Bölüm 4: Orell Lavoiser

1914 Words
Ayağının altındaki taş avlu ve bedenini yalayan uysal rüzgar… Ilık bir meltem gibi sırtını okşayan manası ya da uçuşan minik yıldızlar gibi koyu mor çiçekleri selamlayan ateş böcekleri… Hiçbir şey Réene’yi teselli etmiyordu. İçinde varlıkla yokluk arasında bir cehennem kapısında asılı kalmış gibi çırpınan yüreğini. Sevdiği adamın siyah saçlarına daldı bulutlu gözleri. Artık göğsünden köprücük kemiğine uzanan pembemsi yara izini kapatacak kadar uzamıştı saçları. Yaranın belli belirsiz görünen çatallara ayrılmış dallarına baktı. Pişmanlık acıları asla hafifletmeyen nankör bir duygu olarak çarptı yüzüne. O da zarar vermişti sevdiğine. Artık eşitlerdi ama neden Réene, Orell’den daha çok canının yandığı hissine kapılıyordu. Bu görünen bir yaranın, hayal kırıklığı ve ihanetten daha ağır bastığı anlamına mı geliyordu. Sevdiğini incitmiş olmanın acısı mıydı bugün yüreğini dağlayan? Réene net bir cevabı olmamasından korktu. Dumanlı denize gömülmüş gibi nefesini kesen bir boğulma hissini başından savmaya çalışıyordu. Nabzı boğazını dövüyor, asla nasıl geçireceğini bilemediği bir ağrı baş gösteriyordu. Öksürerek bu histen kurtulmayı diledi. Yeterince tanıdık bir his olmasaydı gerçekten denerdi de… Orell’in kendisine bir yabancıymış gibi bakan mavi gözlerine baktı. Aynı gözlerin kendisine binlerce küçük yıldızı doğuran bakışlarını biliyordu. Şimdi ise, ışığı sönmüş bulutlu bir gökyüzü kadar karanlıktı. Onlar kadar çok vakit geçiren insanlar da yabancı olabiliyordu demek. Çünkü Réene de Orell’in karşısında aynı tanımayan bakışlara sahipti. “Beni görmeye gelmiyorsun.” dedi adam. “Neden geleyim?” diye sordu Réene. Sesini duyana onu ne kadar çok özlediğini bilmiyordu. Kahretsin! Şimdi bu bilgiyi de görmezden geleceği diğer şeylerin yanına eklemek zorundaydı. Onu hala ne kadar çok sevdiği gibi. Tüm güzelliği solup giden duyguların hazin sonu bile iki insanın arasındaki sevgiyi tükenmiyordu demek ki. Demek sevgi insanın gözünü kör eden en tehlikeli hastalıktı. “Nişan-” derken genç adamın sözünü kesti. “Nişan falan yok Orell.” dedi sakince. Orell kemerin ardından görünen durgun göle bakıp derin bir nefes aldı. Genç adamın çocukluktan kalma bir alışkanlıkla yanaklarının içini kemirdiğini gördü kadın. “Nişan akdini annen teklif etti. Bunu öylece kestirip atamazsın.” dedi sakince. “Öyle bir söz yok.” dedi Réene. “Evet var biliyorsun! Annenin sözü kızına mirastır bunu çok iyi biliyorsun." dedi alev alev yanan gözleri ile bariz bir gerçeği ima ederek. "Sözü bozamazsın Réene.” Dedi. “Sözü feshettim!” dedi Réene. İkisinin bir arada olması gibi bir ihtimal kalmamıştı. Yine de adamı incitmemek için çabalıyordu. Ne kadar da boşa giden bir çaba... Oysa ki en derin aşklar, en koyu duygularla harlanmıştı. Tutkunun tatlı zehri damaklarını kana boğarken ve akılları baştan alan aşkın büyüsü çıtırdayarak sönerken geride simsiyah nefretin, elleri kirleten külü kalıyordu. Öylesine boşa çabalıyordu ki genç kadın. Bir olmayı beceremediği adamla artık hiçbir şey olmalarının dahi mümkün olmadığını bilerek girmişti bu yola. “Sözü kafana göre feshedemezsin.” diyen adama karşı bir duvar olmaya çabalıyordu. “Orell-” diye başladığı sözü genç adam tarafından kesildi. “Üstünde Swarovski’nin mührü olan bir parşömen var Réene. Annenin el yazısı ile yazılmış.” dedi adam sakince. “Ben vermediğim sözden mesul değilim!” dedi Réene. Etraflarında dolanan bir rüzgar ikilinin koyu saçlarını okşuyordu. Kadının sakinliği artık sinirlerine dokunmaya başlamıştı. Bu kadar önemli bir konuyu nasıl kestirip atabiliyordu adam anlam veremiyordu. “Réene bu yıllar önce planlandı. Evliliğin önemini anlamıyor musun?” diyerek bir adım yaklaştı kadına. “Senin için olan önemi gibi mi? Hayır! Senin aksine Orell, benim sana ihtiyacım yok.” dedi adamın gözlerinde çırpınan aşk kırıntılarına bakarak. Çırpınışlar durdu. Yıllar önce korkup kaçtığı aşkın hayaleti çöktü adamın üzerine. Sevdiği kadından geriye kalanlara baktı, erkeksi yüzü hayretle çarpıldı. “Sana ne olmuş böyle…” dedi fısıltıyla. “Beğenmedin mi?” diye sordu adama. “El birliği ile yaratmaya çalıştığınız Réene bu değil miydi! ” dedi adamın üstüne giderek. Daha yakından gördü kendi öfkesinin karşısında savunmasız kalan adamının hayal kırıklığını. “ Sen o saygıyı hak etmiyorsun!” dedi öfkesiyle adamın gururunu çiğneyerek. “Seni sevdim Réene! Hala seviyorum, bunu neden anlamak istemiyorsun?” diye sesi yükseldi Orell’in. “Keşke bunu hala birbirimizi severken fark etseydin.” dedi Réene. Adam tam ağzını açmışken onu susturdu. “O zaman beni sevdiğini başkalarının yatağına girmeden önce fark etseydin Orell! Ben seni hala seviyorken ve sen bana hala sadıkken.” dedi adama bağırarak. Adam sakin sesiyle kendini açıklamaya çalıştı. “Birlikte büyüdük Réene… Sana olan sevgimin bir kadına mı yoksa bir arkadaşın yakınlığına mı olduğuna karar veremiyordum. Sen hiç beni gerçekten beni sevip sevmediğini düşünmedin mi?” Réene, adamla yüzlerinin arasında kalan birkaç santimlik mesafenin ardından öfkeyle bağırdı. “Düşünmedim! Ben hiçbir zaman sana olan sevgimi başka şeylerle karıştırmadım!” gözlerini dolduran acı, gölü dalgalandıran bir rüzgara dönüştü. Manası ezilip büzülüyor ve ensesinden omurgasına hüzünle akıyordu. “Sevgimden şüphe edip başkalarında doğruları aramadım ben. Seni hep evleneceğim adam olarak gördüm. Sığındığım liman, derdime ortak, seni kendime eş olarak gördüm.” Dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Eninde sonunda evleneceğin belli diye başka kadınlardan mahrum kalmaktan mı korktun?” dedi adamın gözlerine bakarak. “Öyle bir şey yok! Sadece şüpheye düştüm!” dedi Orell yankılanan gür sesiyle. Esen sert rüzgar adamın koyu saçlarını savuruyordu. Bir zamanlar kadının şarkılarla sevdiği uzun saçlarını… Réene, sert rüzgarla yüzünü döven saçlarını yüzünden çekti. “Şüpheye düştüğüne göre beni sevmemişsin demektir.” dedi adamla olan yakınlıklarına hatırı sayılır bir mesafe koyarak. “Neredeyse çocuktum Réene. Bunu fazla büyütüyorsun.” dedi kadına doğru yaklaşarak. “Büyütüyor muyum?” dedi gülümseyerek. “Lavoiser’lerin hepsi aynıymış. Sizin bize mutlu bir evlilik vaat etmeniz mümkün değil! Aşk ile olsa bile.” “Sen neden bahsediyorsun?” dedi Orell büyük bir öfkeyle. “Swarovski’ler daima sadık soylu bir ailedir.” dedi donuk bakışlarla. “Lavoiser’ler gibi değil.” “Öfkeli olduğunu biliyorum Réene ama çok ileri gidiyorsun.” dedi boğuk bir sesle. “Sana öfkeli değilim Orell.” dedi adama tepeden bakarak. “Bizim aramızda artık öyle bir şey yok.” dedi yükselmeye başlayan rüzgarın içinden. “Sen sadece koca bir hayal kırıklığından ibaretsin Orell Lavioser.” dedi buz gibi bir sesle. Adam birkaç adımda kadına ulaşıp ellerini tutmaya çalıştı. “Sakın bana dokunma!” diye bağırarak adamı göğsünden itti. “Bedelini ödedim!” diyerek tekrar denedi. “Sen hiçbir şeyin bedelini ödemedin!” diye daha çok bağırdı Réene. “Beni yaktın Réene!” dedi kadının yüzüne doğru bağırarak. “Sadakatsizliğinin bedelini ödedin! Beni aldatışının değil! Henüz değil!” diye bağırdı göz yaşları akarken. O an pişmanlık ne kadının göz yaşlarını dindiriyordu ne de adamı yaptığı hataların prangalarından kurtarıyordu. Pişmanlık sadece adamın yakasına yapışan geçmişten ibaretti. “Beni affedemez misin.” diye mırıldandı kadının yüzüne bakamazken. “Affetmek mi?” dedi Réene şaşkınlıkla. “Şu halimize bak Orell. Konuşamıyoruz bile… Biz yollarımızı çoktan ayırmışız.” dedi hüzün ağzında acı bir tat bırakırken. Kadının rüzgarı ikisinin etrafında büyüdü ve büyüdü. Defne dallarının rüzgarda gıcırdayan dallarının sesini duyuyordu. Orell’den başkasını aynı şiddette sevmesi imkansızdı bunu çok acı bir gerçekle biliyordu. Réene tutamadığı birkaç hıçkırık kaçırdı, Orell’in kirpikleri ıslandı. Ne kadar çok isteseler de birbirlerini incitmeden sevmeyi başaramamışlardı. Kendi adıyla bir öğrenmişti Réene’nin adını Orell, asil bir kadın olarak büyürken yanındaydı. Hayatından Réene çıkarıldığı zaman geriye geçmiş diyebileceği bir şey kalmıyordu. Onsuz bir geleceği olur muydu onu hiç bilmiyordu. Adamın sessiz özürleri kulağına doluyordu. Hata yaptığını, burada onu bekleyen bir hayat olmadığını söylüyordu. Réene yoksa Cevher’de yaşam yoktu Orell için. Réene bu gerçeği göz ardı etmeye çalışıyordu. Buna mecburdu. Onun için yapabileceği en iyi şey buydu. Kadını ne kadar çok sevdiğini anlaması için bir hayli geç kalmıştı. Şimdi birbirlerini seviyor olmaları onları bir arada tutmak için artık yeterli değildi. Bazen sevgiliden vaz geçmek sevmenin en koyu tonunu oluşturuyordu. Katran karası ve yapış yapış, tutunduğunun arınması imkansız bir sevgi türü. Réene çoktan bu sevgiye batmıştı. Üstü başı ve kirpik dipleri bu katrana bulanmıştı. Orell’den vazgeçmeliydi. İkisini aynı anda kurtarmasının bir yolu olmadığını biliyordu. Réene eğer onu affederse bir daha aynada yüzüne nasıl bakardı bilmiyordu. Orell’i çok seviyor olması gerçeklere gözlerini yummasına izin vermiyordu, o zaman daha fazla Orell’i sevdiğini söylemesine de gerek yoktu. Daha fazla incitmeye gerek yoktu. Geriye çekildi, kızarmış gözleriyle adama baktı sakince. Kadın bir adım daha geriye çıktığında adamın kendi ellerine uzanan elleri boşluğa düştü. Birbirlerini hangi yaranın öldürüp, hangi yaranın süründüreceğini herkesten daha iyi bilirlerdi. Réene Orell’i öldürmek istiyordu. Bu onun için daha az acı verici bir son olacaktı. “Artık sana güvenemem.” dedi iç çekerek. Adam başını önüne düşürdü. Réene’nin gözleri sıcak yaşlarla doldu. Gözyaşlarını bu kadar sıcak yapan içinin yangını mıydı? Kendini o kadar üzgün hissediyordu ki… Ayrılıklarına değil, mahrum bırakıldığı mutluluklara üzülüyordu. Bir zamanlar tıpkı Orell’e benzeyen küçük bir çocuğun hayalini kurduğunu hatırlıyordu. O hayal yeniden gözünün önüne geldi ama artık annesi olamayacağı acı bir gerçekle birlikte. Gözlerini sıkıca kapatıp yutkundu. Gözünden süzülen damlanın sıcaklığını hissetti. En çokta Orell’in kendisini acımasızca dik durmaya zorlayışına üzülüyordu. “Belki de layık olduğun şey budur.” derken Rüzgar duruldu. Gözü Orell’in gömleğinin yakasından görünen gümüş madalyona kaydı. Bir zamanlar himayesinde olduğunu gösteren aile arması kazınmış obsidyen artık boynunda değildi. Gerçekten de yollarını çok önce ayırmışlardı. “Annem birinizi kurtarmıştı…” dedi göz yaşlarının arasından acı bir gülümsemeyle. “Ben aynı hatayı yapmayacağım.” Dedi korumaya çalıştığı sakinliği ile. Belki de onlar için her şey çok erkendi. “Sevginin ne olduğunu bilmiyordum.” Derken sıkıca ellerini tuttu Orell. Bu cümlenin ağırlığı altında ezildi. Yine de adama karşı olan yabancı tavrını korumaya devam etti. Hala adamın sevgisiyle sızlayan yüreğini hafifletecek sebebine sığınmaya çalışıyordu. Kaya gibi duran annesinin göz yaşlarına uyandığı geceleri hatırladı ve annesi ile olan benzerliği burnunun ucunu sızlattı. Kadınlar annelerinin kaderini yaşıyor olabilirler miydi? Orell’in gözlerinde de aynı bakışı görüyordu. Bir zamanlar babasının gözlerinde gördüğü aynı bakış… Réene az önce o kaderi reddetmişti, böylesi öngörülen gelecekten daha az acı verici olacaktı. Ellerini çekerek kurtardı. Orell’i orada, kendisini ilk öptüğü günün korlanmış hatıraları arasında kimsesiz bırakarak gitti. Defnelerin altından geçti. Öpüşündeki sıcaklığı hatırladı… Çimenlerde yürüyordu. Gözlerini açtığında kendini karşılayan ışıl ışıl gözlerini… Taş basamaklardan çıktı. Heyecandan ani bir rüzgar kısa saçlarını dağıttığında attığı küçük kahkahasını… Fundalıklardan geçti. Sırtını kemere yaslarken Orell’in saçına ancak ulaşan küpe çiçeğini hatırladı. Orell… Dudaklarına yeni bir öpücük vermeden hemen önce parmağıyla dudağının altını okşayışını hatırladı. Sıcak, sevgi dolu, kollarının arasına sığındığı Orell… Şimdi yapayalnız. Göz yaşları şiddetini artırırken mananın acısına karışan ağırlığında boğuldu. Tıpkı büyütüldüğü gibi kimsesiz ve sessiz göz yaşları içinde yoluna devam etti. Balkon altına girdiğinde kendini ışıklardan saklayan karanlık bir köşede yüzünü kapatıp hıçkırıklarını yutmaya çalıştı. Gök gürüldüyor ve ani çıkan fırtına kaçışan konukların çığlıkları arasında büyüyordu. Mavi-mor ışıklarla aydınlandı gece. Etrafında çığlıklar atarak koşuşturan manayı hissetti. O an ne için ağladığını tam olarak bilmiyordu bile ama yere çökmüş, duvarın dibinde hıçkırık krizi ile boğuluyordu. Orell miydi onu ağlatan, yoksa asla dinmeyen yalnızlığı mıydı? Dizlerini daha çok kendine çekti. Böyle bir acının var olması nasıl mümkün olurdu? Bir insan bununla nasıl başa çıkabilirdi ? Annesi onca yıl nasıl başa çıkmıştı? Ne yer kalmıştı şimdi ayaklarının altında ne de hava vardı saçlarını uçuran. Mana bir cehennem çukuru olup onu içine hapsedip üzerine kapanmıştı. Kontrolü kaybetmiş korktuğu şeye dönüşüyordu. Yeri göğe katan fırtınanın içinde attığı çığlıklar kor gibi boğazını dağlıyordu. Mana kafasının içinde ağlayarak göz yaşları ile korkunç bir fırtına çıkarıyordu. Birisi ısrarla adını söylüyordu ama Réene sadece Orell’in kendine yalvaran sesini duyuyordu. Sağanak yağmur ve gök gürültüsü arasında ağlayarak kıvranıyordu. Yıkılan gök müydü yoksa üzerinde yaşadığı dünyası mı? Yoksa babasının sesi miydi? İnsanların kendilerini kurtarması için yalvarmalarından bıkmıştı. Mantıklı olmaya çalışırken kapının ardına attığı hislerin altında kaldı. O merhameti hiç mi hak etmiyordu, neden kimse ona acımıyordu? Neden dünyanın en uzak köşesinde adı bilinmeyen bir köyde sıradan bir kız olarak doğmamıştı? Neden dik durmak zorundaydı? Neden doğmuştu, neden yaşıyordu? Onu kendi fırtınasından kim kurtaracaktı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD