"Kimse başka bir insanın derinliklerini onu sevmediği sürece kavrayamaz." Viktor Frankl Sanırım ben boğulduğum suların derinlinliklerini kavramıştım. O beni kıyıya atmak istemesine rağmen, sert dalgalara karşı savaş açmıştım. Halbuki deniz kızının belki de yapması gereken tek şey, yeryüzüne sattığı denizden af dileyip , tekrar onu kucaklamasının huzurunu yaşamalıydı. Derinlere dalmak, yüzeyinde savaşmaktan hem daha kolay, hemde daha güzeldi. Daldığım sularda beni bulamazsın artık değil mi Karan Bolat.. Şimdiler de aramızda olan bu mesafe canımı çok acıtıyor.. Yaralarım henüz daha yeni iyileşmişken sensizliğin derin girdabında boğuluyorum ben. Sen nerelerdesin sahi? Oysaki ben senin olduğun her yerdeyim. Düşüncelerim seninle çünkü. Bir insana ait olabilecek en değerli, kimliğini oluşturan en değişik duygum, yani düşüncelerim seninle her daim. Düşünerek profesör olan, yada düşünerek deliren insanların yaşadığı dünyada onlarla aynı duygularımın yalnızca seninle dolu olması sence de bana haksızlık değil mi? Helalliği sen mi benden istemelisin yoksa ben kendimden mi? İşte bunu tam olarak bilmiyorum. "Yemeğini beğenmedin mi yoksa kızım? Beğenmediysen söyle sevdiğin şeyi yapar hemen Hacer abla." Yüzüne hüzün yerleşen kadın yaklaşık 10 gündür olduğu gibi yine tedirgindi. Sanırım onu üzmek şu hayatta isteyebileceğim en son şeydi. O yüzden gülümsedim. Hayatımda ilk defa bir gülümsemem bu kadar anlam ifade ediyordu. Victor Frankl'ın Nietzche'den alıntıladığı anlamlı sözü yaşamak, tam anlamıyla nefes almak kadar güzeldi. "Yaşamak için bir nedeni olan insan her türlü nasıla katlanabilir." Karan'ın bana yaşattığı nasıllara, onların varlığının bana bahşettiği nedenlerle katlanırdım ki ben. Çünkü şuana kadar hiç bir neden bu kadar yaşanılası değildi. Yaşamayı biz belirlemiyorduk aslında, bizi Yaradan belirliyordu. "Yaşamak acı çekmektir ve hayatta kalmak acıda bir anlam bulmak demektir." Bizler mutlu olmak istiyorsak, bunu gözümüzün görmediği yerde değil, burnumuzun dibinde aramalıyız belki de. Ama insan işte! Uzakları yakın ve güzel, yakınları uzak ve çirkin zanneder. Ulaşamadığına ulaşsa herşey bitecek, ulaştıklarını ise hep orda var zanneder. Bu çağın hastalığı belkide bu..Su-i Zan.. "Bugün seninle alışverişe gidelim mi Alin?" Kalabalık masada yine sadece ondan ses çıktığında aslında eşinin de ağzımdan çıkacak en ufak bir kelimeyi ilgiyle beklediğini biliyordum. Ama beni korkutmak istemiyordu. Şu ana kadar neler yaşadığımla ilgili bir fikri yoktu sanırım. "Zeynep Hanım aslında ben ders çalışsam daha iyi olucak. Tabi eğer müsaade ederseniz..?" Çehresi an be an hayal kırıklığıyla solduğunda her zaman güneş açan kadının, hayatına ben girdiğimden beri çehresinde hayal kırıklığı eksik olmuyordu. "Bıraksana anne şunu. Görmüyor musun günlerdir kuş gibi üstüne titriyorsunuz. Hâlâ nankör." Elimde ki çatal tabağa düştüğünde aslında hayal kırıklığımın gerçek hayattaki sesi gibiydi. İşin garibi haklıydı. "Ceyda hemen ablandan özür dile. Bir daha senden böyle sözler duyarsam hiç bir zaman sana karşı göstermediğim tarafımı görmek zorunda kalırsın." Masada ki otoriter ses babama aitti..Belki de tam anlamıyla benim hiç bir zaman babam olamayacak Aslan Özdemir'e aitti. Sandalyenin zemine çarpma sesi mutfakta yankılandığın da irkildim. "Yıllardır benim tek bir damla gözyaşıma kıyamayan adam, şimdi ne idüğü belirsiz bir kız için beni tehdit mi ediyor?" Ne idüğü belirsiz..Ne olduğu belirsiz.. Kelimeler cümleler beynimde felçli bir ağrı gibi yankılandı. Perdeler arkasından sadece tokat sesi duydum ama onu bile göremeyecek kadar hüzünle dolmuştum sanırım. Ne ara mutfaktan çıktım, ne ara merdivenleri çıkıp yine bana verilen ama asla bana ait olmayacak odaya geldim bende bilmiyordum
Niye heryer de emaneten duruyordum ki? Niye hiç bir yere yakışamıyordum..
"Her kim ki hâlâ yaşıyordur, o halde umutlanmak için sebebi vardır."
Okuduğum kitaplar geçmişimi geleceğimi ama en önemlisi şimdiyi aydınlattığında sadece yaşamın devam etmesinin bile bizim için ne çok şey ifade ettiğini anladım.
Yaşıyorsan umut etmelisin demekki diyen iç sesim bilgin ve olgun bir tavır takınmıştı. "Alin?" Kararsız ses tıklanan kapının ardından odayı doldurduğunda hiç birşey demedim. Belki de sesim benden daha fazla kırgındı. O benden daha fazla gururluydu.
Yavaşça açılan kapıyla odanın ortasında dikilen bedenimi ona döndürdüm. Telaşlı hareleriyle etrafı ve beni süzdü hızla. Korkuyla beklediğini görmemiş olmanın saf mutluluğu gözlerine yerleşti. Ve adımlarını hızlandırıp yanıma gelip kolları arasına aldı bedenimi. "Çok korktum bizden vazgeçeceksin diye. Ben bunu bir kez daha kaldıramam kızım. Nolur beni tekrar bununla sınama olur mu?"
Sadece başımı sallamakla yetindim. Ne diyebilirdim ki? İlk defa biri gitmem için değil de kalmam için yalvarıyordu. Bu sorunun karşılığı benim sözlüğüm de yoktu. Hiç bir zaman olmamıştı. "Ceyda'nın kusuruna bakma olur mu? Onunla gerekli konuşmayı yaptık. Aslında çok merhametli yaşına rağmen olgun bir kızdır. Fakat senin ani gelişini kabullenemedi sanırım. Ama merak etme oda kabullenicek yavaş yavaş. Sen yeter ki kendini üzme olur mu? " sonsuz şefkati harelerinde yuva yapan kadın gözleri dolu dolu baktı bana. "Neler yaşadın kim bilir şimdiye kadar..Ne acılar barındırıyosun genç bir kız gibi değil de yaşlı bir kadın gibi bakan güzel gözlerinde.. "
Bir hıçkırık dudaklarından firar ettiğin de benim ağlamam gereken yerde benden daha fazla ağlayan kadına anne deniyordu sanırım. Seni üzene senden fazla üzülen, seni mutlu edene senden fazla mutlu olan kadının ayaklarının altında cennet olması bu anlamsız sevgisinden kaynaklanıyordu sanırım.
Anlamsız diyorum..Anlam barındırmadığı için değil, hiç bir anlam bu güzel duyguyu anlatamadığı için..
"Seni benden kopardıkları gün yaşayamam sen sandım ben. Ama görüyorsun ya yaşıyorum. Ne kötü bir anneyim.. "
Ve yaşamayı bile söz konusu evlâdı olunca kendine lüks sayan insanların olması şükre en büyük sebep değil miydi?