|SUSTALI KERİM|

1176 Words
KARAN Konağa geri döndüğümde herkesin uyuyor olması içimi ferahlattı ama abimin uyanık olduğunu görmemle birlikte yanına gittim. Gider gitmez, dalgınlığı gitmiş şekilde bana döndü, “Neredeydin?” “Hiç hoşlanmadığım sorular bunlar...” “Saat kaç oldu, neredeydin? Neredeyse gün doğacak.” “Zamanın geç olduğunun farkındaysan neden uyumadın? Sen neden uyanıksın?” “Uyku tutmadı...” “O halde ben de yürüyüşe çıktım diyerek nerede olduğumu geçiştirebilirim.” “Her zaman çok bilmiş, çok hazır cevap ve çok gamsızsın. Evleneceksin, farkındasın değil mi?” Omuz silkerek, orta sehpanın üzerinde duran lokumlardan ağzıma attım. Abim gözlerini devirerek bana bakmaya devam etti ama umursamayacak kadar iyi hissediyordum kendimi. Evleneceğim kız epey sakın ve kandırılmış kolay birine benziyordu. İşlerime karışmayacağından emindim ve hiçbir şey bilmediği için onu korumam daha da kolay bir hal alacaktı. “Evlenmeyi basit mi sanıyorsun sen Karan?” “Şu ana kadar bir zorluğunu göremedim sizde, neden? Çok mu zor bir müessese?” “Çok zor...” İç geçirdi ve yeniden gözlerini gökyüzüne dikti. Onun bu haline güldüm ve Kıkırdayarak konuşmaya başladım, “Yengem Birgül oldukça saf bir kadın, senin işine gücüne karışmaz üstelik bir kez olsun sana karşı geldiğini ya da sesini yükselttiğini bilmem. Ne gibi bir dert içindesin de böyle iç çekersin onu da anlamam. Ağzı var dili yok resmen! Daha ne istersin ki?” “Aşık olmayı isterdim Karan... Aşık olarak evlenmeyi isterdim...” “Öyle bir şey yok, aşkın gerçek olduğuna sizi kim inandırıyor böyle? Aşk diye bir şey yoktur, çıkarlar ve daha fazla çıkarlar vardı. Bir insanı ondan ne kadar fazla çıkarın varsa o kadar çok seversin. Birbirine ya da birbirinin hayatına tek bir faydası bile olmayan birini kör kütük sevenleri gördün mü sen hiç? Ben görmedim... Yani, boş umutların peşine düşerek bu yaştan sonra elde edemediğin şeylerle üzmeyesin kendini abi... Hurafe ve boş lakırdı bunlar!” “Bunaltma içimi hem benim yaşımda ne varmış da bu yaştan sonra dersin bana?” Kahkaha attım ve odama doğru yönelmeye başladım, giderken de söylendim, “Yaşlandın kabul et ama hala bir çocuk bile yapmayı beceremedin yaşlı kurt! Hadi artık!” Arkamdan homurdandığını duyunca daha da keyifli halde odama girdim. Abajurun ışığını yaymasına izin vererek üzerimi Çıkartmaya başladım. Gömleğim bir kan sıçradığını fark ettiğimde ise bu sefer homurdanan bendim. Aklıma Mercan’ın kısa süreli hayretinden ve dehşetinden sonra Faruk’un bacak arasına ayağıyla basması geldi ve istemeden gülümsedim. Kızıl saçlarının doğuştan mı yoksa boyadan mı olup olmadığını merak ettim ama yüzündeki çiller gerçekten kızıl olduğuna inanmama yetecek kadar özenle yüzüne kondurulmuş gibiydi. Telefonum, rahatsız edici derecede çalmaya başladığında yüzümü buruşturdum. Arayanın Yağız olduğunu görünce de istemeden de olsa göz devirerek telefonunu açtım, “Bak dostum, gece kulübü işletiyor olabilirsin ama beni bu saatlerde aramaktan vazgeçer misin? Benim gece ve gündüz kavramım birkaç gündür diğer insanlarla paralel düzeyde ilerliyor. Bunu bana yapmasan olur mu?” “Uyandırmıştı gibi bir ses duymuyorum ama senden, sanki zaten uyanıkmışsın gibi.” “Biraz işim vardı diyelim.” “Güzel, daha fazla işin olduğunu söylemek için aradım seni.” “Daha az müzik olan bir yere geçebilir misin?” Müzikten uzaklaşırken, ofisine girdiğini kapı sesinden ve ardından tüm müziğin kesilmesine anladım, “Buraya geliyorlar.” “Kim?” “Sustalı Kerim ve oğlu Çakır. İkin gün sonrası için locayı ayırttılar.” “Midyat’a mı geliyorlar?” “Aynen öyle...” “Bizzat seni aradıklarında göre daha kuyruklarını acısı geçmemiş demektir.” “Sana bu işe daha fazla bulaşma dememiş miydim? Elinde tek bir kanıt bile yokken itibarlarını zedeledin. Üzerine adamların iş alanlarına el koydun. Karan, biz silah tacirleriyiz! Adamların iş sahasını gasp ederek ellerinden alamazsın!” “Gasp falan ettiğim yok, adam akıllı yapmadığı için Kara Şura’nın üyelerinin verdiği bir karardı.” “Şura’ya şikayeti götürenin sen olduğunu biliyor ama!” “Neyden çekiniyorsun onu söylesene sen bana!” “Dostum, burasının adının lekelenmemesi gerekiyor, burası parayı sakladığımız yer.” “Parayı saklamam için içerisini dolu olmasına gerek yok. Üstelik orada hiçbir şey yapamazlar. Gündüzden o güne dair tüm rezervasyonları iptal ettiğini duyurursun. İçeriyi ben doldururum, hiç merak etme.” “Gerçekten çok tuhaf davranıyorsun bazen.” “Sen de çok panikliyorsun. Uzun zamandır Kara Şura’dayız, işlerin nasıl yürüdüğünü de gayet iyi biliyorum. Ayrıca o pisliğin ahlaka aykırı şekilde davrandığının da farkındayım. Anladın mı beni? Kara Şura, uyuşturucu ticaretini kabul etmez! Bunu asla kabul etmezler Yağız. Ortaya çıktığı an uyuşturucu pazarını Şura sınırlarına soktuğu için zaten öldüreceklerdir. Eminim.” “Adamın uyuşturucu pazarında olduğunu nereden biliyorsun ki?” “Biliyorum işte,” dedim, kısık bir sesle. Yağız, telefonda birkaç saniye sessiz kaldı. Ne diyeceğini tartıyordu, biliyordum. Her zaman böyle olurdu. Önce kızar, sonra durumu kabullenirdi. Çünkü benim dediğim genellikle doğru çıkardı. “Delilin var mı?” diye sordu sonunda, sesinde istemsiz bir umutsuzlukla. Gülümseyerek, yatağın ucuna oturdum, kanlı gömleği yere fırlattım. “Delil işin bahanesi Yağız. Yeterince korku salar ve doğru noktaya bastırırsan herkes ağzındaki baklayı çıkarır. Sustalı Kerim de oğlunu da gözümle gördüm. Bir ay önce İstanbul’da küçük bir limanda malları değiştiriyorlardı. Silah sandığı gibi gösterdikleri şeylerin içinde saf eroin vardı. Bizzat kendi gözlerimle gördüm.” Yağız, sinirli bir nefes verdi. “Bu iş bizim sınırlarımızı aşar Karan. Kara Şura bu tür şeyleri anlayışla karşılamaz. Eğer bunu bir iftira olarak görürlerse bizi batırabilirler.” “Bizi batıracak olan şey, göz göre göre ihanet edenlere sessiz kalmaktır,” dedim, ayağa kalkarak. Perdeleri araladım. Doğu ufkunda soluk bir pembelik belirmişti. Şafak yakındı. “Bu adamlar temizlenmeli. Hem de Şura adına. Benim derdim kişisel değil Yağız, bunu böyle bil. Ne düşündüğünü biliyorum ama alakası bile yok!” “Sana güveniyorum ama çok risk alıyorsun dostum… Çok.” “Risk almayan, kazanamaz.” Telefonu kapattım. Elim hâlâ titriyordu hafifçe ama sinirden değil, heyecandan. Kendimi bildim bileli düzenin ve kuralların olduğu yerlerde bir pislik aramıştım. Bulunca da yok etmek, bana tarifsiz bir tatmin duygusu verirdi. Hele ki şimdi, Sustalı Kerim gibi birinin ipini çekmek, benim için yalnızca bir görev değil, bir tür kişisel zevkti. Dolabımı açtım, temiz bir gömlek çıkardım. Çabuk ve sessiz hareketlerle üzerimi değiştirdim. Aynadaki yansımanın gözlerimdeki karanlık parıltıyı gördüm. Kendi kendime hafifçe gülümsedim. “Yakında herkes öğrenecek,” dedim aynadaki adama, fısıltıyla. “Kimse beni aptal yerine koyamaz... Kimse benim olduğum yerde ahlaka aykırı davranamaz... Kuraları çiğneyemez...” Yatağın kenarındaki komodinin çekmecesini açtım, içinden küçük siyah bir not defteri çıkardım. Kerim’in ve o sümüklü oğlu Çakır’ın tüm bağlantılarını, zayıf noktalarını, onlara çalışan birkaç ismi oraya kaydetmiştim. Bu gece harekete geçmeyecektim. Hayır, sabredecektim. İlk adımı onlar atacaktı. Ben de oyunun kurallarını yazacaktım. Defteri kapattım, ceketimi omzuma attım ve kapıya yöneldim. Güneş daha tam doğmadan önce yapılacak çok işim vardı. Ve Sustalı Kerim, sonunu hazırlayan hamleyi kendi elleriyle yapacaktı. Ben sadece bekleyecek, zamanı geldiğinde vurmaya hazır olacaktım. İşte benim hayatım buydu: sabır, plan ve nihai darbe. Konaktan çıkarken, merdivenlerden inen babamı gördüm, “Erkencisin Karan? Nereye böyle?” “Eski bir dostumu ziyaret edeceğim baba, kahvaltıya yetişirim.” Ölen sevgilimi ziyarete gidecektim... Bugün ölüm yıl dönümüydü ve mezarına en sevdiği beyaz zambakları götürmeliydim... Çapraz ateşe maruz kaldığı söylenen masum Gonca... Ama onu kimin bilerek vurduğunu biliyordum, bir şey bildiği için öldürüldüğü biliyordum... Sustalı Kerim hakkında bildiği şeylerden dolayı bizzat orada öldürüldüğü biliyordum...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD