Bölüm 7: Adrién’in Gidişi - I

1449 Words
Karanlık oda şafak ışıkları ile yeni yeni aydınlanırken bir ışık huzmesi kadının yüzünün sol yanını aydınlattı. Karanlığın içinde güzelce kamufle olan hüzün, döküldü kucağına. İki eli kucağında boynu bükük yatağın kenarına oturmuş huzurla uyuyan kardeşini izliyordu. Gideceği endişesi ile gözüne bir damla uyku girmemiş sonunda kendisini yanı başında bulmuştu. Tıpkı annesinin ölüm haberinin geldiği gün ki gibi. Tıpkı Adrién’den başka kimsesinin kalmadığı o gündeki gibi. Onu uyandırmadan sessiz sedasız hasret gideriyordu kardeşinin güzel yüzü ile. Gün doğumu ile sessizce kalkıp odadan çıktı. Alt kata indi ve sessizliğin içinde çığlık gibi yükselen gıcırtılar eşliğinde büyük kapıdan çıktı. Ahıra doğru ilerlerken sabah meltemi çenesinden öperek kendini selamladı. Mana sağ omzunun üzerinden yuvarlanarak kuyruk sokumuna düştü. Sırtı dikleşti ve arkasını dönüp pencerelerde gözlerini gezdirdi. Görememişti ama birisinin kendini izlediğini biliyordu. Bunu kesinlikle biliyordu ve artık kendisini izleyen de bu durumun farkındaydı. Önüne dönüp ahırın kapısından içeri girdi. Birkaç kabin ileride uzun yeleli siyah atın yanına ilerlerken mana ayaklarının yanından sürünerek taş zemini süpürdü. At burnundan soluyarak yelelerini savurdu. Réene kapısını açıp atı çıkarırken büyük hayvanın huysuzluğu arttı. Geride duran deri eyeri parmaklarının ucunda yükselerek zorlukla atın sırtına bıraktı. Kemeri atın göğsünden bağlamaya çalışırken kıpırdanan at yüzünden kaşını üzengiye vurdu. “Rahat dur deli toynak.” Diye homurdandı. Sanki at kendisini anlayabilirmiş gibi. Kemerleri bağladıktan sonra yulardan tutarak atı ahırdan çıkarmak için çekti ama huysuz at dışarı çıkmamak için direniyordu. Nihayet dışarı çıkarmayı başardığında Yeni doğan güneşin parlak ışıkları ikisinin de gözlerini kamaştırdı. Yeni yeni doğmakta olan güneşin koyu kızıl manzarasına karşı iki eliyle sıkıca yulara asılarak atın sırtına bindi. At huysuzlukla, yelesini ve uzun kuyruğunu savuran rüzgara gürültülü bir kişneme bırakarak şaha kalkıp genç kadını sırtından atmaya çalıştı. Réene sıkılı dişleri ve çatık kaşları ile ondan daha inatçı ve daha huysuz görünüyordu. Bir noktada birbirlerine çok benzedikleri söylenebilirdi. Réene’nin manası koşup dumanlı denizin kokusunu getirdi burnuna. Huysuz atın boynuna dolandı ve Réene’nin ellerine asıldı. “İnatlaşma Zala!” diye sesi yükseldiğinde topuğunun arkasıyla atın karnına vurarak atı koşmaya teşvik etti. Ahırın çevresinde Réene’yi bıktıracak yavaşlıkta dolanırken ikinci işaretle koşmaya başladı. Sonunda atın koşmasıyla huzursuzluk hissinden biraz biraz sıyrılırken sağ eliyle yularların ikisini de daha sıkı tuttu. At alıştığı Dik tepenin yoluna girerken Dumanlı denizin manzarasına karşı çevirdi bakışlarını. Uzun saçları görüşünü engelleyerek yüzünü kapattığında başını kaldırarak eyer üzerinde dikleşti. Zala’nın göğsünden yükselen hırıltısını ve heyecanını hissetti. Bu onu gülümsetti. İnsanlardan ve çevresine yaydığı negatif enerjinin getirdiklerinden öyle bıkmıştı ki bu huysuz atın heyecanlanmasına vesile olduğu için kendini çok mutlu hissetti. Sanki kanatları varmışta gökyüzüne yükselmiş gibi tasasız bir mutluluk. Sağ eliyle atın ensesini okşayarak topuğuyla atı bir kez daha teşvik etti. Zala mesajı almış gibi kişnedi ve hızını arttırdı. Tepenin eteklerini dolduran yaşlı zeytin ağaçlarının arasından geçerek tepenin öteki yüzünde kalan küçük köyün tek tük evlerini gördüler. Tepeye tırmanan yolun altında kalan evlerin bahçelerindeki kanatlı hayvanların sesleri kulaklarına ulaşıyordu. Tepenin sırtından sıyrılınca parlak güneş ışıklarına karşı gözlerini kıstı. Zala da ışıktan kendisi kadar rahatsız olmuş olmalı ki huysuzlukla güneşten sakınmaya çalıştı. Biraz daha yukarıya ladin ve meşelerin çoğaldığı ormana girdikleri zaman ışık daha az rahatsız edici olmuştu ve hala uykuda olan ormanın soğukluğu Réene’ye yuvadaymış hissi veriyordu. Berrak bir derenin yanından geçerken başını kaldırıp birkaç mil ötede dalları ile etrafa yayılan büyük kayın ağcını gördü. Ağaca yaklaştıkça sol eli ile atın yularına hafifçe asılarak diğer eliyle de boynunu okşuyordu. “Sakin Zala… Geldik oğlum.” Dedi son kez boynunu boydan boya okşayarak. Atın sırtından inip yuları boyunun yetiştiği alçak dallardan birine bağladı. Zala’nın kendisini bırakıp gitmesini istemiyordu. Huysuz oğlan bunu sık sık yapardı. Ağır adımlarla ağacın gövdesine yaklaşıp avuçlarını yaşlı ağacın gövdesine bastırdı. Yarılmış kalın kabuğu avucuna batarken derin bir nefes alarak alnını gövdeye yasladı. Karnının altından ve kuyruk sokumundan avuçlarına doğru çekilen enerjinin gıdıklayan hissiyle yavaşça nefesini bıraktı. Solukları düzelene ve gıdıklan his yerini belirsiz bir karıncalanmaya bırakana dek pozisyonunu bozmadı. Sonradan sanki tüm fazlalıklarından kurtulmuş gibi hafiflemiş omuzlarını düşürerek başını kaldırdı. Ağacın gövdesine bir öpücük bırakırken tepedeki dallardan göğe şahlanan mananın esintisi saçlarını uçurdu. Ellerinde kırmızı izlerle sağına adımlayarak kendini saklayan dalların altından sıyrıldı. Sırtına vuran güneş ışıkları otlarla kaplı yere gölgesini düşürüyordu. Dumanlı denizi ve ışıldayan dalgalarında gözlerini gezdirdi. Tıpkı kendisi gibi zehirli bu denizin güzel göründüğü tek yer burasıydı. Gerçekten göz kamaştıran renklerle parlayan dalgaları ve kıyıya vuran beyaz köpüğü ile içinde yüzebileceği güvenli bir su gibi görünüyordu ama içine girdikten kısa bir süre sonra eti erimeye başlayacaktı. Manası o denizden epey güç alırdı. Suyun yüzeyinde dolaşır ve bin türlü faklı nefretle geri dönerdi. Yalıya baktı. Hizmetliler bahçede ve avluda dolanıyorlardı. Sırayla açılan pençelerde gözlerini gezdirdi. Büyük yalı bugün kahvaltıdan sonra boş kalacaktı. Dün ki konuşmalarını hatırladı ve içi ezildi. Adrién her şeyden habersiz büyüyebilsin diye onu her şeyden öyle izole etmişti ki onda açtığı yaraları görememişti. Haklıydı. Marinka çok hoş bir kadındı. Aslında sağlıklı bir toplumda yaşıyor olsalardı ikisinin birbirlerine aşık olmalarını izlemek isterdi ama bunun için vakitleri yoktu. Meleklerden bir talep gelmeden kardeşini Marinka’nın güvenli kollarına teslim etmeliydi. Dizleri üzerinde yere çöküp avuçlarını alnını yere dayadı. Yeni çıkan otlar ve kurumuş olanların altından nemli toprağı hissedebiliyordu. “Şükürler olsun imvelo. Marinka’yı karşıma çıkardın. Binlerce kez şükürler olsun doğa ana.” Diyerek başını kaldırdı. Avuçları yere birinin onu duymasından korkar gibi sessizce mırıldandı. “Güçlü imvelo… Hepimizi bilen ve merhametli büyük ana onu koru. Kardeşimi gözet, karanlıklardan ve hüzünlerden sakın. Ona yeni yuvasında mutlu bir yuva bahşet doğa ana.” Gözleri kardeşinin penceresine bakıyordu. Tepesinde göğü kucaklayan yaşam manasının neşesiyle avuç içlerinden minik yıldırımlar çıkararak toprağı ısıttı. Kuru otlar yanmış yeşil otlarsa kararmışlardı. Avuçlarını kaldırdı ve yanık avuçlarını birbirine sürttü. Dizlerinin ve ayak bileklerinin altında tenini okşayan pamuksu hisle başını gökyüzüne kaldırdı. Birkaç kuşun olduğu dağınık bir sürü hep bir ağızdan büyük bir gürültü ile güneşe doğru uçup gittiler. Başını çevirip uçan kuşlara bakarken Zala’nın şahlandığını gördü. Yerden kalkıp siyah ata doğru ilerledi. Réene yalıya varana kadar kahvaltı saatini yârim saat kadar geciktirmiş olacaktı. Atın burnunu okşayıp sakinleştirdi. Doğa anayla buluşmak manasının hırçın enerjisini hafifletmişti ve yaşam ile varlığı dengelemişti. Şimdi gökte süzülen bir tüy tanesi kadar zararsız ve uysaldı. Dala uzanıp çift düğümle bağladığı yuları çözerken sıcacık bir his içini kıpırdattı. Sonra uysal manası yeni açmış sümbül kokusu ile kendini selamladı. Kokuyu derince içine çekerken yüzüne telaşsız bir gülümseme yerleşti. Sağ ayağı ile üzengiye basarak atın sırtına yükseldi ve eyere yerleşti. Atın yönünü çevirirken hala görünen yalıya ve Dumanlı denize bir bakış atıp yola koyuldu. Zala hızını düşürüp ritimli bir koşu ile bahçeye girdiğinde ahıra bakan uşaklardan biri hızla Réene’nin yanına koştu. “Yardım edeyim hanımım.” Derken atın yularını tutmuş ve iyice yavaşlamış olan atın durmasını sağlamıştı. Réene atın üstünden inerken. “Zala biraz daha dolansın.” Diyerek boynunu sevdi. “Bugün çok usluydu.” Diyerek ekledi. Zala sanki kadının dediklerini anlıyormuş gibi başını kadından tarafa çevirerek güçlüce soludu. Réene başını başka yöne çevirerek iki kez eliyle sırtını pat patladı. “Evet oğlum.” Derken gülümsüyordu. Uşak yularından tutarak Zala’yı ilerletirken Réene yalıya doğru ilerledi. Benjamin gelişinin haberini almış gibi usulca kapıyı açarak elinde nemli bir havlu ile hanımını beklemeye başlamıştı. Réene merdivenleri çıkarken yaşlı adama doğru konuştu. “Günaydın Benjamin.” Sesinde bir dinginlik Benjamin’in kulaklarını okşadı. Hanımınınkine benzeyen sakin bir gülümseme yüzüne yayılırken hanımını selamladı. “Günaydın hanımım. Zala bugün sözünüzü dinlemiş.” Derken havluyu yanına ulaşan hanımına uzattı. Réene ellerini havluya silerek içeri girdiğinde peşinden gelen Benjamin’in duyması için sesini biraz yükseltti. “Hayvanlar manalar konusunda insanlardan daha hassas. Mana dengelendiği için eskisi kadar rahatsız etmemiş olmalı.” Dedi ve havluyu Benjamin’e geri uzattı. Kahvaltı sofrası hazırlandığı için ellerinde tepsilerle mutfaktan konuk odasına ilerleyen bir hizmetli trafiği vardı. “Dewa geldi mi ?” diye sordu Réene, Benjamin’e dönerek. Benjamin başını olumsuz anlamda iki yana sallarken Réene’nin sırtı gerginlikle dikleşti. “Harika.” Derken dilinin ucundan konuştu. Geniş merdivenden üst kata çıkarken tekrar sordu. “Haber var mı peki?” “Fitzrock’tan geçtiğini gören bazı köylüler var. Sanırım Rounhi’ye doğru gidiyormuş.” dedi yaşlı adam. Réene bu cevapla başını sallayarak merdiveni çıkmaya devam etti. Koridoru geçip odasının önüne geldiğinde kapıya arkasını dönüp, boş koridora hızlı bir bakış attı ve fısıltıyla sordu. “Çocuk?” Benjamin gözlerini kapatarak başını iki yana salladı. Réene anladığını belirten bir baş sallamasıyla odaya girdi. Kapıyı sessizce kapatarak üzerindeki sıkı tuniğin, sağ göğüs hizasında sıralanan küçük düğmeleri çözmeye başladı. Ablası Dewa’yı düşünüyordu. Annesinin on dokuz yaşında doğurduğu, nikahsız babadan olan çocuğu. Aşk çocuğu Dewa’yı… Bir zamanlar iyi eğitimli bir valinin oğlu olan Saçin’den olma büyük kızı. Annesi Dénise’nin henüz babası Mario ile evlenmeden çok önce doğmuştu Dewa. Adı bile sevgilisinin seçtiği bir isimdi... Annesinin Saçin ile konuşurken bile sesinin tonunun nasıl değiştiğini hatırlıyordu. Babasına karşı benzer bir tınıyla dahi seslendiğini sanmıyordu. Annesi, babasına karşı her zaman çok katı ve hoyrattı. Bazen Réene annesinin neden babası ile evlendiğini, neden çocuk sahibi olduğunu düşünür dururdu. Buna halen bir cevap bulamıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD