İçindeki Cadı

3037 Words
Çalan kapı beni hem uykumdan etmiş hem de güzel rüyamı ortadan ikiye yarmıştı. Kalkıp sersemce kapıya ulaştım. Kapının  deliğinden gelen münasebetsize baktım ama uyku mahmurluğu ile bir şey göremedim zaten gözlüklerim de takılı değildi nasıl görebilirdim ki? Kapıyı açtım ve saçlarımı karıştırarak gelen kişiye baktım. Bakmakla yine bir şok dalgası her tarafıma yayıldı. Bir gün öncesine ait görüntüler geldi zihnime.  "Hayır ben tek çalışmak istiyorum!" "Olmaz Turgut Bey o sadece saçma sapan bir çırak ne anlar adam öldürmekten!" "Bu bana resmen hakaret!" "Ben bu işte yokum!" Cümleler beynimin içinde yankı yaparken önümde el salladığını yeni fark ediyordum. "Bir de sana ihtiyacım varmış ne demezsin? Şu halde iki dakikada yem olursun." dedi ve beni iterek içeri girdi. Kapıyı kapadım ve hemen kendimi lavaboya atıp elimi yüzümü yıkadım. "İğrenç!" Sesini duyduğum anda salona geçtim ve neye bu kadar abartı bir tepki verdiğine baktım. Sadece oluşturmuş olduğum kirli kıyafet yığınına bakıyordu. "Bu da ne?" Bir yandan da burnunu kapadı ve bana yan gözle baktı. "Onlar benim kıyafetlerim çamaşır makinem yok ve ben bir erkeğim yıkayamam." dedim çabucak. Bu zamana kadar nasıl temiz kıyafetim olmuştu bunu düşündüm bir an. Aklım bununla oyalanırken odama doğru ayaklandı. Ben daha müdahale edemeden dolabımın kapağını açtı ve boş askılara bakıp iç geçirdi. "Bu şekilde yanımda durursan çok dikkat çekersin sana düzgün kıyafet gerek." Ciddi olamazdı değil mi? Hemen lafa atladım nedensizce kendimi savunma gereği hissetmiştim. Üstelik ben ki insanlarla iletişim kuramazdım. "Bence asıl sen bana uysan dikkat çekmeyiz. Sonuçta ofiste Turgut Bey beni işaret etmeden önce beni fark etmemiştin." Bunu dememle kahverengi gözleri gözlerime kilitlendi. Onu alt ettiğim için sinirlenmiş olmalıydı. "Her neyse yine de temiz olmak her zaman tercihim." dedi ve kafasını çevirdi. Ben zaten temizdim bir kere. "Bu da ne? Kuş mu öldürdün?" Kafamı baktığı yere çevirdim ve dediği şeye baktım. Bu geçen gün uğruna ne savaşlar verdiğim mavi tüydü. Bir an büyük bir huzur her tarafımda baş gösterdi ve beni transa soktu. Derin, rahat bir nefes aldım. Gözlerim benden izinsiz kapanırken bir el tarafından tokatlandım. Bütün büyü bozulmuş bir şekilde karşımda dikilen şeytana baktım. "Ne yapıyorsun?" "Tam iki dakikadır sana ulaşmaya çalışıyorum hasta falan mısın sen? Hatta ruh hastası..." dedi ve kafasını olumsuz anlamda salladı. Tüyü ellerine aldı ve "Bu benim olabilir mi?" dedi nazik bir sesle. Hemen davrandım ve elinden aldım onu. "Hayır!" Kaşlarını çattı. Tüyü alıp yorganımın altına sokuşturdum ve komedinde duran gözlüğümü aldım. Şimdi her şey daha netti. Özellikle önümde bana bakan bir çift kahverengi göz. Şaşkınlık içerisinde bana bakıyordu oldukça tatlı bir ifadeydi bu. Ama bunu düşünemezdim bu kız düşüncelerimi hak etmiyordu. Kahverengi saçlarını açık bırakmıştı, dümdüz bir şekilde beline uzanıyordu. Giydiği siyah dar bluz vücudunu belli ediyordu ve siyah taytı da onu destekliyordu. Ayağındaki topuklularla neredeyse boyuma yaklaşmıştı. Onu süzmem bittiğinde tekrar gözlerine baktım. Bu defa tek kaşı havada bana bakıyordu. "Sen de mi?" dedi bir yandan da ayağını zemine vurmaya başladı. Ne dediğini anlamadan ona baktım. Beni umursamadan odamdan çıktığında yutkunup dolabımın kapağını açtım. En azından onun yanındayken kendime çeki düzen verebilir, bu bitmiş halimden sıyrılabilirdim. Alt raflarda bulduğum lacivert tişörtü üzerimden geçirdim ve altıma da uzun zamandır giymediğim kumaş gri pantolonu giydim. Saçlarımı ellerimde düzelttim ve oturma odasına gittim. "Sonunda..." Bana bakmadan söylenmişti. Ona aldırmadan karşısındaki koltuğa geçtim. "Neden geldin?" dedim. Burada olmaktan oldukça hoşnutsuz bir şekilde burun kıvırdı. "Geldim çünkü işler değişti." Peki nasıl? O zaman belki de işten ayrılabilirdim. "Neden gülüyorsun?" Hayatımın büyük bir kısmında gülümsemeyen beni insanlar gülerken gördüğünde neden aynı tepkiyi vermek zorundaydı? " Ne değişti?" dedim soğukkanlı bir halde. "Adamı öldürmeyeceğiz soyacağız..." Soymak? Bir nevi hırsızlık? Ya adamı dün öldürmüş olsaydım o zaman ne olacaktı? Kendi kendime yine güldüm, adamı söyler söylemez kolayca öldürecektim öyle mi? Aptal Özgün düşündüğün ihtimal bile o kadar uçuk ki!" Şunu yapmayı kes artık!" Güzel görüntüsüne tezat olan davranışları onu boğma isteğimi getiriyordu. Dişlerimi sıkarken öfkeyle ona döndüm. "Bana şu işin ne olduğundan bahsedecek misin yoksa sürekli bağırıp duracak mısın?" diye sert bir çıkışta bulundum. Bunu beklemiyormuş gibi biçimli kaşları kalktı. "Her neyse Özgün. Turgut Bey onun ayaklı banka olduğunu düşünüyor ve eğer onu öldürürsek elimize sadece bir miktar para geçecek ama öldürmez soyarsak holding büyüyecek." diye bir açıklama yaptı ve sonra koltuktan kalktı. "Yarın sabah seninle farklı bir yerde buluşmalıyız sana bana nasıl yardım etmen gerektiğini anlatacağım. " dedi ve kapıya ulaştı. Peşinden gidip kapıyı açtım. Neden durduk yere onun elleri varken kapıyı ben açmıştım? "Tamam." diyebildim sadece. Beni ezmesine izin verecek değildim elbette. Bir gün önce onun hakkında düşündüğüm şeyler göz önüne alınınca hepten sinir oluyordum. Bir kaç saniye kapının önünde dikildiğinde gözlerimi ona çevirdim. "Sana nasıl ulaşmamı bekliyorsun acaba?" dedi azarlarcasına. Sanırım haklıydı. "Telefon numaranı ver." Vay canına bir kız benden telefon numaramı istemişti. Milat! Ona telefon numaramı vermiş ve evden sonunda gitmesini sağlamıştım. Adamı iki saniye içerisinde çileden çıkaran bu egolu kızla nasıl çalışacaktım ben? Odamdan gelen tanıdık melodi ile rotamı mutfak yerine oraya çevirdim. Çalan telefonu evin içindeki yığınların arasında bulmak hayatımdan 30 saniyemi çalmıştı. Arayanın annem olduğunu görünce  telefonu kulağıma götürüp yatağa zıpladım ve cevap verdim. "Özgün?" Annemin sesi her zamanki gibi meraklı çıkıyordu. "Efendim anne?" "Nasılsın?" Klasik soruya ben de klasik bir cevap vererek onu memnun ettim. "İyiyim." "Okul nasıl gidiyor?" Okul pekala biraz yalancı olduğum doğruydu. Onlara İstanbul'a gelirken okulu kazandım demiştim ve hiç onlara fırsat vermeden her şeyi kendimce halletmiş gibi göstermiştim. Yurttu, kayıttı, oydu buydu, şuydu... "Okul harika neredeyse birinciyle yarışıyorum. " dedim ve sırıttım. "Hadi be oradan yalancı. Baban paraya ihtiyacı var mı diye soruyor?" Biraz düşündüm. Onlardan para almamaktı asıl işim ama şu an çulsuzun tekiydim. "Galiba biraz yollasa fena olmaz." dedim kendimden utanarak. "Pekala ama aramamın nedeni başkaydı yani kız kardeşin İstanbul'a gelmek için tutturdu." İşte şimdi bitmiştim. Tam üç senedir onları öyle veya böyle oyalıyordum buraya gelmemeleri için ama şimdi... Sakin ol her zaman nasıl başardıysan şimdi de bunun altından kalkabilirsin. Ah hiç sanmıyordum! "Anne sınavlarım var ve ona ayıracak vaktim yok. Onunla uğraşamam söyle gelmesin." Tam o anda yine bir kapı zili çaldı ve anneme bir dakika demek zorunda kalarak kapıya ilerledim. Eğer yine Mine geldiyse diye gözlüğümü şöyle bir düzelttim ve kapıyı açtım. "Artık çok geç." diyen annemin sesi bana çok uzaklardan geliyor gibiydi. Öyle ki telefonu sinirle kapatıp cebime attım. "Ne işin var senin burada?" dedim öfkeyle. Bana bakan su yeşili gözlerini masumca gözlerime dikti. Zaten bana benzeyen tek yeri gözleriydi. Başka hiç bir benzerliğimiz olduğunu düşünmüyordum. Benim kahverengi saçlarımın aksine onun sarı düz saçları vardı. Aslında tam da bir barbie bebeğe benziyordu kardeş bozuntusu. "Annem haber vereceğim demişti abi." dedi kararsızca. El mecbur onu içeri aldım belki de almamalıydım sonuçta bir kızın gözünden hiç de iyi olmayan bir evde kalıyordum. "Evi nerden buldun sen?" Bu soru neden daha önce aklıma gelmemişti bilmiyordum sonuçta annemler benim yurtta kaldığımı düşünüyorlardı. Bir dakika yoksa düşünmüyorlar mıydı? "Bize yalan söylediğini biliyorum Özgün bu yüzden bence beni buradan postalaman kolay olmayacak." Gözlerim iri iri açılmış ona bakarken nerde açık verdiğimi düşündüm. Ama hayır açık yoktu. "Beni hafife almışsın abicim. Sözde kazandığın İstanbul Teknik Üniversitesini kazanan bir arkadaşım seninle okulda hiç karşılaşmamış üstelik senin adını da hiç bir kayıtta bulamamış. Ah doğru çünkü sen hiç bir yer kazanamadın tıpkı benim gibi. Bende şuna karar verdim. İstanbul'da dershaneye gideceğim ve burada çalışacağım. Hatta belki beraber çalışırız üniversite sınavına ne dersin?" Duyduğum şeylerle çatılmış kaşlarım hayretle gözlerimin üstündeki yerini aldı. Şaşkındım. Bu ihtimali hiç düşünmemiş bu senenin de kolayca geçeceğini düşünmüş annemlere Kpss'de kazanamadım deyip yine İstanbul'da çalışacağıma kendimi öyle bir kaptırmıştım ki her şeyi unutmuştum. Bu aptal kız yüzünden. Onunla mı uğraşacaktım ben? "Nilay yeter sus... " Oturduğu koltuktan bir hışımla kalktı. "Annemlere söylememi istemiyorsan burada kalmama izin verirsin Özgün Başaran!" Onun taklidini yaparken buldum kendimi bir anda. Bana kızgın kızgın bakıyordu. Onları fena kandırmıştım değil mi? "Bence burada kalmak istemezsin." dedim etrafa bakarak. Kaşlarını kaldırdı ve etrafa bir göz gezdirdi. Sonra da burnunu kırıştırdı. "Buraya bir el atarsam sorun kalmaz bence. " dedi ve elbiselerimi toparladı. "Sen istesen bile annem izin vermez bir kere." dedim hala bir umut beklerken. "Ben izni çoktan aldım abicim. Sen sadece katlanacaksın şu saatten sonra." Katlanacakmışım! Bugün daha ne kadar sinirlenebilirdim acaba? Odama girip kapıyı sertçe kapadım ve yatağıma uzandım. Telefonuma gelen bildirim sesiyle gözlerimi ekrana sabitledim. "Yarın saat dokuzda Aslı'nın pastanesinde buluşuyoruz." Aslı kimdi ve pastanesinin nerede olduğunu bilmiyordum. Ona geri mesaj attım. "Aslı kim?" Çok geçmeden geri mesaj gelmişti. "Bu kadar aptal olmak zorunda mısın? Aslı'yı bende tanımıyorum beyin özürlü sadece Pastanenin adı bu!" Yine bolca bir hakaret yemiştim iyi mi? Kendi aptallığıma mı yoksa yolladığım salakça mesaja mı yanmalıydım bilmiyordum. Fena toslamıştım ve hala toslamaya devam edecektim biliyordum. "Sadece şaka yaptım." Yazıp gönderdim ve aptalca telefonu tamamen kapadım. Dün sabahtan beri bir şey yemediğim göz önüne alındığında zayıf biri olmam kaçınılmaz oluyordu, sürekli aç dolanmak alışkanlık olmuştu bende. Ama büyük ihtimalle Nilay gelirken annemin yaptığı yemeklerden getirmiş olmalıydı. Hemen kendimi salona attım. Nilay ortalıktan bütün pis eşyaları kaldırmış bana ait diyebileceğim şeylerin hepsini yok etmişti. "Nilay annem yemek yaptı mı?" Bana bir kaç saniye baktı ve kafasını sallayıp çantasından saklama kabını çıkardı. "Al zaten çökmüşsün." demeyi de ihmal etmedi. "Yaz tatilinden bu yana ciddi kilo vermişsin." dedi sonra da beni tarayarak. Yaz tatilinin üzerinden sadece iki ay geçmişti. Aslında onunla iyi anlaşırdık beni tehdit etmediği ya da onu hırpalamadığım sürece. Saklama kabını açıp annemin yaptığı nefis poğaçaları mideye indirdim. Aradan bir saat geçmişti ve midemi ovalayarak koltuğa öylece uzanmış Nilay'ın dırdırını çekiyordum. Sanırım uzun zamandan sonra mideme çok fazla şeyin girmesi tepe taklak etmişti beni. "Bu ne abi yatağının içinden çıktı!" Göz ucuyla Nilay'a çevirdim bakışlarımı. Yine mi! Benim sevgili mavi tüyümün onun elinde ne işi vardı! Sinirlenerek koltuktan kalkıp elinde tuttuğu harikalar ötesi tüyümü aldım ve "Burada yaşamaya niyetliysen eşyalarımı karıştırmamayı öğreneceksin saman kafa." Bana burun kıvırdı ve alınmış bir şekilde koltuğa oturup kollarını göğsünde kavuşturdu. Çokta umurumdaydın. Kendimi odama attım ve tüyü saklayabilecek güzel bir yer aradım ama maalesef odamda o kadar az eşya vardı ki onu koyacak yerim yoktu. En sonunda tüyü komedinin çekmecesine attım. O tüye neden bu kadar taktığımı anlamıyordum. Biraz sonra kapım tıklatılıp odaya Nilay girdiğinde kaşlarımı kaldırdım. Benim muhteşem hayatıma bodoslama bir şekilde dalmış ve her şeyi mahvetmek istercesine yanıma oturmuştu. "Söylesene..." dedi lafı ağzında geveleyerek. Ne der gibi baktım bebek suratına. Tek kaşını kaldırdı ve gözlerini kıstı. Ne yumurtlayacaktı kim bilir? "Sevgilin var mı?" bunu duyduğumda kaşlarımla beraber bende yataktan kalktım. Kız kardeşimle en son konuşmak isteyeceğim şey sevgili meseleleriydi. "Sana ne bundan..." dedim huzursuzca. Şimdiye kadar hiç sevgilim olmamıştı ama ben bunu kendime o kadar dert etmiş sayılmazdım yoksa dert etmiş miydim? Emin olamayarak kendimi evden dışarı attım. Merdiven boşluğuna oturdum ve kafamı ellerimin arasına aldım. Annemler onlara yalan söylediğimi anlarlarsa biterdim. Nasıl kendimi böyle bir şeyin içine sürüklemiştim anlamıyordum. Karşı dairenin kapısı açıldığında kafamı kaldırdım. Yakın arkadaşım diyebileceğim bir insan yanıma geldi ve elini omzuma attı. Üç yıldır bu apartmanda oturduğum için onunla ister istemez arkadaş olmuştum. "Naber Özgün bir tuhaf görünüyorsun..." bunu söyler söylemez yanıma çöktü. "Hiç iyi değilim Murat." dedim oflayarak. Ardından dairemin kapısı açıldı ve Nilay ortaya çıktı. "Nerde..." sesi yanımda yabancı birini görmesiyle kesildi ve aval aval ikimize baktı. "İçeri geç." dedim ona bakmadan. Nilay bir beş saniye suratıma baktı daha sonra dişlerini sıkarak içeri girdi. Onunla uğraşmak istemiyordum! Ben kendimi bile idare edemiyordum! "Sevgili mi yaptın dostum! Neden bana bahsetmedin hiç!" Gözlerimi Murat'ın kahverengi gözlerine diktim ve neden dedim kendi kendime. Neden insanlar her zaman yanlış anlamak isterlerdi ki? "Sence sevgilim diyeceğim bir kıza sertçe içeri geç der miydim ya da ne biliyim benzemiyor muyuz..." diye gevelediğimde kaşlarını çattı. Murat benim aksime oldukça yakışıklı bir çocuktu ve kasları vardı. Kara gözlü kara kaşlı tabiri tam da onun için uygun düşüyordu, muhtemelen kardeşim için gözümde bir tehdit unsuruydu. Nilay şıpsevdi birisi olarak ondan hoşlanmıştı eminim ki. "Kardeşin mi o?" dediğinde yarım ağız gülmesi suratımı buruşturmama neden oldu. Bir abi olarak yapmam gerekeni yapmalıydım bence. "Sevgilisi var Murat." dedim, zaten yalan söylemek konusunda bir sıkıntım yoktu. Bir dakika belki de gerçekten sevgilisi vardı gelip de bunu bana anlatacak değildi ya... Bu düşünceyle kaşlarımı çattım. Hemen bunu öğrenmeli ve onları ayırmalıydım. On sekiz yaşındaki bir kızın hele de kardeşimin bir sevgilisinin olmasına izin veremezdim! "Ne alakası var abi bana ne senin kardeşinden hem küçük..." pek de inandırıcı gelmeyen açıklaması karşısında sırıttım, en azından engellemiş sayılırdım ve tepkimi görmüştü. "Her neyse yarın bilardo oynamaya gidelim mi diyecektim." dedi ve benden cevap bekler şekilde suratıma baktı. Bu harika fikri tabi ki reddetmekten başka seçeneğim olmadığını Mine'nin yüzü gözümün önüne gelince anlamıştım. Kafamı hayır anlamında sallarken aklıma gelen parlak fikirle gülümsedim.  "Gelemem de Murat bak ben ne diyeceğim..." dedim ve bekledim. Kesinlikle gerçek bir randevuya çıkacağımı düşünecekti ve bunu düşünmesi hiç de iyi olmazdı. "Yarın bir işim var bana senin şu havalı giysilerinden versene..." Tepkisini ölçmek için suratına baktım. Tabi ki kabul etti ve bana ne işim olduğunu saat kaçta gideceğimi sordu. Bir kadın gibi meraklı olmasına aldırmayarak ona Aslı'nın pastanesine gideceğimi ama yerini bilmediğimi anlattım. O da seve seve beni oraya bırakabileceğini söyledi. Bir motoru vardı ve oldukça havalı bir tipti. Onun yanında görünmek olmayan havamı hepten söndürüyordu ama yapacak bir şey yoktu. ** Murat'ın evinde üzerime giydirdiği gömleğe bakarken iç geçirdim. Kesinlikle berbat ötesi göründüğümün farkındaydım ama giysilerim temiz değildi ve bu bol giysilerin üzerimden dökülürcesine durmasına izin vermek zorundaydım. Pis olmama lanet ederek renkli gömleğin düğmelerini açık bıraktım en azından daha iyi göründüğünü iddia edebilirdim ama sadece iddia... Şu halimle küçük bir çocuktan farksızdım boyum uzun olmasa kesinlikle beni çocuk zannederlerdi. Saçlarımı taradım ve arkaya doğru yatırmaya çalıştım. Daha sonra da gözlüğümü yerleştirip kendime tekrar baktım. "Keşke zayıf olsaydın Murat şu halime bir bak." Murat omzunu silkti "Sana kaç kere dedim kanka benimle vücut çalış diye." Murat'tan giyinmek kadar aptalca bir fikrin beynime girmesiyle kendimin bir kez daha ne kadar salak olduğuna karar verirken Murat'ın tişörtten belli olan üçgen gövdesine baktım. Adam resmen Jonny Bravo'nun esmer haliydi. Neden ondan giyinip kendimi daha da beter hale sokmuştum ki? Kafamı olumsuz anlamda sallarken hazır olduğumu söyledim. Beni motoruyla pastaneye bıraktığında balkon tarafında oturan Mine'yi fark ettim. Beni fark etmemesinden cesaret alarak onu süzdüm bir süre. Bacak bacak üstüne atmış elinde duran dergiden ciddi bir ifadeyle bir şeyler okuyordu. Diğer elinde ise kahvesi vardı. Gerçekten havalı ve güzel görünüyordu.  "Mmm kız çok güzelmiş Özgün..." dedi Murat baktığım yere bakıp derin bir nefes alırken. Onun ne kadar güzel olduğunun farkındaydım elbette! Kaskı arkaya yerleştirdim ve Murat'la el tokuşturup Mine'nin yanına yol aldım. Mine beni gördüğünde kaşları hayretle yukarı kalktı ama ardından hemen kendini toparlayıp oturmamı işaret etti. Gözlerim ister istemez hala gitmemiş olan ve bizi izleyen Murat'a kaydı. Ne bekliyordu bu herif hala! Ona gitmesini işaret ederken Mine baktığım yere baktı ve bu kez kaşları hayranlıkla yukarı kalktı. Üst dudağımı dişleyerek Murat'a kaş göz işaretleri yaptım ve ardından gülümseyerek kaskı kafasına taktı. Havalı bir şekilde motoruna binip gözden kaybolana kadar ikimizde arkasından baktık. Neden onunla gelmiştim sanki!  Kafamı önüme çevirdim ve ellerimi masada birleştirdim. "Neyse..." dedi. Ona bakmak ve karşısında ne kadar ezik durduğumu gözlerinden okumak istemiyordum. Sadece hafiften uzamış tırnaklarımla meşgul olmayı tercih ettim. Gerekmediği sürece yüzüne bakmaya cesaretim yoktu. Dün fazla cesurdum ama bugün tekrar eski halime dönmüş olmam içler acısıydı. "Ne istersiniz efendim?" Garson geldiğinde kafamı kaldırmam gerektiğini fark edip göz ucuyla Mine'ye baktım. Bitmiş kahvesini işaret edip aynısından istediğinde sıranın bana geçtiğini biliyordum. "Sadece su." dedim ve yine Mine'nin tuhaf bakışlarına maruz kaldım. Sakin ol böyle durursan daha beter olur. Gözlerine bak yapabilirsin. Garson gittikten sonra derin bir nefes aldım ve Mine'nin koyu makyajlı gözlerine baktım. Kahverengisi daha belirgin bir hale gelmiş gözlerinde hiçbir parlama yoktu. "Gerçekten buna inanamıyorum." dedi gömleğimde göz gezdirirken. Yutkundum ve gülümsemeye çalıştım. "Bende inanamıyorum." diye karşılık verdiğimde tekrar şaşkınca baktı. Evet gerçekten kendime inanamıyordum. Rahatsız olarak elimi enseme götürüp kaşıdım. Biraz sonra onun kahvesi ve benim suyum geldiğinde konuşmak için dudaklarını araladı. "Senin gibi birinin bana nasıl yardım edebileceği konusunda dün epey kafa patlattım. Ama elde ettiğim tek şey senin bana gözlemcilik yapman oldu. Yani ben içerde işimi hallederken sen evin dışında bekleyip birileri geldiği takdirde bana söyleyeceksin ben de bu şekilde paçayı sıyıracağım. Anladın mı?"  Plana da bak! İtiraz etmek istiyordum. Böyle bir şey yapmak oldukça sıkıcıydı! "Hayır neden sen bana gözlemcilik yapmıyorsun!" dedim birden. Neyime güvenip böyle bir şey dediğimi de bilmiyordum ya neyse. Yine biçimli kaşları havadaydı. Sanki her bir noktası kusursuz yaratılmıştı. "Saçmaladığının farkına varmak için kaç saniye istersin?" dediğinde ağzımdan bir "ha?" çıktı. Ne demişti şimdi bu? Gözlerimi devirdim ve "Tamam, her neyse. Zaten meraklısı da değilim, bu iş bir an önce bitsin sizin kıymetli şirketinizden istifa edeceğim zaten..." dememle bir kahkaha attı. Birkaç kişinin gözleri bizim masaya kaymıştı. Eminim onlarda bu güzel kızın benim gibi bir eziğin masasında oturuyor olmasına şaşırıyorlardı. "Bir dahaki sefere evde falan buluşsak daha iyi olacak herhalde." diye kendi kendime konuştuğumda bunu duymuştu. "Neden, benden utandın mı?" dedi alay edercesine. Yapmacık bir şekilde gülümseyip kafa salladım. "Birde saçlarını taramışsın..." dedi ve kendi kendine sırıtıp kahvesinden bir yudum aldı. Sinirle saçlarımı dağıttım ve suratımı buruşturdum. Yaptıklarımı göz ucuyla seyrederken şu halimden oldukça memnun gibiydi tabi alay etmek için harika bir malzemeydim ne de olsa. Onun bu saçma tavırlarını çekmek zorunda değildim. Zaten ne söyleyecekse söylediğine göre gitmemde bir mahsur yoktu. "Ben gidiyorum." dedim ve tam ayağa kalkacakken bir el tarafından durduruldum. Masada duran elime dokunmasıyla tüm tüylerim ayağa kalkmış bir şekilde ellerimize baktım. Yumruk yaptığım elimin üzerinde uzun parmakları duruyordu. Daha sonra ne yaptığını fark etmiş gibi elini hemen geri çekti ve sesini düzeltti. "Yani henüz bitmedi anlatacaklarım." dedi yutkunarak. "Pekala..." dedim sesim oldukça garip çıkmıştı. Kendime tonlarca hakaret armağan etmek istiyordum. "Yarın sabah beşte Nevzat Bey'in sahilde tuttuğu eve gidip bu işi başlatacağız. Büyük ihtimal paraların bir kısmı orada yani bir çok eve sahip o adam. Kasayı bulursak ve şifre... Paraları aldıktan sonra yerine sahte paralar yerleştireceğiz ve kasayı kontrol etse bile fark etmeyecek..." Bu upuzun planın ardından sadece çaresizce ona baktım. Bu işi yapmak istemiyordum, ben hırsız değildim sadece getir götür işlerini yapan basit bir mafya çırağıydım işte. Ölmemiş olmam bile mucizeydi. "Tamam oraya nasıl gideceğiz?" Kabul etmekten başka seçeneğim yoktu resmen pes etmiştim. Bana hafifçe tebessüm etti. "Arkadaşının motoruyla beni alsan hiç fena olmaz. Ehliyetin var öyle değil mi?" Kuşkulu gözlerine son vermesi için kafamı evet anlamında salladım fakat Murat bana motoru verir miydi şüpheliydim. "Pekala motoru alacağım, peki seni nereden almam gerek?" diye bir soru yönelttiğimde çantasından kalem kağıt çıkarıp adresini yazdı ve önüme koydu. Harika İstanbul'un her yerini karış karış biliyordum ben de zaten...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD