İlk Bölümmüş gibi :)

2339 Words
Kendimi sıfırlamaya karar verdim. Tüm duygularımı ve düşüncelerimi en başa almak istiyorum. Kalbimi ve beynimi tüm gereksiz tilkilerden boşaltıyorum. Dupduru, el değmemiş gözlerle bakıyorum şimdi Yağız'a. Hiç tanımadığım bir adamı inceler gibi inceliyorum davranışlarını. Düşünüyorum. Son zamanlarda o kadar çok düşünecek vaktim var ki... Düşünmekten beynim yanacak diye korkuyorum. Düşünmenin bana hiçbir faydası olmadığını bilsem de vazgeçmiyorum bu kararımdan. Töreden hala nefret ediyorum. Ama bir şeyi gözden kaçırdığımı fark ettim. Yağız başıma gelenlerin müsebbibi değil aslında o da benim gibi törenin seçilmişlerinden. Ama yine de ona kızgınım. Çünkü benim kadar dirense, bana destek olsa, bu kadar çabuk kabullenmeseydi belki de başımızda bu bela kalmayacaktı. Gerçi büyüdükçe o da anlamıştı ve vazgeçmişti bu evlilikten. Sonra ne oldu? Dangalak abim gitti manyak bir abisi olan kızı kaçırdı. Töre yine döndü dolaştı beni buldu! İnsan kaderinden kaçamıyormuş gerçekten. Biz kaçamadık. Ne Yağız benden kurtulabildi ne ben ondan. Bunun bir sebebi olmalı. Bu sabahların bir anlamı olmalı. Değil mi? " Kaç gündür neden bu kadar sessizsin? Yemeklerime siyanür mü katıyorsun? Yavaş yavaş ölmemi mi bekliyorsun?" Yağız'ın kahvaltı masasındaki sessizliği bozan cümlesi ile biran yüzüne bakıp kaldım. Gülümsüyordu. Güldüğü zaman yüzü aydınlanıyor gök mavisi gözleri ışıldıyordu. " Neden? Sen ölünce elime ne geçecek ki?" Yağız'ın neşesine inat benim suratım asık kaşlarım çatıktı. Onu öldürmek istediğimi ima etmesi hoşuma gitmemişti. Ama işin aslı şu ki; onu gerçekten öldürmeyi dilediğim zamanlar olmuyor değildi. Yağız'ın da suratı asıldı ve ifadesi ciddileşti. " İyi misin?" diye sordu. İyi miyim? İyi miyim?! Ben bunu kendime sorduğumda bile cevabını bulamıyordum ki... Dudaklarımı büzdüm. " Bilmiyorum. Biraz sıkıldım sanırım." Diye mırıldandım. Neden birden bu soruyu sorduğunu anlamadım. Aslında hep tersliyordum Yağız'ı ama şaka yaptığını neşesinden anlamamı beklemişti sanırım. Biraz da son günlerdeki suskunluğumdan mı ürkmüştü acaba? Sıkılmama anlam verememiş gibi suratıma baktı sessizce. Sanki rahatlık batıyormuş da durduk yere sıkılma nöbetleri geçiriyormuşum gibi. " Pamuk eğlendirmiyor mu artık seni?" Evdeki tek eğlencem Pamuk'tu zaten. Onunla ilgilenmek, oynamak, uyurken onu izlemek monoton hayatıma neşe katmıştı. Ayrıca fıkıh ve siyer-i Nebi ders kitaplarımı da elimden bırakmıyordum. Ve neredeyse bir hatim bitirmek üzereydim. Günüm hiç de sandığım kadar boş geçmiyordu. Birkaç kere ablam gelmişti ve Yağız'ın annesi ile kız kardeşleri de sağ olsun arada uğruyorlardı. Yine de tarif edemediğim bir sıkıntı vardı kalbimde. Tam da boş olduğunu sandığım yerlerde bir sızı, bir kıpırdanma beni rahatsız ediyordu. ' Böğrüme öküz oturmuş gibi hissediyorum doktor bey' diyen amca gibi hissediyordum kendimi. Omuzlarımı silktim. " Onun arkadaşlığını seviyorum. Evdeki sesini ve varlığını da seviyorum. Ama bu sıkılmama engel olmuyor." " Ne yapmak istiyorsun?" Ne yapmak... İstiyorum... Ben... Ben ne yapmak istiyorum? " Bir yerlere gitsek ya" dedim halime hiç yakışmayacak neşeli bir şekilde. Biraz da hevesli çıkmış olabilirdi sesim. Kaşlarını kaldırıp yüzüme sorgularcasına baktı. Omuzlarımı düşürüp devam ettim. " Benim tek başıma gezmeme izin vermiyorsun. Beraber gidebiliriz belki dedim. Hem evli ve mutlu çift rolümüze de uyar. Biraz hava alırım ben de." Gezdir beni. Tak tasmamı boynuma. Az yeşillik göreyim ağaç diplerine hacetimi gidereyim. Bunaldım! Nefes almak istiyorum. Ayrıca o süpersonik arabayla da gezmek fena olmaz hani. Elini yüzüne kapadı ve gözlerini ovuştururken burnundan soludu. Bu kadar da zor bir şey istediğimi düşünmemiştim açıkçası. Başını dikleştirip bana yan bir bakışla bakarken elleri de saçlarının arasına dalmıştı, belki istemsizce. Saçları... Koyu sarı, hafif uzun, uçları dalgalı ve özenle taranmış. Rahat görümüne uygun bir dağınıklıkla salınıyordu. Yakışıklıydı. Ama bundan habersizmiş gibi bir hali de vardı. Rahattı. Tavırları, hareketleri her zaman kendine özgüydü. Beşik kertmemi tanımaya yeni başlıyordum sanki. Sıkıntı ile nefesini verdikten sonra " Öğlene kadar iş yerinde birkaç işim var. Onları halledip eve geçerim. Sen de hazırlanırsın." " Şey... Benimle gezmek istemiyorsan sorun değil, seni zorlamak istemiyorum." Ne zaman yüzsüzlük edip ona doğru bir adım atmak için yeltensem yüzünde yakaladığım küçük bir mimikle tekrar gururumu kuşanıyordum üzerime. Çünkü bana yakışan en güzel elbisem gururumdu. Çünkü benim başka da elbisem yoktu heybemde. Bana yeni elbiseler alsın istiyordum. Yüzümü güldürsün, başımı okşasın istiyordum. Şımarayım, yüzsüzleşeyim istiyordum. Sonra birden kendimi aptal gibi hissettiriyordu beni böyle işte. " Kediyi yanında getirmeyeceksin değil mi?" diye sordu. Sanki bir cümle önce kıvranan ben değilmişim ve kurduğum cümlelerin hiçbir önemi yokmuş gibi davranıyordu. Tamam, beşik kertmem diye gıcık olduğum Yağız değildi evlendiğim adam o Yağız benim kafamda çizdiğim bir hayaldi belki ama bu Yağız'ın da ondan eksik kalır yanı yoktu. En azından odunluk kısmında birebir aynı oldukları kesindi. " Onun bir adı var. Adı Pamuk" dedim kötücül bakışlarla Yağız'ı süzerken. Kaşlarını kaldırıp alayla yüzüme baktı. " Bana gelince Sari çiyan, kediye gelince onun bir adı var." Sesini değiştirmiş ve benim taklidimi yapmıştı. Tabi ki abartarak! Kaşlarım istemsizce havalandı, gözlerim irileşti. Şaşkınca yüzüne baktım. Ben ona bu şekilde hitap ettiğimi hatırlamıyordum açıkçası. En azından yüzüne karşı dememiştim son zamanlarda. Saatine bakıp " Bir iki saate işim biter. Sen de hazır ol o zamana kadar." Dedi ve bir hışımla masadan kalktı. Afallamıştım. Öylece kaldım durduğum yerde. Hatta dışarı çıkma fikrimden de pişman olmuştum. Bu adamla aynı evde bile duramıyorduk dışarıda ne yapacaktık Allah aşkına? Bana rahat battı gerçekten. Şurada, evde tek başıma ne güzel kafamı dinliyordum. Neden kocamı tanımak gibi saçma bir hayale kapıldım bilmiyorum ki! Sarı çiyan işte, çok da yakışıyor sana bu isim! Ben hırsla kahvaltımı yapmaya devam ederken bir süre sonra dış kapının yavaşça kapandığını duydum. Gitmişti sarı çiyan. Sarı uyuz! Sidik kafalı! Mutfağı söylenerek topladım ve işimi bitirince içeri geçip kanepede sere serpe uyuyan Pamuk'u mıncıkladım. Hiç oralı olmadı hanımefendi. Gözünü aralayıp bana baktı ve tekrar uyumaya devam etti. Miskin! Üst kata çıkıp kitaplarımı açtım fakat bir türlü aklımı veremiyordum okuduklarıma. Nerden çıkmıştı da şimdi ona sarı çiyan dememe laf etmişti bu adam? Peki neden dışarı çıkmayı istemeye istemeye yeni gelin gibi kabul etmişti? Hayır, ben neden ona müdana etmiştim? Lafının altında kalmam bir yana bir de kendimi zorla dışarı çıkarttırmıştım. Keşke önce tek başıma çıkmayı önerseydim kabul etmezse ikinci yola başvursaydım. Ne diye hemen beni gezdir dolaştır dedim ki? Çok mu hevesli görünmüştüm acaba? Belki de tam bir şapşal gibi görünmüştüm gözüne. Saate baktım ikindi vakti yaklaşıyordu. Yağız'ın evden çıkmasının üzerinden birkaç saatten fazla bile zaman geçmişti. Bu süre zarfında kendi kendimi yemekten başka bir iş yapmamıştım. İsteksiz adımlarla kıyafet dolabımın önüne geçip üzerime bol bir elbise geçirdim. Başıma bonemi ağır hareketlerle geçirirken hala ne diye dışarı çıkmak istedim ki diye söylenmeye devam ediyordum. Dışarıdan gelen araba sesini duyduğumda kalbim tüm düşüncelerime ihanet eden isyankâr bir organ olduğunu kanıtlarcasına hızla atmaya başlamıştı. Ellerim titriyordu. Elimdeki iğneyi sabit tutup da başörtüme geçiremiyordum. Neden böyle olduğumu anlamıyordum. Bu neyin heyecanıydı böyle? Kendimi fazla mı kaptırmıştım hayallerime? Aynadaki görüntümden pek hoşnut değildim. Daha güzel hatta çok daha güzel görünmek istiyordum. Dikkat çekici belki biraz alımlı... Gözlerime siyah sürme çekip yanaklarıma hafifçe allık sürdüm. Daha güzel oldum mu bilmiyordum ama yüzüme bir renk gelmişti. Dudaklarıma bakıp 'yok artık, o kadar da değil!' diye söylendim kendi kendime. Sanki müşteriye giden konsomatris gibi hissettim bir an kendimi. Bir sarı peruğum eksikti. Onun yerine feracemin üstüne renkli göz alıcı bir başörtü takmıştım. Aşağı indim. Yağız salonda ayakta durmuş merdivenlere bakıyordu. Bir erkeği bekletmek güzel duyguydu açıkçası. Gözlerindeki öfkeyi görene kadar tabi. Sonrası pişmanlık... " Umarım hazırsındır." Yağız gergin ve sinirli görünüyordu. Beni beklediği için miydi bu öfkesi yoksa dışarıya çıkacağımız için miydi? Onu kestiremiyordum. " Hazırım kaptan." Yüzüme şaşkınca baktı. " Hadi çıkalım" diye devam ettim merdivenleri inerken. " Önce o yüzündekileri yıka." Dedi. Ciddi ve buyurgandı. Şaşırma sırası bana geçmişti anlaşılan. Ağzımı açmış yüzüne baktım. " Ama... Şey... Ben..." diye gevelemeye başladım. Ama tam düzgün bir cümle kuramadan " Hadi!" demesi ile birlikte ağır adımlarla merdivenleri çıkıp lavaboya geçtim. Aynaya baktığımda gördüğüm suret hoşuma gitmemişti. Ama Yağız'ın kaba tavrı benim suratımdan da kötüydü. Hırsla yüzümü lavaboda yıkayıp bir pamuğa nemlendirici krem sürdüm ve gözlerimin etrafında gezdirdim. Suratımı asıp aşağıya indim ve öfke ile Yağız'ın suratına bakarak " Şimdi oldu mu?" dedim. Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. Sanki küfür eder gibiydi. " Güzel yüzün süse ihtiyacı yoktur." Dedi. Cümlesini duyduğum ilk anda kulaklarım yanmaya başlamıştı. Güzel miydim gerçekten? Tüm sinirim bir anda uçup gitmişti. Yüzüme gevrek bir gülümseme yayılmış ve yanaklarımda sönmeyen yangınlar varmış gibi bir sıcaklık bedenimi tetiklemeye başlamıştı. Başımı öne eğip kapıdan dışarı çıktım hızlı adımlarla. Ayakkabılarımı alelacele giyip arabanın yanında bekledim. Kapıların açıldığını belirten klik sesini duyduğum anda da başımı kaldırmadan arabaya bindim. Güzel miydim gerçekten? Arabanın –ki bu şeye araba demek içime oturuyor en yakın zamanda bir isim bulmalıyım diye düşünüyorum- ön koltuğuna oturdum hızla. Yağız hızıma yetişemiyormuş gibi arkadan ağır adımlarla geliyordu. Sürücü koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırıp beklemeye başladı. Bekliyorduk. " Kemer!" dedi bezgince. Usulca emniyet kemerini taktım. Okumuş adam falan dedik ama Yağız'ın abimlerden farkı yok öküzlükte yarışırlar yani. Evimize doğru kıvrılan patika yolları aşıp ana yola geçtiğimizde şehir merkezine gitmediğimizi fark ettim. Buraları bilmiyordum. Manzarası daha bir yeşil, yolları daha bir bakımlıydı. Ve bizim köy yoluna inat çok daha fazla araba vardı yolda. " Nereye gidiyoruz?" diye sordum ürkekçe. " Nereye gitmek istiyorsun?" Düşündüm. Aklımda bir yer yoktu. Zaten çok yer de bilmezdim ben. Köyü bilirdim, ablamların abilerimin evini, amcamın evini bilirdim. O kadar. " Bilmiyorum" diye mırıldandım. Oturduğum koltukta iyice geriye sindim. Neden buradaydım bilmiyordum. Ayrıca kafamda hep aynı soru dönüp duruyordu. Güzel miydim gerçekten? " Önce yemek yiyelim. Çünkü ben gerçekten acıktım. Sonrasına da yemekten sonra bakarız." Mantıklı. Vakit neredeyse ikindiye geliyordu ve sabah erkenden yaptığımız kahvaltı ile duruyorduk. Aslında ben acıkmamıştım. Midemde tarif edemediğim boş bir his vardı. Sanki uçup havalanacakmış gibi hissediyordum. Midemde kelebekler isyan hazırlığındaydı ve kalbime darbe indirmek için tüm iç organlarımı sarmalamaya çalışıyorlardı. Midemde kelebekler başımda kavak yelleri... Daha ne kadar melankolik bir halet-i ruhiyeye sahip olabilirdim ki? Resmen ablamın, Filiz hocamın ya da annemin dolduruşuna gelip kendimi Yağız'a karşı savunmasız bir şekilde açıvermiştim. Tüm kapılarım açıktı sanki engel olamıyordum. İstiyordum ki nereden olursa olsun yeter ki bir kapıdan giriversin ve kalbimin köşelerini avutsun. Yemek yiyeceğimiz mekân bizim şehrin hiç görmediğim yapay göllerinden birine manzarası olan şık bir yerdi. Deri kaplamalı menüdeki fiyatları gördüğümde dudaklarımı kemirdim. Rakamlar huzursuz edecek kadar yüksekti. Yağız siparişleri almak için gelen garsona bir şeyler söyledi, bana ne istediğimi sordu ben omuzlarımı silkince benim adıma da sipariş verdi. Gözüm pencereden dışarıda nazlı bir gelin gibi salınan mavi gölün manzarasına takıldı. Hava temiz ve berraktı. Mavi sular da ışıl ışıldı. Yağız'ın gözlerine bakıp dalmak gibiydi bu manzarayı seyretmek. Ama benim kocamın gözlerine dikkatle bakacak cesaretim yoktu. Bu kadar derin miydi o gözlerdeki mana da? Ruhumu dinlendirecek bir mavilik var mıydı o gözlerde? " Anlat bakalım." Dedi Yağız garson masaya son tabağı da koyup gittikten kısa bir süre sonra. Ne anlatacaktım ki? " Ben daha önce böyle bir manzarayı sadece televizyonda görmüştüm. İlk defa mavilere manzaralı bir yerde oturmuş yemek yiyorum." Bu bir lükstü bizim için. Çorak arazilerin taşını temizlemek toprağını havalandırmakla geçerdi bizim ömrümüz. Suyu çeşmeden akarken bile güç bela görürdük. İnce akarsularımız vardır kenarında piknik yaptığımız. Ama böyle durağan, sakin ve huzurlu bir manzaraya pek rastlamazsınız bizim köyde. Kaşlarını havaya kaldırıp yüzüme baktı. Başımı eğdiğim için bakışlarını yakalayamıyordum ama bana baktığını tüm benliğimde, iliklerime kadar yakıcı bir sıcaklığın varlığıyla beraber hissedebiliyordum. " Bu bizim ilkimiz olsun o zaman." Dedi. Onun için neyin ilkiydi peki? Bizim için... İlk... Bizim... İlkimiz... Başımı olur anlamında salladım uysalca. Güzel bir ilkti böylesi. Mavi, duru, huzurlu... Bundan öncesini silip ilk defa tanışmışız gibi düşünebilirdim belki. Hiç tanımadığım bir Yağız vardı karşımda ve bugün onunla ilk defa dışarıya çıkmış yemek yiyorduk. Yağız'ın gülen yüzünü görüyordum. Merhametli bir yanını görüyordum. Kalbinin kıyısında bir manzara vardı sanki aynı bu göle baktığımda hissettiğim huzur gibi ferahlık veren, onu görmek için ayaklarımın ucuna kalkmış bir çocuk gibi direniyordum saf merakımla. Tüm kapılarım açık. Hepsinin önünde nöbetteydim. Bekliyordum. Yemekten sonra arabayla uzaklaşırken Yağız gölün kenarında yeşillik bir alanın içinde rengârenk salıncakları ile göz alan bir parkın önünde durduk. " Buradan göle daha yakından bakabiliriz. İstersen tabi." Dedi Yağız anlayışla. Uçar adımlarla arabadan inip göle inen merdivenlerden sekerek geçtim. Göl kıyısına geldiğinde çok daha büyük, heybetli ve ürkütücü görünüyordu. Bir insana uzaktan bakmakla kıyısına kadar gelmek de böyle bir şeydi şüphesiz. Yakından bakınca hepsi bambaşka geliyordu insana. " Ayaklarımı sokabilir miyim?" diye sordum hevesle. Bizim orada dereye de sokardık ayaklarımızı. Derenin buz gibi suyu güçlü bir akımla çekerdi insanı kendine. Yine de suyun verdiği huzuru kimsede bulamazdım küçüklüğümden beri. Başını onaylar biçimde sallarken kendi ayakkabılarını ve çoraplarını çıkartıp kumaş pantolonunun paçalarını sıvadı özenle. Ben de ayakkabılarımı ve çorabımı çıkartıp feracemi hafifçe sıyırdım. Bir anda elime değen ılık bir tenle irkildim. Elimden tutuyordu! El ele tutuşmuş manzaraya kafa tutuyorduk. Tüm devasalığıyla, tüm ihtişamı ve yine de tüm güzelliği ile koskoca bir mavilik karşımıza dikilmişti. Ama o elimden tutuyordu. Sanki tüm dünyaya kafa tutabilirmişim gibi hissediyordum o anlarda. " Çok güzel..." diye mırıldandım. Güzel olan manzara mıydı yoksa o an yaşadığım duygu muydu bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Çünkü gerçekten güzeldi... Gölün duru ve sakin suyu huzur vericiydi. Dereden akan o coşkun ve soğuk suya benzemeyen ılık ve yumuşak bir dokunuşu vardı. Kalbim hızla atıyordu. Elim sanki vücudumdan çok ayrı bir organmış gibi hissediyordum. Mutluydum, eğer mutluluk buysa gerçekten mutluydum. Eğer evlilik böyle bir şeyse kendimi evli gibi hissediyordum. " Yakından çok daha güzelmiş." Dedim göl manzarasına bakarak. " İstanbul'un boğaz manzarası kadar olmasa da uçsuz bucaksız mavilik huzur veriyor insana." " İstanbul'u hiç görmedim. Yani dizilerde filmlerde falan gördüm tabi. Ama uzaktaki bir denizdense yakındaki bir göl manzarasını yeğlerim." " Belki..." dedi mırıldanır gibi. " Bir gün boğazı da seyrederiz seninle..." Belki... Bir gün... Kim bilir... İsteksiz bir şekilde gölün kıyısına geri dönüp ayakkabılarımızı giydik. Suyun kenarı hafiften serin gibiydi. Yağız arabaya biran önce arabaya geçmek isterken benim gözüm parktaki salıncaklara takıldı. " Küçük abim bazen, gece beni dışarı çıkartırdı. Parka giderdik. Kimse olmazdı. Ablamlarda ya da abimlerde kaldığımız zamanlar tabi. Köyde böyle park yok malum." " Sallanmak ister misin?" " bu saatte mi? Bir gören olur... Olmaz." " Kimse görmez merak etme. Hadi gel seni sallayayım salıncakta." Yağız pek neşeli görünüyordu. Sanki küçük bir çocuktum da beni parka getirmişti. " Çok hızlı sallama ama midem bulanıyor." Dedim salıncağa binerken. " Neden seni uçurmamı istemiyor musun? Hadi hedefimiz bulutlar!" dedi neşeyle. Ve o kadar hızlı salladı ki bir an ayağım bulutlara değecek zannettim. Hem korkutucu hem de çok güzeldi. Ve ilk defa midem de bulanmamıştı. Bulutlara yakın, Yağız'a yakın, cennete bir adım mesafedeydim sanki...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD