4. İlk İş

3900 Words
Murat'ı ikna etmek zor olmuştu ama ona, o kızı tavlamam gerektiğinden hayatımda büyük bir ikramiye olduğundan falan bahsedince akşamdan motorun anahtarlarını almıştım. Nilay benim yatak odamda yattığı ve benim de bu kanepeyle idare etmem gerektiğinden belim biraz tutulmuştu ama sorun etmemeye çalışıyordum herhalde kız kardeşimi burada uyutamazdım değil mi? Kendi kendime yapacağım işi düşünmemeye çalışarak dolabımdan siyah sporcu atletimi alıp giyindim ve üzerine kapüşonlumu geçirdim. Zira temiz tişört kalmamıştı ama Nilay benim tüm kıyafetlerimi dün akşam yıkayıp asmıştı ve kurumaları gerekiyordu. Ona minnettardım en azından işe yarayacaktı. Mutfakta Nilay'ın getirdiği para ile tıngır mıngır olmaktan kurtulmuştu. Bu sayede kendime hızlıca bir tost yapıp atıştırdım bir de kızın yanında midem guruldarsa hepten rezil olurdum. Tamamen hazır olduğumda aşağı indim ve motora atladım. Kaskı kafama geçirip dün akşam araştırdığım ev adresinin yerini bulmaya çalıştım. Neyse ki çizdiğim harita ile evin yolunu bulmuştum. Ve kız benim aksime harika bir evde kalıyordu. Yemyeşil büyük bahçenin ortasına konuşlandırılmış eve baktım. Bu kadar zengin miydi? Çulsuzun teki benimle de iş yapıyordu zavallı şey... Kendi kendime gülümserken kapısı açıldı. Her ne kadar beni sinir etse gün geçtikçe daha güzel olduğunu düşünüyordum. Tamamen siyahlar içerisindeydi ve dizlerinin üzerine kadar uzanan topuklu botları onu feci derece çekici göstermişti. Siyah bir atlet ve deri ceket... Dağınık saçlarında da güneş gözlüğü vardı. Nutkum tutulmuş bir şekilde onu izlerken yanıma ulaşmıştı. Yutkundum ve titreyen elimle kaskı uzattım. "Günaydın." dedim aramızdaki şu saçma muhabbetsizliğe son vermek için. Bana cevap vermek yerine kafasından güneş gözlüğünü çıkarıp kaskı taktı. Cevap vermek de mi bana çok görülmüştü? Motora bindim ve onunda binmesini bekledim. Arkaya yerleştiğinde kollarını bana dolamasını bekliyordum ama o hala dolamamıştı. "Düşmek mi istiyorsun?" dediğimde homurdanarak kollarını belimdeki yerlerine koydu ve tiksinirmişçesine uzakta tuttu. Harikayım değil mi? Ama ben ona yapacağımı biliyordum. Motoru öyle hızlı bir şekilde çalıştırıp ana yola soktum ki kolları ister istemez belimde sıklaştı ve gövdesini sırtıma dayadı. İşte bu çok iyiydi! Sahildeki eve sürdüm hızımı hiç kesmeden. Kaskın içinden homurdanan sesini duymuştum. Kendi kendime bir kahkaha attım ve sahile indim. Sahilin taşlı zemininde motoru yavaşlattım ve hangi ev olduğunu sordum. İlerdeki evi işaret ettiğinde yavaş yavaş eve doğru sürdüm ve motoru durdurup inmesini seyrettim. Kaskı kafasından çıkardığı anda yüzünde şaşkınlık vardı. "Bu harikaydı yani şey..." dedi ve duraksadıktan sonra motoru işaret etti. Pişkince sırıtırken motorun arkasına yerleştirdiğim siyah çantayı aldım. "Herhalde harika olacak sen daha Özgün Başaran'ı tanımıyorsun kızım." dediğimde alayla baktı. "Motor sana ait bile değil neyin havasını atıyorsun? " Bütün havamı söndürmüş bir vaziyette eve doğru ilerleyip etrafı kolaçan etti. Nasıl sahil kenarıydı bu anlamamıştım ama şüphe uyandıracak tek bir insan bile yoktu. Mine gizli bir iş yaptığını açıkça gözler önüne sererek etrafı süzüyor, yavaş hareketlerle evin bahçe kapısına tutunuyordu. Ne yapıyordu bu? Sanırım bahçe kapısından içeri atlayacaktı. Ah hayır kızım buna ne gerek vardı ki? Boş bakışlarla bahçe kapısına geldim ve demir kulpu tutarak aşağı çekip bahçeye adımımı attım. Bahçe uzun zamandır buraya kimsenin gelmediğini belli edercesine kuruydu. Mine'nin hala orada durup bana şaşkınca baktığını fark ettiğimde gel işareti yaptım. Ellerini tuttuğu parmaklıklardan çekti ve açtığım kapıdan içeri girdi. Yanımdan geçip giderken bana kapris yapar gibi bir havası vardı açıkçası. Gülümsedim ve verandaya gittim. İşte yine başlıyoruz. Etrafı kolaçan etmeler tek dizinin üzerinde durmalar ve anahtar deliğini incelemeler. Eline aldığı aletle anlaşılan kapıyı açmaya niyetlenmişti. Kapıyı açmanın başka yolu olmadığına göre ayakta dikilip bir an önce işini halletmesini bekledim. Bir kaç dakikadır kapıyla uğraşıyordu. Ben de bu esnada basamağa oturmuş sahildeki evleri inceliyordum. "Gelen giden var mı Özgün?" sesi endişeli çıkıyordu. "Hayır yok devam et." dedim umursamazca. Homurdandı ve tekrar uğraştı. Kapıyı açmayacak mıydı artık! Önümde duran paspası ayağımla dürtmeye başladım sıkıntıdan. Daha sonra metal bir şey önümde tangırdadı ve paspasın altından sıyrıldı. Bu bir anahtardı! Anahtarı elime aldım ve Mine'ye baktım. Hala orada durmuş ter dökerek kapının kilidiyle uğraşıyordu. Ayağa kalktım ve uğraşan parmaklarını kapıdan uzaklaştırıp önüne geçtim. Bana aval aval bakarken kapıyı açıp içeri geçtim. Eminim şu an şaşkınlıktan dili tutulmuştu. "Nasıl açtın?" dedi içeri girerken. "Meslek sırrı..." dedim ve anahtarı ona göstermek yerine cebe attım. Beni gizemli bilmesi daha iyiydi. Merak etsin dursun bakalım şimdi kapıyı nasıl açtığımı. "Şimdi anladım Turgut Bey'in neden sana yardımcı olmamı istediğini daha bir kapıyı bile açamıyorsun." dediğimde sinirden köpürmüştü. "Kes sesini!" Sadece dişlerimi göstererek gülümsedim. Onu alt etmek süper bir histi, bu hissi daha fazla deneyimlemeliydim. Daha sonra "Bana gözcülük yapacaksın Özgün dışarıda bekle beni. On dakikaya hallederim." dediğinde sırtımdan kapıya doğru iteliyordu beni. "Kapıyı üç dakikadır açamadığını düşünürsek bu işi üç günde anca halledersin sen Mine." Ona ilk defa adıyla hitap ettiğimi fark ettiğimde garipsemiştim. Ağzımdan çıkan kelimelerin tuhaflığıyla tepkisine baktım. Bana kızmıştı tabi ki. Pişkince gülümsedim ve "Sabahın bu saatinde kimse olmaz zaten burada baksana uzun zamandır gelmemiş bile eve. Şimdi sakin ol ve aramaya başla." dememle gözlerini yumup sakinleşmeye çalıştı. Gazabından kurtulmak için mutfak olduğunu düşündüğüm yere girdim. Bütün rafları teker teker açarken elimden geldiğince hızlı olmaya çalıştım. Mutfak tamamen boştu hiçbir yemek bile yoktu. Salona geçtiğimde Mine'nin yan odada hışımla bir yerleri aradığını gördüm. Öyle büyük bir sinirle yapıyordu ki bunu eşyalara zarar veriyordu. Gidip elindeki yastığı tuttum ve "Kimse eve girdiğinde yırtılmış bir yastıkla karşılaşmak istemez." dedim. Bana öfkeyle bakıp yastığı koltuğa öylece fırlattı. Birkaç saniye kaşlarımız çatık birbirimizin gözlerine baktık ardından yerinden hareket eden ilk o oldu. Sinirle yukarı kata çıktı. Ben de peşinden girdim. Burası bir yatak odasıydı ve muhtemelen kasa buradaydı. Dolabın kapağını açtım ve lüks elbiseleri bir kenara çekiştirerek kasa aradım ama yoktu. Yukarı katta yatak odası haricinde başka oda bulunmadığından öylece dikilip Mine'nin evin diğer eşyaları karıştırmasını izledim. "Kasa olmak zorunda!" dedi hırlayarak. Derin bir nefes aldım ve eve baktım. Öyle boş görünüyordu ki yaptığımız şeyin anlamsız olduğunu düşünmeye başlamıştım. "Eğer buradan elimiz boş dönersek Turgut Bey'in yapacaklarını düşünmek bile istemiyorum!" dehşete kapılmış bir şekilde etrafı süzüyordu. Odanın karşısında duran aynadaki yansımama baktığımda oldukça çökmüş olduğumu fark ettim ve yakından bakmak için aynanın yanına ulaştım. Aynaya suratımı yaklaştırıp gözlerimin şişliğine bakarken Mine'nin söylendiğini duydum. Fakat daha sonra gözlerim aynadan daha farklı bir yere çarptı. Köşesi hafifçe kırılmış yerden metal bir şey parlıyordu. "Kendini incelemen bittiyse artık aramaya devam et istersen!" dediğinde onu umursamadan aynanın kenarlarından tutup duvardan çıkardığımda gözlerim sonuna kadar açılmış dahiliğimi düşünüyordum. Mine şaşkındı bu üçüncü kez oluyordu kızın artık bunlara alışması gerekiyordu. İşte kasa tam karşımdaydı. "İyi iş." dedi Mine, ilk defa beni takdir ettiğini duymak gururumu okşamıştı. Hemen yanıma ulaştı ve kasaya şifre girmeye başladı. Bunun için elimden bir şey gelmezdi bu yüzden rahat görünen yatağa kendimi attım ve kollarımı kafamın arkasında birleştirdim. "Harikayım Turgut Bey resmen içimdeki cevheri ortaya çıkardı." Kendi kendimi tebrik etmek istiyordum. Hatta bugün kendime bir döner almalı ve kendimi ödüllendirmeliydim. Bunun hayallerini kurarken Mine bana döndü ve kaşlarını çattı. "Merak ediyordum da her şeyi hallettiğin gibi şu kasayı da açamaz mısın?" Onlar sadece tesadüf eseriydi yoksa ben kim soygun kim? Benim bu konuda yetenekli olduğumu falan düşünmüyordu değil mi? Eğer öyleyse gerçekten kendimi tebrik ederdim, bende bunun için uğraşmıyor muydum zaten. Bir şey demeden kasaya yaklaştım ve dört haneli şifrede gözlerimi gezdirdim. "Karışık bir rakam olmalı doğum tarihi falan olmaz." dedi bana bilgi vermeye çalışırcasına. Karışık bir rakam... Ellerim istemsizce rakamların üzerinde gezindi ve sıfırlamaya başladı. Her kareyi sıfırladığımda kasa tik sesiyle açıldı ve ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak kasanın içini açtım. Ben bir dâhiydim kesinlikle ve şu Nevzat denen adamda aptalın tekiydi. Bunu akıl etmek zor değildi gerçi Mine'ye baktığımda karışık rakamların olduğunu söylemişti. Demek ki sanıldığı kadar da basit değildi ya da belki de işi profesyonelce halletmek yerine basitçe halletmek gerekiyordu ve Nevzat Bey'de bunu planlayarak şifreyi böyle koymuştu. "Harika..." diye mırıldandığını duydum Mine'nin. Ama bu daha çok sinirden söylenmiş bir şeydi sanırım. "Madem biliyordun neden orada yatıp da burada beni uğraştırıyorsun kuş beyinli!" "Bilmiyordum sadece tahmin ettim ayrıca burada kuş beyinli lakabına sen daha çok yakışıyorsun." dedikten sonra kasadaki paraları çıkarıp yere serdim ve onların yerine de Mine'nin hazırladığı sahte paraları yerleştirdikten sonra tüm parayı çantaya attım. Ayağa kalktığımda Mine bana dişlerini sıkarak bakıyordu. Biraz sonra alt kattan gelen sesle ikimizde gözlerimiz fal taşı olmuş bir halde birbirimize baktık. Yutkundum ve çantayı yatağın altında fırlatıp aynayı eski yerine taktım. Tıkırtılar yaklaştıkça ne yapacağımı düşünüyor fakat aklıma uygun bir şey gelmiyordu. Daha ne olduğunu bile anlayamadan bileğimden tutulup yere çakılmıştım ve üstümde de bir ağırlık vardı. Burnuma gelen güzel kokuyla beraber yüzümde hissettiğim saçlarla gözlerimi açtığımda üstümde duran şeyin Mine olduğunu görmem ve gözlerimin iri iri açılması bir oldu. Gözlüğüm neredeydi? Odanın kapısının açılma sesi geldiğinde yutkundum kahretsin hareket dahi edemiyorduk şu anda ve o benim üstümdeydi. Bu durumdan pek de hoşlanır gibi durmuyordu zaten. Tam ağzımı açmıştım ki bana gözleriyle sus işareti yaptı. Bana bu kadar yakınken sağlıklı düşünmemi engelliyordu. Tüm kan beynime hücum etmişti. Gözlüğüm az ilerde yatağın sağında duruyordu ve adam onu görürse bittiğimizin resmiydi. Gözlerimi huzursuzca Mine'nin az ötemde duran gözlerine çevirdim. Bana bakıyordu sanki anlamlandırmak istediği şeyler var gibiydi. Gözlerime mi bakıyordu bu kadar uzun? Gözlerimi kaçırdığımda dudaklarıyla karşılaştım ve düşünce kontrolüm için gözlerimi kapamanın daha iyi olduğunu düşünüp kapadım gözlerimi. Nefesini suratımda hissedebiliyordum. Tüm vücudum kaskatı kesilmiş bir şekilde adamın ayak seslerinin gitmesini bekledim. Bu mesafeden, göğsüme böyle baskı uygularken hızlanan kalp atışlarımı net bir şekilde duyabilirdi! Bana saatler gibi gelen sürenin ardından kapı çarpıldı ve ayak sesleri uzağa gitti. Rahat bir nefes alabilmek için onun üzerimden kalkması ve gerekli mesafeyi koyması gerekiyordu. Onun hakkında bu tür şeyler düşünemezdim o beni tamamen ezikleyen bir insandı. "Gitti galiba..." dedim üzerimden kalkması için. "Galiba..." dedi fısıltı gibi bir sesle. Ardından kollarını yanlarıma koyarak kendini üzerimden kaldırdı ve yanıma yere çöktü. "Çok korktum..." dedi nefesini düzene sokmaya çalışırken. Sindiğimiz yatağın yanından kalktım ve ben de tıpkı onun gibi yere oturdum. "Bende..." dedim ve gözlerine bakmaktan kaçındım. "Gözlüğüm..." dediğimde bana samimi gelen bir gülümseme ile baktı ve arkasında duran gözlüğümü eline aldı. Bana neden vermiyordu? "Bunu neden takıyorsun?" dediğinde söylediği şeyin anlamsızlığına baktım. "Gözlerim bozuk." "Yazık olmuş..." dedi ve ayağa kalktı. Daha sonra kendi kendine mırıldandı. "Oysa çok güzel gözlerin var." Bunu duymam bir mucizeydi çünkü epey kısık bir sesle söylemişti. Yutkundum resmen bana iltifat etmişti. En iyisi onun da umduğu gibi duymamışım gibi yapmaktı hatta bunu destekleyen bir söz bile söyledim. "Bir şey mi dedin?" bana baktı ve hayır anlamında kafasını salladı. Duymamı istemiyordu demek ki... O hışımla yatağın altına fırlattığım çantaya uzandım ve aldım. Karışmış saçlarımı düzeltip kapüşonumu kafama geçirdim. "Bir an önce buradan çıksak iyi olacak." derken kapıya doğru ilerliyordum. Peşimden gelmeden önce pencereden dışarısının güvenli olduğuna kanaat getirmişti. Dış kapıyı açtım ve o görmeden paspasın altında bulduğum anahtarı eski yerine koydum. Demek ki içeri giren her kimse kendi anahtarı vardı. Motora doğru ilerledim ve Mine'yi bekledim. Çantayı motora uygun bir şekilde monteledikten sonra kaskı kafama geçirdim. Mine de peşimden nihayet geldiğinde ve yerleştiğinde motoru çalıştırmıştım. Onun bugün beni adamdan gizlemek dışında pek de yardımı olduğu söylenemezdi tek yaptığı beceriksizlikti. Ama her neyse zaten ona yardım etmek için vardım değil mi? Belki de bu temkinli hali yüzünden işleri beceremiyordu. Holdinge doğru sürerken aklımda sürekli bana ettiği iltifat ve orada yaşadığımız anlar dolanıyordu. Düşünme hayır Özgün düşünme! Holdingin önünde durduğumuzda çantayı arkadan aldım ve Mine'ye baktım. "Hadi." dedim beklediğini görünce. "Turgut Bey bize üç saat tanımıştı bu iş için, yani şirkette değildir büyük ihtimal." dedi. Üç saat mi? Hadi ama üç saat oldukça fazlaydı bu iş için. "Ama sadece kırk dakika oldu. Ki on dakikası da yolda geçti." dedi bana bakarak. "Yani sadece yirmi dakikada paraları evden çıkardık öyle mi? Ki beş dakikası da adamın gitmesini beklerken geçtiğine göre ben oldukça hızlı davrandım." diye bir tespitte bulunduğumda Mine sadece onaylamakla yetindi. Yutkundum ve holdinge bakarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Geriye kalan iki saat yirmi dakikamızı ne yapacaktık? Üstelik elimde bir ton para vardı. "Turgut Bey'i ara ve ona işi hallettiğimizi söyle de erken gelsin o zaman." dediğimde bana hayretle baktı. "Deli misin sen saat altıya yirmi var sence adam kalkmış mıdır ha? Beklememiz gerek." dediğinde derin bir nefes aldım. Şu anda idrak ediyordum da ben hırsızlık yapmıştım. Kendimi inanamayarak olduğum yere çivilendim ve elimde duran para yüzünden kolum uyuşmuş gibi hissettim. Açık kalan ağzımı kapadım ya ölümüne sebep olsaydın... İşte o zaman kendini asla affedemezdin! "En azından şu elimdeki paraları Turgut Bey'in odasına bırakalım. Kendimi kötü hissediyorum." dediğimde bir kahkaha attı ve ardından yanıma geldi. Kahkaha attığında bana kötü kadınları anımsatıyordu. "Kapıyı klik diye açarken hiç de kötü hissediyor gibi değildin ama hele kendini yatağa bıraktığında... Aklın başına yeni mi geldi mafya çırağı!" Resmen benimle dalga geçiyordu. "Sen kötü hissetmiyor musun?" dedim. Vicdansız mıydı neydi bu anlamamıştım. "Nevzat Bey'in ne kadar iğrenç biri olduğunu bilseydin zerre kadar kendini kötü hissetmezdin Özgün." dedi ve holdinge girdi. Ben de peşi sıra girdim ve onu takip ettim. Elimde her an çalınabilecek miktarda bir para vardı. Bana nasıl güvenip paraları bende bırakıyordu onu da anlamamıştım doğrusu. Peşinden asansöre bindim ve altıncı kata basmasını seyrettim. "Şirketteyken kafandaki şu kapüşonu çıkar." dedi uyaran bir ses tonuyla. Asansörün aynasından kendime bir baktım ve böyle daha iyi göründüğüme kanaat getirip ona ellemedim. Altıncı kata geldiğimizde birden kafamdan sıyrılan kapüşonluya şaşkınlıkla bakarken Mine yaptığıyla gurur duyar gibi önden hemen çıkmıştı kabinden. Sinirle kafamdaki eski yerine yerleştirdim kapüşonluyu. Sana ne benim kapüşonlumdan? Resmen holdingde kimsecikler yoktu bana ojelerinin rengini soran sekreter bile. Oda kilitliydi. "Hadi aç odayı koy çantayı." dedi Mine. Kaşlarımı çattım. "Kapı kilitli." dedim dahice. Kafasını yana eğdi ve gözlerini kapüşonlumda gezdirirken devam etti. "Evin kapısı da kilitliydi ama sen açtın. Ayrıca yine takmışsın kafana şu şeyi." dedi ve elini kafama doğru götürdü. Geriye bir adım atarak yapmaya çalıştığı şeyi engelledim ve kafamı hayır anlamında salladım. "Patronumun kapısını gizli bir iş çeviriyormuş gibi açamam. Neyse on beş dakika kalmış altıya, gelirler herhalde. " dedim ve sekreterliğin önündeki sandalyeye oturdum. Karşıma geçti ve oturdu gözleri hala kafamda duran kapüşonluda geziyordu. "Çıkar şu aptal şeyi." dediğinde gözlerimi devirdim. "Sen nasıl üstündeki ceketi çıkarınca çıplak hissediyorsan ben de onu çıkarınca kendimi çıplak hissediyorum. O yüzden şunu demeyi kes artık." dedim sessizce. Neden sessiz konuştuğumu bile bilmiyordum. Ne yaptığını anlamadan ona baktım. Ceketinin fermuarını aşağı çekti ve kollarından sıyırıp önümüzde duran sehpaya bıraktı. "Çıplak hissetmiyorum." dedi tek kaşı havada. Üzerine yapışan siyah atletine bakmamaya çalışarak gözlerimi kaçırdım. "Ama ben hissediyorum üstelik senin yerine de!" diye direttim ona bakmadan. Bu kız beni mi sınıyordu! "Ben gidiyorum." dediğimde hemen karşı çıkmıştı. " Hayır beraber gidiyoruz. Saat yediye kadar ne sekreter gelir ne de patron." dedi ve sehpada duran ceketi tekrar üzerine geçirdi, neyse ki... Onunla bir yere gidemezdim. "Ben evime gidip saat sekize kadar uyuyacağım teşekkürler..." diye mırıldandım ve önden yürümeye başladım. Paraları ona bırakmak üzerimden büyük bir yükün kalkmasını sağlamıştı. "Saçma sapan konuşma hiçbir şey olmamış gibi şimdi yatağına yatıp mışıl mışıl uyuyacak mısın? Kahvaltı etmeliyiz." dedi ve para dolu çantayı eline aldı. "Seninle ve egonla kahvaltı etmeyeceğim." dedim itiraz ederken. Beni gerdiğinin farkında değil miydi acaba? "Senin yerinde olmak isteyen kaç tane erkek var haberin var mı senin?" onu reddetmiş olmama kızmıyordu değil mi? "Asıl senin yerinde olmak isteyen kaç tane kız var senin haberin var mı?" dedim aynı şekilde ona karşılık verirken. Kahkaha attı. " Kaç tane var Özgün?" dediğinde aklıma ilk gelen kişi kuşkusuz Damla olmuştu. Şu an bu kızla olduğumu öğrense beni parça pençik etmeye çalışırdı ona bunu ne hakla yaptığını bile soramazdım. "Bir tane var." dedim kendi kendime. "Sadece bir tane mi? Ah yazık." dedi ve yürüyerek beni geçip bir odaya girdi. Belki de benimle kahvaltı yapma fikri ona cazip gelmekten vazgeçmişti ve bırakıp gitmişti. Boş vererek asansöre doğru ilerledim. Asansör hemen açıldığında içeri girdim ardımdan Mine de içeri girdiğinde eli boş olduğunda ona hayretle baktım. "Çanta nerede?" dedim endişeyle. "Benim odamda güvende." dediğinde rahat bir nefes aldım. Birinci kata girdiğimizde güvenlikten geçip dışarı çıktım. Motora atladım. Bu da ne Mine kaskını almış arkama oturuyordu. "Ne yapıyorsun sen?" dedim ama beni umursamadan belime sarıldı hem de normal bir şekilde. "Beni kahvaltı yapmaya götüreceksin o kadar." dediğinde sinirle ofladım. Beni gıcık etmek için çok mu çaba harcıyordu acaba? Üstelik bir de emir veriyordu. Bildiğim mekanlardan birine sürdüm motoru. Arada derede Murat ile buraya kahvaltı etmeye gelirdik genelde o ısmarlardı. Neyse ki şu anda yanımda para vardı da rezil olmaktan kurtulacaktım. Motordan indiğimizde Mine bana hiç bakmadan içeri geçti. Renkli koltuklardan birine geçtiğinde onunla aynı masada oturmam gerekip gerekmediğini sorguladım. Gerekmezdi herhalde. Gözüme kestirdiğim masalardan birine oturduğumda karşımda dikildi hemen. "Ne yapıyorsun Özgün? Şu tuhaf hallerine bir son ver istersen." dedi ve karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Dişlerimi sıktım istemsizce neden karşıma oturduğuna anlam veremiyor bir de bana çemkirmesine hiç mi hiç katlanamıyordum. Menüyü eline alırken göz ucuyla bana baktığında onu izlediğimi fark etmişti. Kaşlarını çattı ve ne var der gibi bir bakış attı. Gözlerimi devirdim ve derin bir nefes alarak menüyü elime aldım. Bir kızla ikinci kez randevuya çıkıyordum ne harika!! Az sonra masamıza sevecen bir şekilde gelip bana gülümseyen garsona bende istemsiz bir şekilde gülümsemiş bulunmuştum. Biz birbirimize gülerek bakarken Mine siparişi vermişti. "Serpme kahvaltı istiyoruz." Kız pembe dudaklarını birbirine bastırdı ve not defterini çıkarıp not aldı. Daha sonra bana bakmadan masadan toz olup gitti. Ne de güzel anılar kurmuştum oysa ben senin hakkında garson kız... "Müşterilerine gülümsemek zorunda olan bir kızdan mı medet umuyorsun?" Bu lafı duyduğumda kafama bir balyoz yemişim gibi tepemden aşağı kaynar sular döküldü. Yutkundum ve saçmaladığımı fark edip önüme döndüm. Mine bana alayla bakıyordu. Kahvaltımız geldiğinde elimden geldiğince nazik davranmaya çalışarak omletimi yemeye başladım. "Ne zamandan beri bizim şirkettesin Özgün? Ayrıca eğitmenin kim?" dedi Mine ağzındaki lokmayı bitirir bitirmez. Eğitmen mi? Bu kızın amacı şimdi belli olmuştu. Bende neden benimle kahvaltı yapıyor diye düşünüyordum. Havalı bir tavır takınıp sorusunu cevapladım. "Sadece bir ay oldu ayrıca eğitmenim yok. Mafyalığın eğitmeni de mi olurmuş. Ben doğuştan mafyayım." dedim kendimi beğenmiş bir şekilde. Mine tek kaşını kaldırdı ve "Sanmıyorum beni kandırıyorsun..." dedi sesinde kendi söylediğine kendinin de inanmadığını belirten tınılar vardı. Anlaşılan blöf falan yapıyordu. "Hayır." dedim kuru bir şekilde. Yemeğimi yemeye devam ettim ve onun saçma sapan sorularını görmezden geldim. Yok uyduruyormuşum, kapıyı neyle açmışım, gizli bir numaram mı varmış falan filan... Tam yarım saattir sorduğu tüm sorulara evet veya hayır diyerek onu oyaladım ve istediğini alamamış bir şekilde sinirden karşımda köpürdü. "Ajan mısın?" şimdi de ajan mı olmuştum ne harika. "Evet ben bir ajanım oldu mu?" dedim ve suyumu içtim. Bir insan gittikçe saçmalar mıydı Mine şu an karşımda sinirden kıvranıyordu. Ona istediği şeyi vermemenin hazzı epey büyüktü. Sonunda kahvaltı bittiğinde hesabı ödeyip dışarı çıktım. Tabi Mine peşimden gelmişti bugün sürekli olduğu gibi. Ama tuhaf bir şekilde motora binmek yerine ilerde bir taksi durdurmuş ve suratıma bile bakmadan binip toz olmuştu. Demek sadece ağzımdan laf almak için planlamıştı bu saçma kahvaltı seansını. Kendini zeki zanneden ayaklı ego! Sinirle holdinge gittim ve Mine'yi taksiden inerken gördüm. Bana hiç bakmadan güvenlikten geçip içeri girdi. Ben de peşinden tabi... Önce davranıp asansörünün çağırma düğmesine bastım ve o da ayağını zemine vura vura diğer asansöre gitti ve ona bindi. Eski Mine'ye dönüş... Altıncı kata geldiğimde kendimi asılsız bir yarışın içerisindeymiş gibi hızlı adımlarla sekreterin yanına attım. Bana şaşkınca bakan sekreteri umursamadan konuşmaya başladım. "Hemen Turgut Bey'i arayıp şirkete gelmesini rica eder misin?" dedim nefes nefese. Sekreter uyuzluğu değil mi uyuşuk uyuşuk telefonu eline aldı ve bana gözlerini dikerek tuşlara bastı. Kız Alo dediği esnada topuk seslerini duymamla yüreğim ağzıma geldi diyebilirdim. Mine tam yanımda durup bana yandan bir gülümseme gönderdiğinde şaşkınca ona baktım. "Paralar bende..." dedi sırıtarak. "Yani?" dedim otomatikman. "Neden acele ettiğini anlamadım da ondan." dedi ve umursamazca odasına gitti. Vay canına kesinlikle aptal yerine konmuştum yine. "Tamam anladım... Özgün Bey sizi istiyor Turgut bey." diyen sekretere şaşkınca bakakaldım ve elimi telefona götürüp eğildim. Turgut Bey beni mi istemişti? Sesimi düzelttim ve "Efendim Turgut Bey?" dedim kaşlarım çatılmıştı. Beni öldürmekle tehdit eden bir adamla telefonda konuşuyordum resmen! "Paraları aldınız mı ulan!" sesi hiç olmadığı kadar mutlu ve kaba çıkıyordu. Boş vererek yanıtladım onu. "Elbette şirkette sizi bekliyoruz şimdi." dediğimde Turgut Bey bir kahkaha attı ardından resmi bir şekilde devam etti. "Hemen geliyorum." Telefon dııt dııt ettiğinde hala kulağımda tutuyordum ve Turgut Bey'in bu kadar sevinmesine anlam veremiyordum. Adam o paralardan daha fazla paraya sahipti neydi bu sevinci. Nevzat Bey'i alt etmenin mutluluğu muydu bu? Telefonu ahizeye yerleştirdim ve derin bir nefes alarak sandalyeye çöktüm. "Nasılsın?" dedim içimden gelen bir istekle. Kardeşim sevgilimin olup olmadığını sorduktan sonra içime dert olmuştu bu konu. Kızlar benimle neden konuşmak istemiyordu? Kız bana suratını buruşturduğunda kafamı hafifçe yana çevirdim ve cevap beklediğimi belirttim. "İyiyim..." dedi anlamadığını belirten bir ses tonuyla. Kendi kendime gülümsedim ve kafamı hayır anlamında salladım. "Yakışıklı mıyım?" dedim birden. Kız garip bakışlarını yüzümde daha sonra kıyafetlerimde gezdirdi. "Değilsin." Önümde duran kızın ağzı oynamadığına göre bunu bana diyen başka bir kızdı. Kafamı arkaya çevirdiğimde Mine'nin bana alayla sırıttığını gördüm ve dişlerimi sıktım. Hepten rezil olmuştum üstelik bana yakışıklı olmadığımı söylemişti. Gözlerim açılmış ona bakarken beni umursamadan karşıma geçti oturdu. Bakışlarım hala az önce onun durduğu yerde sabitlenmiş bakarken en sonunda gözlerimi yere çevirdim. Yakışıklı değilmişim ne harika! O zaman neden annem bana sürekli yakışıklım diye sesleniyordu? Kaşlarım çatılmış bir şekilde elime bakarken bu lafı ona yutturmak istedim ama nasıl? Derin bir nefes alarak gözlerimi Mine'ye çevirdim. Bana bakmıyordu bu defa. Ama onu etkilemenin ne kadar zor olduğunu gösteriyordu bana resmen. Ona baktığımı fark eden bakışları yavaş hareketlerle bana çevrildi ve çekici bir şekilde gülümsedi. Bir an nefesim kesildi zannetmiştim ama hayır hala burada ve ona bakıyordum. "Bence biraz imaj değişikliği olursa sorun kalmaz çünkü alt yapın oldukça sağlam görünüyor." dedi sekreter kız. İmaj değişikliği mi yapacaktım yani? Bu halimle beğenseler olmaz mıydı ki? "Özgün! Aslanım!" Tam bunu duyduğum anda kollarımdan sandalyeden çekilmiş ve güçlü bir bedene sarılıyordum. Ne olduğunu anlamamıştım ama keskin sigara kokusu yüzünden öksürüyordum. Turgut Bey beni bıraktığında ellerini yüzüme götürdü ve yanaklarımı sıktı. Bu da neydi? "Harikasın aslanım! Gel buraya gel..." dedi ve beni kolumdan tutarak odasına sürükledi. Kaşlarım çatık arkaya baktığımda bir adet kızgın Mine ile karşılaşmıştım. Beni odasındaki sandalyeye oturttu ve karşıma geçip oturdu. Şaşkın bakışlarımı ondan esirgemeden suratına baktım. "Para nerde aslanım!" dedi ağzı kulaklarında. "Mine'de..." dedim güçlükle çıkan sesimle. "Mine mi? Ha o nerede?" dedi ve kapıda dikilen Mine'ye baktı. Mine odasından çantayı almış Turgut Bey'in masasına dayıyordu. " İşte paralar efendim." dedi Mine saygıdan ödün vermeyerek. Daha sonra karşıma geçip oturdu. Bana bakmıyordu belki de baktıkça sinirleri bozuluyordu. Turgut Bey çantadan paraları çıkarmış suratına suratına sürerken oldukça mutlu görünüyordu. Onun bu haline sırıtmadan edemedim. "En başından beri biliyordum senin nasıl bir cevher olduğunu Özgün. Harikasın." Hayatımda hiç bu kadar fazla iltifat işitmediğim için şaşkındım doğrusu. Dişlerimi göstererek gülümsediğimde Mine'nin bana baktığını fark ettim. Bu defa oldukça değişik bakmıştı. Anlam veremediğim biçimde dişlerime bakıyor sakince oturuyordu. Bundan rahatsızlık duyarak gülmeyi kestim ve Turgut Bey'e döndüm. "Seni daha bırakmam Özgün. Bunu başaracağınızı bile düşünmemiştim ama şuna bak hele. Aslanım hem de oldukça erken bir saatte tamamlamışsın işi!" Bırakmam da ne demekti? Bana bırakacağını söylemişti. "Hayır anlaşma böyle değildi." dedim ciddi bir ifadeye bürünerek. "Ne?" Turgut Bey resmen beni dinlemiyor sevgili paralarıyla meşgul oluyordu. Kafamı olumsuz anlamda sallarken ayağa kalktım ve "Üzgünüm ama adamdan alacağımızı aldıktan sonra şirketi bırakacağım." dediğimde Turgut Bey bir an dondu ve bakışları kapıda asılı kaldı. Daha sonra bana baktı ve karşıma dikildi. "Senin gibi bir aslanı asla bırakmam daha Özgün." dedi ciddiyetle. Yutkundum ve Mine'ye baktım. Aklıma gelen parlak fikri hemen plana koyduğumda Mine şaşkınca bana bakıyordu. " Ben bir şey yapmadım. Kapıları açan da Mine'ydi kasayı bulan ve yakalanmadan işi halleden... Ben sadece gözcülük yaptım." dedim. Turgut Bey kaşlarını çatıp Mine' ye döndü. "Daha önce hiç bu kadar kısa sürede iş yapmamıştın. " dediğinde derin bir nefes alarak Mine'nin sessiz kalmasını istedim. İstediği şey de bu olmalıydı, başarı... Ayağa kalktı ve bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra haince diye nitelendirdiğim bir ifade yerleştirdi suratına. "Hayır Turgut Bey. Bunların hepsini yapan Özgün'ün ta kendisiydi... Asıl gözcülük yapan bendim..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD