Réene, misafirlerine karşı pek sıcakkanlı davranmamış olsa da ileri gittiğini düşünmüyordu. Sonuçta o ve ailesi Cevher’i kuran ve ayakta tutan kirişlerden biriydi. Her ne olursa olsun kimsenin asla karşı gelemeyeceği insanların başında geliyordu. Belki bu sıralamaya manası sayesinde sahip olmuştu ama bunun pek bir önemi yoktu. Kahvaltısını yeni bitiren Adrién ablasına tereddütlü bakışlar atarak bir felaket yaşanmasından korkuyordu. Genç bir hizmetli sessizlik içinde Réene’nin çayını tazelerken genç kadının bakışları, ablasının yanında oturan Felix’in üzerinde yoğunlaştı. Réene’nin henüz anlayamadığı bir şekilde kendisine çok tanıdık geliyordu. Zayıf sesiyle genç adamın dikkatini üzerine çekti.
“Parzaki’ye ilk gelişin mi Felix?”
Felix bakışlarını tabağından kaldırarak kendisine baktı.
“Evet hanımım. Maalesef daha önce topraklarınızda bulunma onuruna erişememiştim. Genelde bu kadar batıya gelmeyiz.” derken dipsiz bir kuyuyu andıran mavi gözlerinde bariz bir soğukluk hissetti Réene.
“Dumanlı denizi görmüşsündür... Newa kadar iç açı olmadığını sanıyorum. Orası çok daha güneşli sanırım. Öyle değil mi?” dedi. Bakışları birbirine çok benzeyen iki kardeş arasında giderken genç kadın kendisini rahat bir tavırla onayladı.
“Elbette.” Felix’in pembe dudakları zarif bir gülümseme ile gerildi.
“Newa’da, gözünün gördüğünden çok görmediğine güven! Diye bir söz vardır. Bu söz, denizinizi gördüğüm zaman çok daha anlamlı geldi.” Dedi sakince
“Çünkü bilinmeyenden sakınmakta ustayız.” Diyen genç adamı ağır bir baş hareketiyle onayladı.
“Nikah için belli bir tarih düşünüyor musun? Önümüzdeki iki ay içerisinde sağlıklı bir dolunay yok.” diyerek bakışlarını yeniden Marinka’ya çevirdi.
“Çift tutulma arasında yapılacak nikah istemiyorum.” Diyerek ekledi. Genç kadın çatal bıçağını sessizce tabağa bırakarak Adrién’e bir bakış attı. Bu durum seçimi konusunda biraz daha rahatlamasını sağladı.
“Nişanlılık süresini uzun tutabileceğimi sanmıyorum. Gider gitmez hazırlıklara başlayacağım.” dedi Marinka.
“Benjamin” diye zorlanarak seslendi Réene.
“Eğer sizin için de uygunsa birkaç hafta içinde nikahı yapmayı düşünüyorum.” Diyerek sözüne devam etti Marinka. Réene çayından bir yudum aldıktan sonra Adrién’e döndü.
“Sen ne düşünüyorsun?” Adrién fikrinin sorulmasına oldukça alışkın olduğu bu durum karşısında normal görünüyordu ama Marinka ve özellikle kardeşi Felix şoke olmuşlardı. Öyle ki Felix neredeyse çatalındaki zeytini düşürecekti. Bir hanım vasisi olduğu bir erkeğe fikrini mi soruyordu? Hem de Vahja’nın bu kadar yakınında. Bu akıl alır gibi değildi.
“Eğer senin için uygunsa, nişanlılığı uzatmamak çok daha iyi olur. Üstelik güz hasadı başlamadan önce kuzeye gitmen gerekecek.” Derken Benjamin elinde bir kalem ve yıpranmış bir defter ile hanımının yanına gelmişti. Réene kardeşinin söylediklerini değerlendirirken eski deftere bir şeyler karaladı.
“Peki o zaman. Son dördünden önce nikah kıyılmış olsun bari. Tutulmada güneyde olmak istemiyorum.” derken defteri ve kalemi Benjamin’e geri uzattı.
“Adrién’nin Parzaki’de bir çeyizi olmadığını bilmeni isterim Marinka. Ama Blaton idası Hilal, kendisinin Adrién’in benden sonraki vasisidir. Parzaki zaten tüm vaktimi çaldığı için Adrién’e Blaton senatörlüğü takdim edildi. Eğer bir kızınız olursa Blaton’da miras hakkı olacak.” derken koltuğuna biraz daha yerleşti. Newa’dan gelen iki kardeş dolaylı olarak olsa bile bir erkeğin toprak mirasçısı olması karşısında küçük dillerini yutacaktı. Bu mümkün müydü?
“Blaton idası bize bu konuda teminat verebilir mi? Daha sonradan doğacak olan varisin miras hakkı olmadığı öne sürülecek olursa…” Marinka çatılı kaşları ile kendisine güvenmeyen bakışlar atarken Réene kendinden emin bir gülüş ile sanki bu çok önemsiz bir detaymış gibi yanıtlama gereği bile duymadı. Sonradan bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı.
“Bu arada…” dedi hala kaşları çatılı olan Marinka’ya karşı.
“Adrién’in manası konusunda oldukça hassas davranıyoruz. Bu durumu göz önünde bulundurarak teklif sunduk.” Dedi kendini yormadan. Bu haber karşısında Marinka’nın çatılı kaşları şaşkınlıkla havalandı.
“Mana işleyebildiğini bilmiyordum…” Dedi sesi sonlara doğru azalırken. Genç kadın ne kadar şaşkın görünüyorsa kendisine tıpatıp benzeyen kardeşi ise bir o kadar mahvolmuş görünüyordu. Réene iki kardeşe daha dikkatli bakarken kusursuz benzerliklerinde kendini rahatsız eden bir şeyler olduğu hissine kapıldı. Manası bu hissin üzerinde yoğunlaşarak omuzlarından sarkarak dirseklerine tutundu. Odadaki dağınık mana enerjisine karıştı.
“Umarım hassasiyetimi anlayışla karşılarsın.” Marinka bu beklenmedik haber karşısında biraz gerilse de Réene’nin takdirini toplayan bir soğuk kanlılıkla durumu idare etti. Bu kadar üst kademede bir erkeğin mirasçı sahibi olabilmesi bir yana akademi eğitimi başka bir yanaydı. İşte bu Marinka’yı mühür verilmemesinden çok daha fazla endişelendiriyordu.
“Manası tam olarak neyle uyumlu?” diye sordu doğrudan Adrién’le konuşmaktan çekinerek. Réene sessizliğini koruyarak söz kardeşine söz hakkı tanıdı.
“Ağaç ile uyumluyum. Daha çok çiçeklere yatkınlık gösteriyorum. Tomurcuklanma ve çiçek açma olarak. Eğitimle birlikte meyvelenmeyi ve tohumlamayı işleyebiliyorum.” Dedi nazik gülümsemesi ile. Marinka mavi gözlerini Adrién’in üstüne düşürüp. “Elbette. Kendisine aynı hassasiyetle yaklaşacağımdan emin olabilirsiniz” dedi.
Réene’nin yüzü güzel bir gülümseme ile aydınlandı. “Öyleyse eşyalarını toplar toplamaz yola çıkabilirler. Öyle değil mi?” diyerek Adrién ve Felix’e baktı. İki genç adam başları ile kadını onayladılar. Réene bir el hareketi ile kapının girişinde hanımı hazır bekleyen Benjamin’i tekrar yanına çağırdı. Yaşlı adam yanına ulaştığında fincanını tabağına bırakarak boğazını temizledi.
“Sevgili idalarımıza ve Vahja’ya haber gönderelim Benjamin. Adrién Swarovski evleniyor!” dedi coşkulu bir sesle.
“Haberi götürenin yanında beyaz bir gül olsun.” Dedi usulca. Yaşlı adam duyduğu şeyle hanımına endişeli bir bakış atıktan sonra hemen bakışlarını yere indirdi. Marinka neşeli bir sesle şakıdı.
“Tıpkı eskiden olduğu gibi.”
Réene genç kadına gülümseyerek ayağa kalktı.
“Adrién size bahçesine kadar eşlik etsin hem birlikte biraz vakit geçirmiş olursunuz.” diyerek Marinka ve Adrién’i uğurladı.
“Benimle biraz gezintiye çıkmak ister misin Felix?” diye nezaketen sordu. Elbette ki kabul edecekti. İsteyerek veya istemeyerek…
Genç çift loş koridordan geçerek gözden kayboldukları zaman Réene Felix ile konuk odasının iki kanatlı kapısından sessizlik içinde çıkıp ıslak çimlere adım attılar. Sarayın görkemli ön bahçesine nazaran burası oldukça mütevazı bir bahçeydi. Denizi gören bahçe hiçbir düzenleme yapılmadan olduğu gibi bırakılmıştı. Bir süre önce duran yağmurla yükselen toprağın ferah kokusu halen havada asılıydı ve hırçın dalgalar kıyı şeridine pençelerini geçirerek dik duran kayaları dövüyordu. Yeşil bahçeden biraz uzaklaşıp denizin içinden yükselen dik kayalara yakın yürümeye başladıkları zaman Felix’in yüzüne dikkatle bakarak merakla sordu Réene.
“Oldukça genç görünüyorsun Felix. Kaç yaşındasın?” Soğuk deniz meltemi genç adamın sarı saçlarını dağıtırken kısık gözleri ufaktaydı. Gözlerini dalgalı denizden ayırmadan cevapladı.
“Yeni baharın ikinci ayında on yedi oldum hanımım.”
“Dolunaydan önce mi sonra mı?” diye sordu tekrardan
“Son dördünden önce hanımım.” Réene anladığını belirten baş sallaması ile söze başladı.
“Anlayamadığım bir şey var.” Kendinden emin sesi Felix’in bakışlarını kendine döndürürken cümlesine devam etti.
“Pek çok hanım hizmetine talip olmuş olmalı… Neden beni seçtin?” Felix kadının sorusuna karşın güzel bir gülümseme sundu. Hatta sesi neşeli bile denebilirdi.
“Ah! Doğrudan Lavoiser soyundan gelince pek çoğu sadece ilgi göstermekle yetinebiliyor. Üstelik sizden daha soylu bir hanımın ilgisini çekebileceğimi sanmıyorum.” Dedi güzel gülümsemesi ile. Réene gözlerini genç adamın yakışıklı yüzünden hiç ayırmadan dünden beri aklını kurcalayan şeyi dile getirdi.
“Beyaz gülün anlamını bilir misin Felix?” diye sordu. Genç adam bakışlarını ufuktan ayırıp Réene’ye çevirdi. Kararsızlıkla biraz düşündükten sonra sorusunu cevapladı.
“Nikah, öyle değil mi?” dedi genç adam.
“Evet, nikah.” Dedi Réene.
“Verilen nikah sözünden kan dökülmeden dönülemeyeceğini temsil eder.” derken durdu ve kaşlarını çatarak adama baktı.
“Peki sence, beyaz gül bu anlamı nasıl almış?” diye sordu usulca Réene. Felix’e bir adım yaklaşarak daha yakından baktı. Bu genç adamda kendini huzursuz hissettiren şeyin ne olduğunu bulamamak sinirlerini harap ediyordu. Felix bakışlarını sakınmadan donuk ifadesiyle idaya karşılık verdiği zaman Réene korkuyla irkildi.
“Ne yazık ki bu anlamı nasıl aldığını bilmiyorum hanımım. Sadece beyaz gül sözünden cayıldığı takdirde, gülü sözü verenin kanıyla boyadıklarını biliyorum” dedi gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan.
“Öyle mi ?” derken genç adamla arasındaki yakınlık tüylerini diken diken etti. İnanmadığı her halinden belli olan bakışları ile manası adamın göğsüne çöküyordu. Felix’in, Réene’nin hırçın manasına karşı oldukça dayanıklı olduğu su götürmez bir gerçekti.
“Sana gülü hanımına vermeni söylediğimi çok net hatırlıyorum Felix. Henüz hizmetine talip olmamışken...” Dedi Réene.
"Bir güneyli için şaşırtıcı bir yöntemdi."
Genç adamın mavi gözlerinde belli belirsiz bir telaş yakaladı.
“Diyarda bir söz vardır Felix, felaketi Swarovski doğurur derler” dedi Réene. Keskin bakışları genç adamın içinden geçiyordu sanki ve sonunda genç adamın kendisine nereden tanıdık geldiğini buldu.
“Hakkımda çok şey duymuş olmalısın Felix. Ama bu topraklarda duyulanlar ve bilinenler birini tanımak için asla yeterli olmaz. Hizmetinde hanımına sadık kalsan iyi edersin. Ne zaman felakete gebe kalacağımı bilemezsin.”
Genç adamı açık açık tehdit ederken, bir dağ gibi dik duran bir adam vardı karşısında. Bu manzara genç kadına korkunç bir benzerlik sunuyordu. O an görünmeyen uzuvlar gibi yer ile gök arasında dolanan manasına temas eden sıcak bir enerji hissetti. Şömine başında gelen uyku sarhoşluğu gibi bir histi. Mana, Réene’nin burnuna rüzgara karışan yeni açmış bir çiçek kokusu getirdi ve genç kadının bakışları yalıya döndü.
“Dönelim.” diyerek yola koyulduğunda eğer yanılmıyorsa kokunun çan çiçeği olduğunu tahmin ediyordu. İnsan teninin sıcaklığına bulanmış tatlı bir his bırakıyordu damağında. Bileklerini ovuşturarak ilerlerken Felix’in ayağının altında ezilen taşların sesini ve gerginliğinin kıvranışlarını duyabiliyordu. Réene geldikleri yoldan geri dönerken haklı olmanın verdiği dayanılmaz çaresizliğe boyun eğdi.
Bir rivayete göre Cevher, henüz ilk yüzyılını geride bıraktığı bir kutlama ile şenlenirken. Galia’nın büyük büyük torunu Dante on yedinci yılını yeni doldurmuş genç bir delikanlı olarak Vas Rosa’ya sunulmuştu. Mavi toprakların, uç topraklarının tek varisi olan Talu delikanlıyı ilk bu şenlikte görmüş ve ona delicesine bir aşkla tutulmuştu. Dante bir insanın sahip olabileceği en saf kalbe ve cıvıl cıvıl bir neşeye sahipti. Koyu dalgalı saçları gevşek bir kuşak ile bağlanmış ve ökse otu iki kulağının üzerinden anlına ulaşıyordu. Talu’nun yazdığı şiirlerde Dante’yi ilk görüşü böyle anlatılmıştı. İkili yirmi bir gün süren şenliklerde birlikte çokça vakit geçirdiler ve doğa ana onları birbirine bahşetti. Dante’nin neşesi soğuk toprakların varisi Talu’yu bile yumuşatmıştı. Cevherin yüz birinci yılına adım attıkları Yeniay şenlikleri ile ilk kez aşkı tatmışlardı. Ayrılık vaktinin pis kokan solukları enselerine vururken, Dante’nin neşesi ve gülen yüzü günden güne bir gül gibi solup gitti. Talu sevgilisine ayrılmayacakları ve mutlaka birleşecekleri sözünü kendi topraklarından getirttiği beyaz bir gül ile verdi. Bu gül yapraklarını dökmeden kavuşmuş olacağız diyerek teselli etti sevgilisini. Şenlikler bitip de ayrılma vakti geldiğinde Talu, Dante’nin ablası Lorena’nın karşısına çıkıp nikah sözü istedi. Lorena, genç kadına kardeşi Dante’nin nikahı için üç dolunayın geçmesi şartına karşılık Dante’nin, Talu’nun damadı olacağı sözünü verdi. Lakin üç dolunay geçti ve damat Talu’nun topraklarına gelmedi. Verilen sözün tutulmayışına sinirlenen Talu ordusuyla birlikte damadını almak için apar topar Vahja’ya döndü. Sevgilisi Dante’nin Zois adaları idasının üçüncü eşi olarak kendisine teslim edildiğinin ve nişan sözünden dönüldüğünü öğrendi. Lorena’ya göre Zois adalarına yakın olmak çorak toprakları olan yeni yetme bir kadınla kurulacak ittifaktan daha önemliydi. Ve Zois adaları idası şükür ki Dante’yi beğenmişti.
Öfkeden deliye dönen Talu saraya girip, Lorena’yı ve iki kızını kılıçtan geçirerek oracıkta canlarını aldı. Aynı günün akşamına iki idanın ve dört meleğin bulunduğu apar topar kurulan bir mahkeme ile idamına çarptırıldı. Dante olmadan yaşıyor olmanın bir anlamı yoktu. Her şeye sahipti ama sevgilisi olmadan yeteri kadar kendisi değildi.
İdam için çıkarıldığı avluda son nefesini veremeden gövdesinden ayrılan başı düşüp ayaklar altında yuvarlanmadan önce aklında sadece Dante ve onun gülüşü solan mahzun yüzü vardı. Zois idasına teslim edildiği söylenen Dante ise göz altları çökmüş, ağlamaktan şiş gözleri ile güzel sevgilisinin ölümünü izledi. Zois idası kendisini almak için gelene kadar odasına kilitlenmişti. Ablası Lilith Talu’nun ölümünü görmesinin damadı olacağı aileye ve idaya bağlanmasını kolaylaştıracağını söylemişti. Talu’nun ölümünü bilirse sadakatinden eksilmeyecekti. Parmak eklemleri parçalanmış, kuru kan ve morluklarla kaplıydı. Saçı başı dağılmış ve ışığı sönmüş bir mum gibi eriyip tükenmişti. Talu’nun beyaz teni, kanı ile renklenirken ağlama krizinin ortasında camdan atladı. Birbirlerine kavuşamayan iki sevgilinin aşkı ancak kanla yazıldığı takdirde kabul gördü. Bu hikaye diyarın dört bir yanına yayıldı ve zaman içinde Cevher’de dönülemeyen nikah sözü olarak kaldı. Tıpkı Dante’sinden ayrılan Talu gibi kan akıtacak ve Dante’nin ,Talu’nun soluklarının olmadığı yerde nefes alamayacağı gibi, geri dönemeyecekleri sözünü verdi sevgililer. Hikaye böyle yayılmıştı ama beyaz gül mavi topraklarda adanmak anlamına geliyordu. O topraklarda doğan, kendisini hanımlarına ve beylerine adayan sadık kulların evlerinde ve bahçelerinde beyaz güller olurdu. Böylelikle Hanımlar ve beyler onları korur ve gözetirdi.
Swarovski’ler Parzaki’ye yerleştiklerinde bile topraklarının adetlerine sadık kaldılar ve kendilerine sadık olanların hizmetlerini bu şekilde kabul ettiler. Bu nedenle beyaz gül üstü kapalı bir şekilde hanelerinin arması sayıldı. Genelde güneyde bilinmeyen bir anlamdı. Sıcak topraklar sadece aşkı ve onun utanç verici hikayelerini severdi. Bu nedenle Réene’nin, Cevher’in en güneyinde yer alan Newa idasının kardeşi Felix’in, himayesi altında olduğu ablasının bile bilmediği bu anlamı nereden bildiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ama iki kardeş, genç kadının gözünde artık o kadar da birbirlerine benzemiyorlardı. Réene’nin bu noktada asıl merak ettiği Felix’in beyaz gülün sarayda ne anlama geldiğinin bilip bilmediğiydi.
Beyaz gül güçlü ve adaletli Swarovski ve tahtlarında oturan yozlaşmış saray kadınları arasında zamanla pek hoş olmayan eski bir anlam daha kazanmıştı. Saraya saygısı olmayan Swarovski hanesinden gelen beyaz gül, kendinize çeki düzen vermeniz gerektiği anlamına geliyordu. Felaketin manası kuşaktan kuşağa kadınlarına miras kalan Swarovski’ye boyun eğin demekti. Eğin ki sizi felaketimden sakınayım…