Newa idası Marinka, adadan uzun süre uzak kalması hoş karşılanmayacağı için gün batarken Vahja’ya doğru yola çıktı. Genç kadın nişanlısı ile geçirdiği birkaç saatin ardından oldukça memnun kalmış görünüyordu. Réene giriş kapısında Adrién’in kadının arabaya binmesine yardım edişini dikkatli gözlerle izliyordu. Felix kadının gerisinde nötr bir yüz ifadesi ile Réene gibi genç çifti izliyordu. Réene’nin manası, genç adamın çevresinde dolanarak büyük bir profesyonellikle koruduğu soğuk kanlı duruşunun altında ne kadar huzursuz hissettiğini ona anlatıyordu. Marinka arabaya binip, kapıyı kapatmadan önce uzanıp Adrién’e bir öpücük verdi. Kardeşinin hülyalı yüz ifadesine bakarken kendisinin de benzer anlarında bir kuş gibi çırpınan kalbini hatırlattı. Yüreği sıkıştı. Üzerinden yıllar geçmişti ama sanki dünmüş gibi acısını hissediyordu. Birinden vazgeçmek ile yollarını ayırmak farklı şeyler olabilir miydi?
Araba büyük avluyu geçip büyük ferforje kapıdan çıktığında Adrién giden arabanın ardından bakmaya ancak son verebildi. Bu durum Réene’yi huzursuz etti. Elbette ki kardeşinin çok mutlu olacağı, sağlıklı bir ilişkisinin olmasını isterdi ama nedense bunun elleri arasından kayıp gittiği hissine kapılıyordu. Adrién kendine doğru gelirken gözlerindeki ışıltılar kalbine bir ok gibi saplandı. Bu ifadeyi biliyordu. Kendi donuk ifadesinin kardeşinin dünyasını başına yıkışına tanık oldu ve sanki genç bir adamın hevesini kursağında bırakmamış gibi arkasını dönüp gitti. Felix, kadın önünden geçerken hafifçe öne eğdiği başına rağmen gözleri ile kadının gözlerini yakaladı ve Réene’nin manasının soluğunu kesişini hissetti. Réene geçip giderken Felix’in gözlerini yaşartan ve yüzünü mora yakın bir renge boyayan cezasının şimdilik yeterli olduğunu düşünerek eziyetine son verdi. Genç adam kendisini diğer kadınlarla karıştırıyor olmalıydı ama öğrenecekti. Réene’nin tatlı sözlerden ve güzel gülümsemelerden etkilenecek bir kalbi yoktu. Bu bedeni ayakta tutan şey kalbi değil göğsünün ortasındaki fırtınaydı. O akşam Felix ve Adrién’in olmadığı yalnız bir akşam yemeğinde şarabını yudumlarken yanı başında duran Benjamin ve genç bir yardımcı ile kendini avutuyordu. Bir karar verilmişse zaman sadece aleyhine işleyen bir düşmandı. Adrién’in yokluğuna şimdi alışmalıydı. O gittikten sonra sessini duyduğunu sanacağı çok vakti olacaktı.
Réene ertesi sabah çalışma odasında pencerenin önündeki koltuğa oturmuş dört gün önce gelmiş olması gereken vali raporlarını okuyordu. Yer değişikliği böyle bir aksiliğe neden olmuştu. Mektuplar önce İnci sarayına ardından Parzaki yalısına gelmişlerdi. Yine de bu süre Réene için çok uzun bir süreydi. Kuzey vilayetlerinin kendisinin varlığında artan üretim gücünün, yokluğunda düşmesinden endişelilerdi. Onun duymasını istedikleri esas şeyin bu olduğunu biliyordu. İnci sarayından ayrılmasının iyi olmayacağını ima etmeye çalışıyorlardı. O Parzaki olduğu sürece kuzeyin istediği gibi at koşturmasından endişelilerdi. Üstelik idalığı konusunda da pek çok fikirleri var gibi görünüyordu. Görünüşe göre valiler kurulunun son toplantısında hem fikir oldukları konu buydu. Yine de Réene’nin elinde tuttuğu kağıtta aynen şöyle yazıyordu;
“Kuzey vilayetlerinin yönetiminden sorumlu olan mittaların sehalar üzerinde olan istihkaklarının, daha öncesinde olduğu gibi eve dönüşünüzün ardından uygun bulunmayacak çıkarlara dönüşmesinden endişeliyiz. Mittaların, sehalar üzerinde sahip oldukları yaptırım gücünün denetlenmesi konusunda bazı imtiyazlara ihtiyaç duyduğumuzu bildirmek durumundayım. Valiler kurulu olarak idalık görevlerinizi kişisel çıkarlarınız önünde tutacağız sözünüze olan güvenimiz, son dört toplantıya katılmayışınızın ardından sarsılmaktadır. Kurul, yönetimi eski ihtişamına kavuşturmanın geçtiğimiz dört yıllık süreci göz önünde bulundurarak zorunlu hale geldiği hususunda hemfikir olmuştur. Reform kararı alınmasından endişeliyim. Parzaki’nin istikbali söz konusu olduğunda göstereceğiniz hassasiyete güvenerek bir sonraki toplantıda sizleri aramızda görmeyi arz etmek durumunda kalıyorum.
Levant Valisi Amelia Soğukova”
Mektubu izlerinden katlayarak solunda, yarısı henüz açılmamış mektuplar yığının üzerine bırakırken sağ eli ile alnını ovuyordu. Çenesini sağ yumruğuna dayayarak pencereden görünen aydınlık Kızıl Höyük manzarasına bakıyordu. Köyün girişinden geçen koyu at arabaları sahil yolundan ayrılarak Dik tepe yoluna giriyordu. Levant valisi Amelia’nın haftalık raporunun yanında gönderdiği yarım sayfalık mektup baş ağrılarını arttırmaya yetmişti. Henüz yirmilerinin sonunda olan yeni vali endişelerinin haklılığını doğruluyordu. Valiler kendilerinde, Réene’nin hoş görüsünü otoritesini sorgulayacak cesareti bulmuşları. Odanın kapısı vuruldu ve yankılanan tok ses düşüncelerini böldü.
“Gel.” Kapı açılıp Adrién içeriye girerken halen pencereden dışarıya bakıyordu. Genç adam şakayla ablasına takıldı.
“Evleniyorum diye yokluğuma şimdiden alıştın mı yoksa?” gülerek karşısında ki koltuğa oturdu.
“Mana çok hassas, varlığını bilmek için bakmama gerek yok.” derken arkasına yaslandı. Adrién imrenmiş bir tavırla başını salladı.
“Manam hiçbir zaman o kadar güçlü olmadı.” Dedi ablasına karşı.
“Çalışıyor muydun?” derken koltukta arkasına yaslanarak gömleğinin kollarını düzeltti.
“Daha çok teşvik ediliyordum.” dedi Réene, dişlerini gösteren bir gülümsemeyle. İşleri ile kardeşinin başını şişirmek istemiyordu.
“Kurulla mı ilgili?” diye tereddütle sordu Adrién. Her ne kadar ablası kendisine tanınması gerekenden çok imtiyaz tanıyor olsa da yine de işlerine burnunu sokmasını hoş karşılayacağını sanmıyordu. Réene kendisine ne düşündüğünü çözemediği bir ifadeyle bakarken onu kızdırmış olmaktan korktu.
“Evet.” Dedi Réene. Sonunda cevap vererek kardeşini kuruntularından kurtarmış oldu. Aslında biraz da haline acımıştı. Newa’ya damat olarak gittiğinde bu kendisinin tanıdığı imtiyazlara sahip olamayacaktı. Bu nedenle alışmasını istiyordu ama nedense onu kırmayı göze alamadı.
“İda olarak yeterli olmadığımı düşünüyorlar.” Dedi sıkıntıyla soluyarak.
“Böyle mi yazmışlar? İdalığını nasıl sorgulayabilirler?” diye hayretle sordu Adrién. Ona tüm bunlar çok mantıksız geliyor olmalıydı.
“Uzun zamandır inci sarayındaydım. Kurula ve Parzaki’nin tamamına ayıracak vaktim yoktu.” Dedi Réene.
“Benimle çok meşguldün.” Dedi Adrién. Sesinde gizleyemediği mahcubiyetle yerine sinerken.
“Ben senin ablanım Adrién. Önceliğim hep sen olacaksın.” Dedi. Adrién biraz utanmış biraz mahcup görünerek bakışlarını kaçırdı.
“Bana mana işlemeyi öğrettiğini bilselerdi-” derken Réene araya girdi.
“Otoritemi sorgulamak istiyorlarsa sorgulasınlar. Bu benim kim olduğumu değiştirmiyor Adrién. Ben Dénise’nin kızıyım.” Dedi bakışları kararırken.
“Gerekirse diyarı yerle bir ederim. Ama kimse ben ölmeden beni bu tahttan indiremez.” Adrién ablasının katılığı karşısında tatlı manasının huzursuzluğunu gidermeye çalıştı ama odada büyüyen soğuk hava kendisine hiç yardımcı olmuyordu. Réene durumu fark edince konuyu değiştirerek kardeşini ve bebek manasını rahat bıraktı. Kendi manası onların tatlığı karşısında soğuk bir büz kütlesi gibi üzerlerine çökerek üstünlük taslamaya çalışıyordu. Manası, negatif enerjilerle besleniyordu ve düzensiz, başına buyruk oluşu onu sürekli saldırı halinde olan vahşi bir hayvan gibi yabani yapıyordu. Swarovski kadınları bu enerjiyi kontrol edebilen nadir varlıklardandı. Mana işleyiciliğide tıpkı diğer özellikler gibi aileden miras kalıyordu. Genelde mana o kadar yabani olurdu ki onula uyumlu olan canlıyı kendisine benzetir ve yoldan çıkarırdı. Serbest kalmak isteyen mana canlının yaşam manasını sonuna kadar tüketirdi. Teyzesi Leya kız kardeşinin ölümünden sonra mananın hırçınlığı onu yoldan çıkardı ve yedi vilayeti yerle bir eden bir fırtınayla birlikte yok oldu. Canlı bedeninden sıyrılıp benliği olmayan bir varlık olarak görünenin ötesine geçip silinip gitti. Bir gün kendisinin de olmaktan korktuğu araf kuşu oldu. Tüm bunları hafızasından silmeye çalışarak derin bir nefes alıp pencereden dışarıya baktı. Biraz daha iyi olduğu kanaatine varınca içini kemiren konulara girdi.
“Marinka ile iyi anlaşıyor gibi görünüyorsunuz?”
Adrién utançla başını salladı. Yanaklarına oturan pembeliğe baktı. Heyecanla kıvrılan dudaklarına, ışıl ışıl gözlerine. Gençti. Orell’in, kendisini ilk öptüğü yaştaydı. O zaman Orell’de kendisine benzer bir ifadeyle bakardı. Aşık bir adamın bakışlarıyla. Adrién ve Orell her şeyden çok sevdiği bu iki adamın aşık oluşlarına tanık olmuştu. Réene onun yanaklarının pembeleştiğini hiç görüp görmediğini merak etti. Adrién en masum duygularla, en sakin kuytularda büyümüştü. O aşkı tattığı zaman kendini ona adayacak insanlardandı. Aşkın onu kör, sağır ve dilsiz bırakmasından korkuyordu. Adrién’in de tıpkı kendisinin yaptığı gibi Marinka’ya büyük bir aşkla bağlanmasından korkmaya başlamıştı. Çünkü aşk, artık masallarda ve kitaplarda yazıldığı gibi masum değildi. Onu hak etmeyenlerin yüreğinde kirlenip heba oluyordu. Ve Réene’nin yaşadığı devirde aşkı hak edecek bir insan evladının varlığına dair hiç inancı kalmamıştı. Kadın ya da erkek fark etmiyordu. Hepsi aynı pisliğe ve çirkinliğe sahipti. Onlar kendilerinden vaz geçemeyecek kadar kibirlilerdi ve hiçbiri onu hak etmiyordu. Réene bunu düşününce aşkı ilk kendisinin küstürmüş olabileceğinin farkına vardı. Her ne kadar Orell’i sevse ve değer verse de bir noktada o da eninde sonunda Orell’in kendisinin olacağı kibrine kapılmıştı. O zaman Orell’e hak vermeden edemedi.