Bunlar benim hiç bilmediğim şeylerdi. Bu kadar hassas dostlarım olduğu için şükretmeliydim. İmamın bu söyledikleri beni yer yer duygulanıyordu.
‘’kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’’ Diye devam etti. ‘’Yani kardeşim Allah için geçirdiğimiz zaman içerisinde sen ve Mustafa benim burada ki ailem oldunuz. Beni yanlış anlama ama babanın yokluğuna ağladığın kadar namazsız, tefekkürsüz geçirdiğin günlerine ağladın mı ? ‘’ sorusu bile konuşmasını bitirmişti. Demin konuştuğumuz konu beni öylesine cezp etmişti ki önümde duran kahvemi bile unutmuştum. Bir süre sessizce oturmaya devam ederken kahve fincanını avuçladım, soğumuştu. Bir yudum aldım. Şimdi fincanın içerisinde duran kahveye bakıyordum. Ensar’ın bana söylediklerinden ilham alarak ‘’işte’’ dedim. ‘’işte insanın kalbide bu kahve gibidir. Kahve ocaktan, Kalp’te Allah’tan uzaklaşmaya başladığı andan itibaren soğumaya başlarmış. Yerimden kalkıp Ensarla kucaklaştım.
-kardeşim, Rabbim sana her iki cihanda da güzellikler bahşetsin. Bana hakikat perdesini aralattırdın. Bu kahvenin değil kırk yıl bir ömür hatırı olacak inşAllah.
O gece uyumadan önce günün muhasebesini yaparken Ensarın söylediklerini tekrar tekrar düşündüm. Noksansız haklıydı. Allah bize sonsuz sevme kabiliyeti vermişken biz bunu fani şeylerle heba ediyorduk. Bir damla gözyaşına dünyaları feda edebileceğimiz annemizde faniydi babamızda…
Sabah odamdan çıkarken, kapıma bir not yapıştırılmıştı. ‘’uyuduğun için rahatsız etmek istemedim. Okul çıkışınca müsait olursan beni ara seninle bir yere gideceğiz. Mustafa’’ okulda geçireceğim altı dersin henüz yarısını tamamlamamışken, aklımda dersen ziyade dün gittiğimiz H.B. Velinin o manevi ortamı ve Ensarın yaptığı konuşma vardı. Nihayet altıncı dersi de tamamlamıştık. Hemen Mustafa’yı arayarak müsait olduğumu görüşebileceğimizi söyledim. Birden bir el omzuma dokundu. Hemen arkaya dönüp elin sahibine baktığımda karşımda Mustafa’yı gördüm. Tebessüm eden yüzüyle bana bakıyordu. Şaşırmıştım oysa telefonu kapatalı bir dakika bile olmamışken Mustafa nasıl buraya gelebilmişti. Şaşkınlığım yüzümden okunmuş olmalı ki ‘’ okuldan sonra müsait olup bana olumlu dönüş yapacağını tahmin ettiğim için yarım saat öncesinden seni burada beklemeye koyuldum’’ dedi. Kızılay’dan dolmuşa binip hamam önüne gittik. Dolmuştan indikten sonra, Mustafa ‘’takıl peşime’’ deyip hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Belli ki götürmek istediği yer ya da göstermek istediği şey için sabırsızlanıyordu. Yaklaşık beş dakika yürüdükten sonra yolumuz parke taşlarıyla döşenmiş dar sokaklı ahşap evlerden oluşan sokaklardan birine çıktı. Bu evlerin alt katlarını hediyelik eşyalar satan dükkanlar, dondurmacılar, çay ocakları, kitap evleri gibi dükkanlar oluşturuyordu. Meraklı gözlerle etrafı seyre koyuldum. Ankara’da böyle bir yer daha önce hiç görmemiştim. Muhteşem güzellikte denilebilecek sayısızca kırmızı gülleri olan iki katlı bir eve varmıştık. Mustafa burası ‘’Mehmet Akif ERSOY’UN evi’’ dedi. Şimdi bende heyecanlanmaya başlamıştım. Yıllardır adını duyup hayatını okuduğumuz, milli marşımızın yazarı olan M. Akif’in evindeydim. Mustafa’yı arkamda bırakarak içeri girdim. Yoksulluğuna rağmen İstiklal marşımızı yazması karşılığında verilen parayı kabul etmemiş hakiki vatan evladı M. Akif’in yatağı hemen karşımda ki oda da duruyordu. Eşyaları, yatağı, yorganı ona dair her ne kadar eşyası varsa özenle yerleştirilmişti. Ben odayı meraklı gözlerle incelerken Mustafa arkamda belirdi. M. Akif’in yoksulluğuna rağmen verilen parayı kabul etmeyip hakiki bir vatan evladı nasıl olur.’’ sorusuna en büyük örnek olurken yaşadığı dönemde vatanından ayrılmaya mecbur bırakılmıştı. M. Ertuğrul DÜZDAĞ’IN araştırmalarına göre bugün net bir şekilde gösteriyor ki M. Akif’in kurtuluşuna gayret ettiği vatanın polisleri tarafından taciz edilecek denli takip edilmesi başta olmak üzere işsiz bırakılıp meclisten uzaklaştırılması, bir emeklilik maaşının bile çok görülmesi yani özetle yaşam hakkının çok ciddi kısıtlanması
dolayısıyla Mısır’a gitmişti. Her ne kadar ardından ‘’Türkiye de kalıp direnebilirdi’’ diye eleştiriler yapılsa da, yine M. Ertuğrul DÜZDAĞ’IN dediği gibi kalması durumunda ilk önce istiklal marşı ve safahat gibi eserlerine zarar verileceği ihtimaliyle dönemin şartları açısından M. Akif’in gitmesinin daha doğru bir karar olduğunu görüyoruz. O giderek bir kaçış değil, belki yine vatanını düşünüp kargaşa çıkmasın diye gitmişti ve maalesef biz hala onun kıymetini anlayabilmiş değiliz. Bu evde M. Akif’in hayali canlandı gözümde. Yatağına uzanışı yorganı üzerine örtüşü, çalışma masasına oturup kâğıda bir şeyler yazması gibi… Şimdi de Ulucanlar Ceza Evindeydik. Mustafa bir rehber havasında anlatmaya başladı.
‘’Bu ceza evinin yapılış tarihi, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar dayanır. 1925 yılında şehir planlamacısı Alman Carl Christoph Lörcher’in önerisiyle Ulucanlar ceza evi içişleri bakanlığınca Umumi Hapishane olarak inşa edildi. Alman Carl burayı ceza evi için önerirken etraftaki arazileri göz önüne almış, mahkumları faydalı bir çalışmaya sevk ederek ıslahını ummuştu ama işler hiçte umulduğu gibi gitmedi. Umumi hapishane olarak inşa edilen Ulucanlar ne yazık ki tarihin en karanlık sayfalarına tanıklık etti.’’ Ellerimi karnımda birleştirmiş Mustafa’nın ağzından çıkan her kelimeyi pür dikkat dinliyordum. Bizim gibi buraya gezmek için gelen insanlardan bazıları da yanımda dikilmiş benim gibi Mustafa’yı dinlemeye koyulmuştu. Bir iki derken sayımız yirmilere otuzlara çıkmıştı. Şimdi Mustafa sesi daha iyi duyulabilsin diye yüksek sesle anlatıyor anlatımına jest ve mimiklerini de ekleyerek tam bir rehber izlenimi veriyordu. ‘’Adı değişti ama yaşananlar değişmedi. İlk adı Cebeci Tevfik hanesi olan hapishane inşasından bir yıl sonra infazların gerçekleştirildiği bir mekan haline gelmişti. 1925’ten 2006 yılına kadar tam 81 yıl boyunca insanların, içinde hapsedilip, infaz edildiği ana-babaların evlatlarından, kapısı önünde günlerce haber almak için günlerce beklediği soğuk ve karanlık bir hapishane oldu. Açık kaldığı 81 yıl boyunca 18 infaz gerçekleştirildi.’’ Mustafa’nın ağzında çıkanları hem dinliyor hem de hayal ederek daha iyi benimseyip anlamaya çalışıyordum. Şimdi sözlerini bitiren Mustafa’ya ben dahil herkes teşekkürlerimizi sunduk. Şimdi önde Mustafa arkada ben ve bizi dinleyenlerden on onbeş kadar kişi içeri girdik.