Üç gün geçmişti. Üç kısa, karmaşık, her anı bir öncekinden daha yoğun duygularla yüklü gün. Hayatımın ritmi çocuklardan sürekli duyduğum “baba” kelimesinin yankısı ve Andaç’ın yeniden sahneye çıkışıyla tamamen değişmişti. Sanki düzenli bir nehir yatağından koparılıp belirsiz bir denize savrulmuştum. Kendimi Beylerbeyi’ndeki restorasyon projesine vererek avutmaya çalışıyordum. İronik olan projenin zemin katının ona ait olmasıydı. Orayı bir ‘sağlıklı bara’ dönüştürecekmiş. Aynı projede aynı havayı solumak zorunda kalmak kaderin kötücül bir şakası gibiydi. Yazlıktan döndüğümüzden yani üç gündür yüz yüze görüşmemiştik; ama telefonla sürekli irtibat halindeydik. Daha doğrusu Andaç sürekli benimle irtibattaydı. Bahanesi her zaman çocuklardı. Her akşam düzenli ve ısrarlı bir şekilde görüntülü a

