Sabahın ilk ışıkları, evin içindeki buz gibi havayı eritememişti. Feride, mutfak tezgahında sessizce kahvesini yudumlarken, Gül salona süzüldü. Karnını abartılı bir şekilde öne çıkararak, kanepeye sanki tahtına oturur gibi yerleşti. Gözleri, mutfaktaki Feride’nin sırtında gezinirken, ince bir sırıtış takındı. “Çelikciğim,” diye seslendi, sesi yapay bir şekerden yapılmış gibi tatlı ve yapışkandı. “Oğlumuz az kaldı. Doktor çok iyi dedi. ‘Sağlıklı, gürbüz bir oğlan olacak’ dedi. Tam babasına benzeyecek, değil mi?” Çelik, gazetesi arkasında duraksadı. “Öyle mi dedi?” diye mırıldandı, sesi ifadesiz. Feride, kahve fincanını masaya hafifçe, ama bir o kadar anlamlı bir tık sesi çıkararak koydu. Mutfaktan çıkıp salona doğru yürüdü. Gül’ün tam karşısındaki koltuğa, daha önce hiç oturmadığı, Çelik

