığını biliyorum. Kardeşi için yapmış her şeyi."
"Kardeşi mi?" korku dolu ifadesi azalırken gülümsedim.
"Evet. Ama daha fazlasını anlatamam. Bu Helen'in özeli."
Kafasını salladı. "Pekala. Sana karışmayacağım. Sana karışma hakkım yok."
Yavaşça yanına yaklaşıp elimle koluna dokundum. "Yapma Dean, söylediklerini önemsiyorum. Sana hak da veriyorum. Fakat ona gerçekten güveniyorum."
Gözlerini kapatıp derince bir nefes verdi. "Pekala. Senin arkandayım."
"Ve artık onunla kalacağım. Onun evinde." hızlıca söyleyip bir an önce bu durumdan da kurtulmak istiyordum. Kendimi şimdiden azara hazırlamıştım. İlk günden, yeni tanıştığım birinin evinde kalmama izin vermeyeceğinden emindim.
Fakat o sadece bakmıştı. Omuzları düşmüş, kolları boşlukta sallanıyordu. Saçları dağılmış, dalgalı tutamları alnına düşmüştü. Gözleri bomboş fakat bir o kadar da anlamlı bakıyordu. Derin bir nefes bıraktı. "Tamam. İstediğini yap. Seninle olacağım her kararında."
Gülümsedim. Onun da her zaman gamzelerini gösterdiği gülümsemesini görmek istedim. "O halde neden bana gülüşünü bahşetmiyorsun?"
Söylediğim şeyle yavaşça yukarı doğru kıvrıldı dudakları. Gamzesi belirirken daha çok gülümsedim. "Ha şöyle. Her zaman gül Dean."
Son kez kalmak için bana verdiği odaya girdim. Kitabımı çekmeceden çıkardım. Sen de benimle geleceksin. Sen benim kaderimsin. Kaderimi değiştiren şeysin. Ve benim burada ne yapacağımı söyleyecek şey sensin.
Sana sahip çıkacağım "Kelebeğin Rüyası".
~ ~ ~ ~ ~