Hangar, bir metal tanrısının katedrali gibiydi; sessiz, devasa ve tekinsiz. Tavan, gözün seçemeyeceği bir karanlıkta kayboluyor, etrafa dağılmış, uyuyan gardiyan makinelerin metal gövdeleri, duvarlardaki panellerden sızan o soluk, süt beyazı ışığı donuk bir şekilde yansıtıyordu. Hava, pas, ozon ve binlerce yıllık durgunluğun o kesif kokusuyla doluydu. Her şeyden öte, bir çöküş hissi vardı. Yapı, sanki son nefesini tutmuş, dağılmak için doğru anı bekliyordu. Bu sessizliği, yaklaştıkça büyüyen, ritimsiz bir cehennem gürültüsü bozdu. Bu, daha önce duydukları hiçbir şeye benzemiyordu. Bu, tek bir makinenin sesi değildi; çöken bir sistemin acı dolu çığlığıydı. Metalin metale sürtmesinin o kulakları tırmalayan gıcırtısı, hidrolik sistemlerin can çekişen tıslamaları ve her birkaç saniyede bir,

