YAZARDAN;
Rüya sabah ezanıyla birlikte uyandı. Gözleri uykusuzluktan yorgundu. Bugün yeni bir hayata uyanmıştı. Ne kadar korkutucu olursa olsun, kendi verdiği bir kararın arkasında duruyordu artık. Aynaya baktığında yüzünde ilk defa tanıdığı bir ifade gördü: Cesaret.
Halası Evin sabah erkenden odasına geldi. Elinde beyaz bir kutu vardı, gözleri dolu doluydu ama her zamanki gibi dik duruyordu;
“Gel bakalım güzel kızım. Bu duvağı annen kendi elleriyle bana dikmişti. Annenle hayal kurardık, bu duvağı bir gün senin düğününde kullanacağız diye… Kimse bilmez ama annelerin de hayalleri olurmuş meğer, kızları için sakladıkları…”
Rüya halasının boynuna sarıldı, gözlerinden yaşlar süzülürken:
“Ben kimsenin hayalini yaşayamadım hala, ama belki artık kendi hayalimde yürürüm...”
Evin saçlarını okşadı;
“Korkuyorsun, biliyorum. Bende senin için korkuyorum. Ama geçende söylediklerin kulağıma geldi. Biraz konuşalım halacım. Küçükken arkanızdan karar verilmemişti aslında karar size bırakılmıştı. Noyan’ı sen seçtin sandık biz. Ama madem ben Rojhat’ı seçtim diyorsun ona da tamam ama halacım sen zeki kızsın nolur iyi düşün bunun geri dönüşü olmaz. Abimin senin için yapamayacağı şey yok..."
Biliyorum, ama herşeye rağmen içimde saklı tutmam lazım. Herkese Rojhat’ı sevdiğime inandırmam lazım. Herkes kendi tercihimi yapıyorum sansın ama ben yine başkalarının iyiliğini düşünüyorum olsun yine de kimse bilmesin...
Ne Yasemin ne de Berzan bu düğüne rıza göstermemişti. Ama Berzan, kızıyla vedalaşmadan onu uğurlayacak kadar da katı biri değildi. Sabah namazından sonra sessizce odasına girmiş, kızının alnına bir buse kondurup, yanına bir mektup bırakmıştı. Rüya mektubu duvağını takmadan önce okudu:
“Kızım Rüya,
Hayatta bazı savaşları kaybetmemiz gerekir ki kazandıklarımızın kıymetini bilelim. Belki seni kaybediyorum, ama seni sen olduğun için anlıyorum artık. Dualarım seninle.
Berzan Baba”
Mektubun sonunda yalnızca bir damla gözyaşı vardı. Onu da katlayıp kalbinin üzerine koydu Rüya. Saat öğleyi gösterdiğinde konağın bahçesi dolmaya başlamıştı. Gelenlerin çoğu Rojhat’ın ailesinden, kalanlar ise Evin’in çabasıyla davet edilmiş birkaç yakındı. Çünkü Rüya bu düğünü büyük bir gürültüyle değil, sükûnetle yaşamak istiyordu.
Evin’in büyük oğlu Burak da şehir dışından erkenden gelmişti. Üniversite için gittiği şehirden Rüya’nın yaşadıklarını uzaktan öğrenmiş ama sessiz kalmak zorunda kalmıştı babası tarafından susturulmuştu. Bugün onu ilk defa gelinlikle görecekti. Burak gelin odasına girdiğinde Rüya aynanın karşısındaydı. Bir an durup göz göze geldiler. Rüya gülümsedi, ama Burak’ın gözlerinden ateş çıkıyordu;
“Bana bir şey söylemeyecek misin Rüya?”
Rüya başını çevirmedi. Ellerini pencerede birleştirdi. Burak birkaç adım atıp tam arkasında durdu;
“Bu yaptığın şey... Senin gibi birine yakışmadı. Sen bu değildin. Bu Rojhat! Senin kaderin olamaz. Hangi sevgiye sığar bu karar? Hangi aşk böyle kirli bir başlangıcı taşıyabilir, söylesene?”
Rüya dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri dolmuştu ama hâlâ arkasını dönmedi.
Burak sesi titreyerek tekrar sordu:
“Bir şey mi oldu? Biri seni mi tehdit etti? Yoksa... Rojhat mı zorladı seni?”
Rüya başını yavaşça iki yana salladı;
“Hayır,” dedi sadece, fısıltıyla. Gerçeği söyleyemezdi...
“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı Burak, “Ben seni tanıyorum! Gözlerinin içini bilirim! Sen susunca neyin ne olduğunu anlarım!”
Bu söz üzerine Rüya döndü. Gözleriyle Burak’ın gözlerine baktı. Dolu dolu ama kararlıydı. Dudaklarının kenarında zorlama bir tebessüm belirdi;
“Ben... onu seviyorum Burak.”
Burak bir an irkildi. Geriye doğru bir adım attı. Gözleri bir boşluğa düşmüş gibiydi;
“O adam seni kaçırdı. Aşağıladı. Zorla tuttu. Sonra seninle evlendi. Ve sen bana diyorsun ki... onu seviyorum? Beni 2 gün babam eve kitledi yoksa ben kendi yapacaklarımdan bile şüpheliydim. Bak Rüya senin arkanda önce Acar'lar sonra Tekin aşireti var, son kez soruyorum emin misin?"
Rüya yanıt vermedi. Burak gözyaşlarını silmeden kapıya yöneldi ama eşiği geçmeden tekrar döndü:
“Peki. Anlarsın bir gün. Ama o gün geldiğinde... yine ben yanındayım. Unutma ben seni kardeş olarak seçtim, bu laf olsun diye değil. İğrenç olarak kardeş kuşağı bekar kıza bağlanır demişler, sana kuşak getirmemişler. Annemden rica ettim ben aldım sana madem gelinlikle çıkıyorsun, seviyorsun birde herşey adetlere göre olsun."
Burak cebinden çıkardığı kan kırmızı kurdeleyi Rüya’nın beline bağladı. O sırada kapıdan içeri Evin, Nilüfer ve zorla ayakta duran Yasemin girdi. Hepsi Rüya ile sarıldılar, ağlama sesleri çoğaldı. Rojhat’ın ablası Rojda gelip;
"Nikah memuru ve hoca efendi geldi. Aşağıda sizi bekliyorlar." dedi ve gitti.
Rüya merdivenlere çıktığında başta kardeşi Zinar ve kuzenleri dizilmişler ablalarıyla vedalaşmayı bekliyorlardı. Zinar henüz 12 yaşında olduğu için anlamıyordu henüz ama bir gün o da bu coğrafyanın acı kurallarını öğrenecekti. Aslında bu evde en çok Rüya’yı anlayan Burak’tı ama onunda geleceği için Rüya bu evliliği yapmak zorundaydı.
Bahçeye indiğinde herkes gözlerini Rüya’ya çevirdi. Sade ama zarif gelinliği, duvağının ucundaki ince dantel, gözlerindeki kararlılıkla birleşmişti. O yürüdükçe sanki geçmişin ağırlığı da arkasından sökülüyordu. Adımları artık bir çocuğun değil, bir kadının adımlarıydı.
Rojhat onu uzaktan izliyordu. Siyah bir takım giymişti, gözleri derin, yüzü biraz gergindi. Nikâh memurunu masada otururken görünce Rüya bir an duraksadı. Herkesin gözleri üzerinde olduğu o an, zaman durmuş gibiydi;
“Rüya Acar, hiç kimsenin baskısı altında kalmadan Rojhat Soran'ı eş olarak kabul ediyor musun?”
Bir an gözlerini kapattı. Sonra yavaşça açtı. Karşısında duran adama baktı.
Her şeyin başı olan adama…
“Evet.” dedi, öyle sakin ama öyle güçlü ki herkesin içini titreten bir sesle.
Alkışlar arasında Yasemin gözyaşlarını tutamadı. Evin ise başını göğe kaldırdı, duasını kalbinden geçirdi:
“Allah’ım, bu kıza artık ağlatacak göz değil, güldürecek kader yaz.”
Rojhat da gözlerini kaçırmadan, güçlü bir sesle:
“Evet, kabul ediyorum.” dediğinde avludaki herkes bir kez daha sustu. Onların bu hikâyesi bir masal değildi, tam aksine her köşesi kırık, her sayfası acı dolu bir gerçekti. Ama belki de bu yüzden kıymetliydi.
Nikâhtan sonra Rüya, Rojhat’a döndü. Bir süre konuşmadan baktılar birbirlerine. Sonra aynı masaya hoca efendi oturdu. Ferzan ve Yaman Rüya’nın tarafında kalmaya devam ettiler. Adar Ağa da oturduğu baş köşeden kalkıp çiftin yanına geldi. Hoca efendi sordu;
"Kızımıza mehir ne istiyorsunuz?"
Yaman;
"10 gr altın o da nikah akdi olsun diye..."
Adar;
"Koskoca Adar Ağa'nın oğlu evleniyor... Ayıptır vallahi yaptığınız, yaz sen hoca efendi 50 kilo altın, 1 konak, 1 araba, 1 de çiftlik içinde 2 tane yılkı atı kalan hayvanlar da kızımın isteğine kalmış. Ne isterse onunla donatırım çiftliği."
Yaman ve Ferzan Adar’ın ne yapmaya çalıştığını biliyordu. İstemsizdiler ama zaten Berzan bırakıp gitmişti, Rüya’nın kimsesiz kalmaması lazımdı. Halbuki Berzan, tam karşıda ki konağın balkonundan avluyu izliyordu. Tabi ki kızını görmeden gelin edemezdi. Nikah bizim konakta olsun diye diretmesi de bu yüzdendi.
Düğün bittiğinde Rüya etrafa baktı, herkesle göz göze geldi ama bir tek kişi yoktu; Babası… Göremedi.
Belki bir gün affederdi. Belki bir gün onun yaptığı seçimi anlayacakdı. Ama o gün bugün değildi. Rüya, başını eğdi, ellerini dua eder gibi birleştirdi:
“Babam huzur bulsun… Ben kendi yolumu seçtim. Şimdi artık ben bir kadınım. Ama artık kimse o eski Rüya’yı bulamayacak.”
Rüya odasında, gelinliğiyle bekliyordu, yaşadıkları film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Gerçekten bekar seven bir kız olsaydı onun yerinde şuan yaşadıklarını yaşasaydı ne çok sevinirdi değil mi? Pencereye doğru gidip gözlerini uzaklara dikmişti; ne yıldızları görüyordu ne de karanlığı. Yalnızca içindeki sessizliği duyuyordu artık.
Rojhat ağır adımlarla yaklaştı. Aralarında bir karış mesafe kalana dek yürüdü. Sessizliği ilk o bozdu:
“Yakışmış...”
Rüya başını kaldırmadan, sadece fısıldadı:
“Yalan söyleme. Bugün en güzel günüm değil.”
Rojhat’ın çenesinde bir kas seğirdi. Sonra bir kahkaha patlatacakmış gibi bir hırıltı duyuldu boğazından ama sadece yutkundu. Ardından acı dolu bir sesle:
“Doğru. Bugün senin değil, benim günüm Rüya. Senin bittiğin, benim kazandığım gün…"
Rüya'nın gözleri büyüdü. Başını yavaşça kaldırdı. Göz göze geldiler. Ruju hafif silinmişti, göz makyajı dağılmıştı, ama Rojhat bakarken ilk defa gerçekten gördü onu. O çırpınan kalbi, çatlamış hayalleri ve hâlâ bir umutla durmaya çalışan duruşu...
Rojhat geri çekilmedi. Gözlerini kısmadan, duvar gibi bir sesle devam etti:
"Seni hiç sevmeyeceğim. O gece seni kaçırdığımda… ne yaptıysam öfkeyle yaptım. Nefretle… Kızgınlıkla… Ve evet, evet Rüya! O gece seninle birlikte oldum, çünkü canını yakmak istedim! O tertemiz dediğiniz hayatı kirletmek, ailene diz çöktürmek, seni seninle vurmaktı amacım. Berzan’ın babama yaptığını unuttum mu sandınız? Onca yıl hep bekledim. Ve sen karşıma çıktığında... Rüya, sen benim için sadece bir kadından ibaret değildin. Sen onların yumuşak karnıydın.”
Rüya zaten bunları biliyordu ama belli ki bu evde sürekli bunları duyacaktı. Ama o da bu geceden sonra kendine bir savunma mekanizması bulmalıydı. Bu evde bu adamın himayesinde onun istediği hayatı yaşamayacaktı. Yarından itibaren güç savaşları başlayacaktı, madem Ağa kızı olmayı düğünde becerememişti ama bu konakta Ağa kızı kimmiş herkese gösterecekti