Konuşarak uzaklaşan sırtlarına bakarken tanıdık ılık his tekrar kulağının arkasını yaladı. Réene bu hisle anında dikleşip arkasına döndü. Hala çardakta olan Felix’i görmek için biraz uğraşması gerekti. Juliet ortalarda görünmüyordu. Gitmiş olmalı diye düşündü genç kadın. Mana ensesini kamçılayan bir teşvikle yanına gitmesini söylüyordu. Réene, manasını dinleyerek ayağa kalktı ve karanlık adaya doğru ilerlerdi. İki ada arasında kalan göle ulaştığında suyun üzerinde ağır ağır süzülen selenit plakalara basarak karşı adaya doğru sessizce ilerledi. Genç adam suyu süpüren eteğinin sesi ile kendine doğru döndü ve Réene küçük adaya ayak basarken ayağa kalktı. Réene eteklerini avuç içlerine toplayarak yeşil çimenleri geçti ve çardağın önünde durdu. Beyaz çardağı sarmalayan çiçekler içinde, genç adamın göz kamaştıran güzel yüzüne baktı. Çok… Çok yakışıklı bir genç adamdı. Gördüğü ilgiyi kesinlikle hak ediyordu. Delikanlı büyük bir nezaketle kendini selamladı.
“Hanımım…” İyi bir terbiye aldığı her halinden belli oluyordu.
“Felix, değil mi?” diye sordu Réene. Genç adam başıyla kendisini onayladı.
“Newa nasıl?” diye sordu ahşap banka otururken. Gözleri kulağının arkasına sıkıştırılan ökse otuna kaydı.
Réene’nin sorusu genç adamı şaşırttı. Belki de beklediği şey tam olarak bu değildi. Yine de genç adam ayakta dikilmeye devam ederken kadının sorusunu yanıtladı.
“Güneşli.”
“Her zaman mı? Hiç yağmur yağar mı?” diye merakla sordu Réene.
Şu an genç adamın onu gördüğü ilk birkaç seferden çok daha fazla sevecen ve daha az korkutucu duruyordu.
“Sık sık yaz yağmurları yağar, ama Vahja kadar serin değildir.” diye yanıtladı kendisini.
“Topraklarınız bereketli olmalı…” diye mırıldandı sarmaşık çiçeğinin pembe yapraklarını okşayarak.
“Öyledir. Yılın hemen hemen her dönemi mahsul alırız hanımım.”
“Böyle bereketli toprakları yağmacılardan korumak çok zor olmalı.” diyerek bakışlarını genç adama çevirdi.
“Newa’ya girilemez.” dedi. İşte şimdi Réene’nin ilgisini çeken bir sohbet olmaya başlamıştı.
“Peki ya Vahja?” diye sordu Réene keskin bakışlarıyla. Genç adam, kadının kendisine bunu neden sorduğunu bilmiyordu ama tedirginlikle kaşlarını çatarak açıklamaya başladı.
“Tavrımız bu konuda oldukça nettir. Annelerimiz ancak ve ancak adaya ayak basılmayacağı şartı ile Cevher’e katılmayı kabul etti. Savaşı göze almamış hiç kimse Newa’ya giremez.” genç adamın sesindeki tını Réene’nin gözlerinde bir kıvılcım çaktı. Belli ki genç adam yaşının aksine oldukça güçlü bir erkek olarak yetiştirilmişti.
“Güneşli havayı mı tercih edersin yoksa karanlık denizi mi?” diye sordu kararlılıkla. Genç adamın duruşu hiç değişmedi. Réene’yi baştan sona süzdükten sonra parmaklarının ucuyla çardağın kenarından sarkan beyaz bir gülün yapraklarını okşadı.
“Marinka seni iyi yetiştirmiş.” dedi takdir ederek. Felix, başını olumlu anlamda sallayarak kendisini onayladı.
“Ablam en az sizin kadar güçlüdür hanımım. Kendisi savaşın kızlarının soyundan gelir. Beni de en az kendisi kadar güçlü yetiştirmeye özen gösterdi.” dedi gururla. Réene mananın heyecanlı pençelerini omuzlarının arkasında hissetti. Manasını heyecanlandıran bu genç adam Réene’de daha dikkatli bakma isteği uyandırdı. Keskin bir çene hattı soluk pembe dudaklar ve uzun kirpikli mavi gözler… Felix’te Réne’ye tanıdık gelen bir şeyler vardı. Sert bakışlarında mı yoksa yüzünde mi bir tanıdıklık olduğunu çözemiyordu ama manası genç adamın denk olduğunu savunuyordu ve ona güvenmeyi seçti.
Réene oturduğu yerden ayağa kalkarak Felix’in yakınına geldi. Kendisinden birkaç santim uzun olan adama iyice yaklaştı ve aralarında birkaç santim bırakarak gözlerine baktı. Yakından yaşına göre çok daha olgun bir havası vardı. Neredeyse yetişkin bir adam hissi veriyordu. Genç adamın sol eline uzanıp az önce yapraklarını okşadığı beyaz gülü dalından kopardı. Genç adamın soluklarını şakağında hissedebiliyordu. Manadan iç gıcıklayıcı bir darbe aldı. Başını kaldırdı ve gözlerini soğuk mavi gözlere dikerek gülü Felix’e uzattı.
“Bunu hanımına ilet.”
Felix beyaz yapraklara dokunmamaya çalışarak gülü aldı ve saçlarının arasından gözüken ökse otunu Réene’ye uzattı. Réene ökse otuna bakarken parmaklarının ucunu gıdıklayan hisle aydınlandı. Felix, kararlı bakışlarla ökse otunu alana kadar Réene’nin gri gözlerine baktı. Daha sonra kendisine reverans yaparak mavi gözlerini kendi gri gözlerinden ayırmadan yanından ayrıldı. Elinde olgunlaşmamış beyaz meyveleri olan ökse otu dalına dalgın bir bakış attı. Tanıdık bir his içini ezip geçti.
Felix’in gittiği yöne döndüğünde iki adayı birleştiren asma bir köprüden geçtiğini gördü. Birkaç çardağın arkasında kalan zeytin ağacının altına kurulmuş kadın kalabalığına ilerlediğini gördü.
Tıpkı Felix’e benzeyen sarışın mavi gözlü bir kadına fark ettirmeden elindeki çiçeği avucuna tutuşturarak kalabalığın içene karıştı. Kadının çiçeği alırken bakışları etrafta gezindi. Réene ılık bir esinti ile kadının çenesini okşadığında bu hisle kadın kendisine döndü ve bakışları kesişti. Kadın tekrar kendisine baktıktan sonra Felix’in tersi istikamette ilerleyerek kalabalığa karıştı. Réene içi içini kemirerek kadını gözden kaçırana kadar takip etti. Huzursuzlukla baş edemeyeceğini anlayınca peşinden gitmeye karar verdi.
Rengini belli etmeyen bir ifadeyle sakince çardaktan çıkıp asma köprüyü geçti. Kalabalığa ilerledi ve balkonların birinde içki içen Loanna ve Dewa’yı gördü. Loanna kendisine el salladığında tekrar kalabalığa döndü. Gözleri ileride bir defne ağacın altında Barbara’yı yedi adamla fazla samimi bir halde yakaladı. İki tanesi yere oturup başlarını kadının kucağına koymuş uyukluyor gibi görünüyorlardı. Esmer ve üst gövdesi tamamen çıplak bir adam elinde ki meyve sepetinden meyveler alarak elleriyle diğer adamları besliyor bu sırada Barbara başını arkaya çevirerek garip bir pozisyonda genç bir adamla öpüşüyordu. Réene hızla başka bir yöne doğru ilerledi. Yer mozaiğinin olduğu alana gelmişti ama halen aradıklarını göremiyordu bu nedenle daha ilerideki küçük adalara doğru ilerlemeye başladı. Bir balkonun altından geçerken uzun boylu bir adamla gösterişli bir kıyafet giymiş kavruk tenli bir kadının kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti. Mananın acı feryatlarına gafil avlandı. Burnunun direğini sızlatan bir çam kokusuna benzeyen bir histi. Daha şimdiden ağlayası gelmişti. Belli aralıklarla sıralanmış sütunların üzerinde duran bakır ateş çanakları sayesinde kendisine yaklaşanları daha net görebilmişti.
Tüm akşam karşı karşıya kalmamak için debelendiği koyu mavi gözler grilerine değdiği an sert bir rüzgar tüm çanakları söndürdü. Bir bakışla bu kadar kolay avlanan tepkisine karşın utançla karışık bir kızgınlık kapladı içini. Yanaklarının ısındığını hissederken hızlı adımlarla karanlık yoldan kaçarak uzaklaştı. Birkaç küçük fundalığı geçtikten sonra uzak bir köşede kalan, defnelerin arkasına saklanmış kemerin tepesinde dolanan ateş böceklerini gördü. Burnu daha çok sızladı. Gözyaşı gibi sivri kemerin sırtından dökülen küpe çiçekleri ile yüreği çırpındı. Tıpkı kanadı kırık bir kuş gibi. Eskiden bu görüntüyü ne kadar sevdiğini düşündü. Şimdi baktığında güzel manzara ağzında buruk bir tat bırakıyordu. Etrafına bakındığı zaman solunda yaşlı bir asmanın çevrelediği göle bakan küçük terası gördü. Adrién’i burada beklemeye karar vererek sessizlik içinde ilerleyip taş tırabzana oturdu. Gerginlikten ne yapacağını bilmiyordu.
İradeyi adamak mı? Aptallıktı. Daha şimdiden duygularını açık etmişti bile eğer onu tekrar görürse diye korkuyla karışık bir telaş içindeydi. Ve bu önüne geçemediği, karnını gıdıklayan bir hisle etrafında küçük bir hortum oluşturuyordu. Başını iki yana sallayarak düşüncelerini dağıtmaya çalıştı.
“Tedirgin misin?”
Adrién’in sesiyle birlikte ona baktı. Bal rengi saçlarının arasından yeşil yapraklarını sunan ökse otu artık orada değildi. İçi burkuldu. Böyle olmasını hiç istemezdi ama yapabileceği en iyi şey bu gibi geliyordu. Kendini biraz utanmış hissediyordu, yanakları kızarmış olmalıydı. Bileklerini ovarak bakışlarını yere indirdi.
“Hayır.” dedi kararlılıkla.
“Newa’da…” ne diyeceğini bilemeden derin bir nefes aldı.
“Newa’da güvende olacaksın.” dedi tekrardan.
“Böylece sana verdiğim sözü tutabilirim.” diye açıkladı. Etrafına bakındıktan sonra kaşlarını çatarak
“Sen… İstemiyor musun?” diye sordu. Bir an için kortku. Eğer istemediğini söylerse yine de onu gönderebilir miydi?
“Bilmiyorum.” diye yanıtladı onu Adrién.
“Ne zaman geldin? Seni görmedim.” diye sordu ablasına.
“Hemen peşinizdeydim.” Diyerek cevapladı.
“Balkonun altından geldim.” diye önceki cümlesini açıkladı.
“Biz üst kattaydık.” dedi genç adam. Adrién’in cevabı ile Réene neden onları görmediğini anlamış oldu. Marinka onu bulduğunda muhtemelen Loanna ve Dewa ileydi. Aklına bir şey gelmiş gibi bir bakışla kendisine bakıp bakışlarını kaçırdı.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Réene. Sanki Adrién bir şey söyleyecekmiş ama kararsız kalmış gibi görünüyordu. Sonunda konuşarak ikilemden kurtuldu.
“Onu gördün mü?” diye sorduğunda Réene hemen kim olduğunu anladı.
“O da balkonun altından geçiyordu… Yani, belki sen…” diye bocalarken
“Evet.” diyerek onayladı genç adamı.
“Tamam.” diyerek ablasının yanına, tırabzana oturdu. Bu konudan daha fazla konuşmak istemeyen Réene konuyu değiştirdi.
“Newa daima güneşliymiş. Sık sık yağmur yağıyormuş ama Vahja kadar serin değil diyorlar.” dedi kardeşine doğru.
“Zaten her yer inci sarayından daha sıcaktır.” diyerek acı bir gülümseme sundu Adrién’e.
“Manana iyi gelecek. Güçleneceksin…” dedi gülümseyerek. Adrién’nin kolunu sıvazladı.
“Marinka güçlüdür. Biraz sert duruyor ama eminim iyi anlaşırsınız.”
Adrién sessizce ablasını dinlerken ne kadar kırgın olduğunu görebiliyordu. Hep olduğu gibi ablasının gülen yüzüne tosladı. Gülen yüzünün altından sessizce içine akıttığı göz yaşlarının acısını sesinde duyabiliyordu. Hala kuru yaprakları döndüren minik bir hortum vardı. Üzerine gitmemeye karar verdi.
“O benim gibi değil… Sana iyi bakacak.” derken genç kadının gözlerinde çocuğunu kaybeden bir annenin acısını görüyordu. Bileklerini ovarak küçük hortuma baktı. Kuru yapraklar sessizlik içinde süzülerek yere kondular. Boğazında bir yumru ile uzanıp ablasının bileğindeki mor çizgilerin üstünü okşadı. Yutkunup yumruyu geçirmeye çalıştı.
“Senin gibi olmasına imkan yok. Bana kimse senden daha iyi bakamaz.” Dedi gür sesiyle.
“Vedalar için erken. Gidip dans edelim.” derken ayağa kalkmıştı. Elini tuttuğu ablasının hala oturduğunu fark ettiğinde ablasına döndü. Yüzü yaşlarla yıkanan kadını gördüğünde ne yapacağını şaşırdı. Dolu gözlerinde asılı kalan yansımasına baktı. Ablası o an herkesin aklını alan bir fırtınadan çok, sağanakta kalmış kimsesiz bir çocuk gibi görünüyordu. Kadın, asla titremeyen sesiyle fısıldadı.
“Hiçbir veda yeterince erken değildir Adrién...”
Ablasının sözleri koca bir gülle gibi indi midesine. Dediklerinin altında ezilmemek için dişlerini sıktı ve çenesini kaldırdı. Dik durmayı ablasından öğrenmişti, ablası için dik duracaktı. Genç kadının yıllarca durduğu gibi.
Uzanıp göz yaşlarını sildi.
“Fazlasıyla erken olacak! Söz veriyorum.” diyerek yeşil gözlerini ablasının gözlerine kenetledi.
“Daha benim çocuklarımı göreceksin. Söz veriyorum.” diyerek ablasını güldürdü.
“Bir kız, bir oğlan…” dedi Réene, dolu gözleri ile gülerek.
“Bir kız, bir oğlan.” Diye onayladı onu Adrién. Yüzünde ki tebessümün ablasının çehresini aydınlatmasını izledi. Réene bir kez burnunu çekti ve avuçlarını birbirine sürterek ayağa kalktı. Adrién şakağından yanağına süzülen tatlı bir meltem ile kalbinin sıcacık olduğunu hissetti. Ablasının dile getiremediği sevgisini manası ile sunuşu, onu bir kez daha gözünde ulaşılması imkansız bir yere koyuyordu. Hiçbir kadın anneliği onun kadar hak etmiş olamazdı. En azından o an için öyle düşünüyordu…
Réene centilmen kardeşinin eşliğinde tırabzanlardan ayrılıp fundalıklara doğru yol aldı.
“Bana bir dans borçlusun.” dedi Adrién. Ablasının kendi koluna sarılmış olan elini, sıcak eliyle nazikçe seviyordu.
“Sakın kaçmaya çalışma!” diye huysuzca uyardı genç kadını. Réene gülerek başını aşağı yukarı sallayarak kendisini onayladı.
“Aklımdan bile geçmedi.” dedi muzipçe. Adrién’nin inanmayan bakışları ile kıkırdadı. Karanlık balkonun altında bir siluet kendilerini karşıladı. Bir süredir orada bekliyor gibi görünüyordu. Biraz daha yaklaşınca karanlığın içindeki silueti seçebildiler. Réene hafifçe sırtını dikleştirdi ve fark edilmeyecek bir iki derin nefes aldı. İkili adımlarını yavaşlattılar ve doğrudan kendilerine bakan adamın karşısında durdular. Uzun boylu adam önünde eğilerek kendisini selamlarken bakışlarını başka bir yere çevirdi. Adamın derdini anlayan Réene sıkıntılı bir nefes vererek Adrién’in kolundan ayrıldı.
“Sen git Adrién.” Diyerek kardeşini yolladı.
“Ben gidip Dewa’yı bulayım.” diyerek diğer adama hafif bir baş selamı verdi Adrién yanlarından ayrılırken. Adrién’nin adım sesleri uzaklaşırken adam konuştu.
“Biraz konuşabilir miyiz?”
Réene adamı başıyla onaylayarak arkasına döndü ve gözlerden uzak bir köşede defnelerin arkasına saklanmış kemere doğru ilerledi. Mananın acı feryatları kulaklarını tırmalarken, yüreğinde lime lime olan bir sızı vardı. Adamın kendinden emin ayak seslerini duyabiliyordu ve karnının içinde yuvarlanan huzursuz manasına karşı temkinliydi. Mana güçlüydü ve onu hiç yarı yolda bırakmazdı ama acı çekiyordu.
Merdivenleri inerek çimliği aştılar ve ağaçların dalları altından Arnavut taşıyla döşenmiş küçük avluya geldiler. Kemerin sivri sırtından dökülen küpe çiçekleri artık kemerin yarısına ulaşıyordu. Buraya en son yine bu adamla gelmişti ve şu an, o zamanlar hissettiği hayal kırıklığının dumanı tüten hatırasını yaşıyordu. Bu akşam dumanı tüten közü dağıtmaya karar verdi. Sonsuza dek.