15.Bölüm

1413 Words
Eylül’ün gözleri korkudan büyümüştü. Kaçmaya yeltendi, ama elimden kurtulması imkânsızdı. Onu kolundan sertçe tuttum, sokak boyunca sürüklercesine yürüttüm. Ayakları sendeledi, kaldırım taşlarına takıldı, ama bırakmadım. Çevrede kimse yoktu; kasabanın bu tenha sokaklarında ikimizden başka bir ruh yok gibiydi. “Bırak! Ne yapıyorsun Emir abi?” diye bağırdı. Sesi yankılandı, ama cevapsız kaldı. Benim için o an tek gerçek vardı: Onu yanımda tutmak. Kaçışına izin vermemek. Arabaya doğru sürükledim. Eylül’ün çırpınışları, ellerimi daha da sıkılaştırmama sebep oluyordu. Koltuğa ittiğimde, omuzları titriyordu. Kapıyı kapatıp direksiyona geçtiğimde, gözleri yaşlarla doluydu. Yolda sessizlik hakimdi; yalnızca motorun uğultusu ve Eylül’ün kısık nefesleri. Yan gözle ona baktım. Çaresizlik içinde kıvranıyordu, dudakları titriyordu. Ama bana bakmaya cesaret edemiyordu. Kendi evime vardığımda arabadan indirdim. Direndi, ayaklarını yere çakılı gibi bastı ama saçından tutup kaldırdım. İnleyerek bana yalvardı: “Yapma… ne olur bırak beni…” Cevabım kısa ve keskin oldu: “Senin bırakılma hakkın yok.” Kapıyı açtım, onu içeri soktum. Sessiz, karanlık evin içinde adımlarımız yankılandı. Merdivenlere yönlendirdim, kollarını kavramıştım. Yukarı çıkarken neredeyse düşüyordu, ama ben düşmesine izin vermedim; sadece kontrolümde sürükledim. Onu bir odaya soktum. Yatak odasıydı. Perdeler kapalı, içerisi kasvetliydi. Kapıyı kapattım, kilidin sesi Eylül’ün yüreğine bıçak gibi saplandı. Arkasını dönüp kapıya sarıldı, tüm gücüyle zorladı ama nafileydi. “Burası… senin yeni yerin,” dedim, soğukkanlı bir sesle. “Kaçış yok. İzin almadan nefes bile yok.” Eylül, gözyaşları içinde bana baktı. Sesi titriyordu: “Neden bunu yapıyorsun? Ben sadece özgür olmak istiyorum…” Adımlarımı yavaşça ona doğru attım. Her adımda o, biraz daha geri çekildi. Ta ki yatağın kenarına dayanıp çaresizce durana kadar. Elimi yanağına koydum, ama bu şefkatli bir dokunuş değil, tehditkâr bir baskıydı. “Özgürlük diye bir şey yok, Eylül. Sen benim seçimimsin. Benim çizdiğim sınırların dışına çıkamazsın. Kaçmaya kalktığında ne olduğunu gördün. Şimdi buradasın ve burada kalacaksın.” Eylül başını iki yana salladı, “Hayır…” dedi, ama sesi fısıltıdan öteye gitmedi. Saçlarını tutup yüzümü ona yaklaştırdım, gözlerime bakmaya zorladım. “Bana bak. Artık hayatının tek gerçeği benim. Bunu aklından çıkarma. Eğer yine kaçmaya kalkarsan… bu sefer sadece seni değil, sevdiklerini de bedel ödetirim.” Eylül’ün nefesi kesildi, gözleri korkudan dondu. Dudaklarından sadece kısık bir hıçkırık çıktı. Onu yatağa ittiğimde, vücudu titriyordu. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, kendini korumaya çalışıyordu. Ben ise kapının önünde dikilip gözlerimi ondan ayırmadım. “Bu gece burada düşüneceksin, Eylül,” dedim. Sesimdeki soğukluk odanın duvarlarına çarparak yankılandı. “Kaçmanın bedelini, bana karşı gelmenin sonuçlarını. Ve sabah uyandığında… bana itaat etmeyi öğreneceksin.” Arkamı dönüp kapıdan çıktım. Anahtarı çevirdim, metalin kilitlenme sesi koridorun sessizliğini böldü. Odanın içinde kalan tek şey, Eylül’ün boğuk ağlayışları ve içindeki çaresizlikti. Kapıyı kapattım, anahtarı çevirdiğimde çıkan o soğuk “klik” sesi içimde garip bir tatmin bıraktı. Sırtımı kapıya yasladım. Odanın içinden yükselen boğuk ağlayışları net duyuluyordu. İnce, titrek… sanki her damlası benim üzerime akıyordu. Bir an gözlerimi kapattım, kulaklarımı o sese verdim. Ağladıkça daha çok hissettim: Evet, bana ait. Çaresizliği bile bana bağlı. Kendi kendime fısıldadım: “Kaçmaya kalktın, Eylül… ama senin için çıkış yok. Benim kelimelerim, benim kararlarım… seni burada tutacak zincirler.” Parmaklarımı kapının soğuk metaline sürttüm. İçimde hem öfke, hem de tutku gibi tuhaf bir düğüm vardı. Onun gözyaşlarını duymak acımasızca bir zevk veriyordu, ama aynı zamanda kalbimde sıkışan bir şey vardı: Ya bir gün beni tamamen reddederse? Ya nefretini bu kadar beslerse? Çenemi sıktım, kendime kızar gibi fısıldadım: “Hayır. Beni reddedemez. Benden kaçamaz. Çünkü ben onun tek gerçeğiyim. O bunu bilmese de, öğrenecek. Öğreteceğim.” Koridorda adımlarımla dolaştım, ev sessizdi. Ama o odadan yükselen hıçkırıklar, her duvarı dolduruyordu. Bir süre sonra kendi gölgeme baktım. Gözlerimdeki öfke yansıyordu; aynı zamanda saplantılı bir parıltı. Kendi kendime konuştum, sesim neredeyse yemin gibiydi: “Eylül… beni kabul edeceksin. Kaçışının bedeli daha yeni başladı. Her gözyaşın bana itaatin olacak. Zamanla, bu ev senin hapishanen değil, kaderin olacak. Benim kaderim.” Kapıya bir kez daha elimi koydum. Parmaklarım aralıktan süzülür gibi, sanki içeride ona dokunabilirmişim gibi. İçeride hâlâ ağlıyordu. Dudaklarımda sert bir gülümseme belirdi. “Alışacaksın, Eylül. İstesen de istemesen de… sen artık bensin.” Eylül, kapının kapanma sesiyle sarsıldı. İçerideki hava ağır, boğucu bir karanlık gibi üzerini örttü. Pencereden süzülen loş ışık, duvardaki çatlakları daha da belirgin kılıyordu. Her nefes, boğazında düğümlenmişti. Bir köşeye çekildi. Dizlerini karnına çekip başını ellerinin arasına gömdü. Gözyaşları yanaklarını ıslatırken kendi kendine fısıldıyordu: “Burası benim evim değil… burası benim mezarım…” Saatler geçti. Oda, sanki zamanın akışını unutmuştu. Ne gün vardı, ne gece… sadece aynı acı. Eylül, bazen duvarlara bakıyor, bazen gözlerini kapatıp annesini görmeye çalışıyordu. Ama her defasında Emir’in gölgesi, anılarının üzerine düşüyordu. Birden kapının anahtarı döndü. Kalbi sıkıştı. Kapı açıldığında içeri Emir girdi. Adımlarını ağır ve ölçülü atıyordu; sanki odanın her karışına hâkim olduğunu göstermek ister gibi. Eylül hızla geriye çekildi, yatağın kenarına yaslandı. Gözleri büyümüş, elleri titriyordu. Emir, kapıyı kapattı, anahtarı tekrar çevirdi. Derin bir nefes alıp ona baktı. “Bütün gün ağladığını duydum.” Sesinde ne alay vardı, ne de teselli. Yalnızca bir kesinlik. “Benden kaçacağını sandın. Ama kaçış yok, Eylül. Bunu öğrenmen gerekiyordu.” Eylül, dudaklarını araladı, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sonunda fısıltı halinde konuşabildi: “Beni burada tutamazsın… Ben sana ait değilim!” Emir’in yüzünde sert bir gülümseme belirdi. Yavaşça yaklaşarak masanın üzerine oturdu, gözlerini ondan ayırmadan: “Öyle mi? Peki o gözyaşların… o titreyen ellerin… bana ait değil mi? Hepsi benim yüzümden.” Eylül’ün kalbi göğsünde çırpınırken Emir eğildi, göz seviyesine indi. Sesi alçaldı, neredeyse fısıltı: “Direnebilirsin, bağırabilirsin. Ama sonunda… senin tek gerçeğin ben olacağım. Çünkü senin kaderini ben yazıyorum, Eylül.” Eylül’ün gözlerinden yaşlar süzüldü. Başını çevirdi, onun bakışlarına dayanamadı. Ama Emir, parmaklarıyla onun çenesini tutup tekrar yüzünü kendine çevirdi. “Bana bak. Kaçma. Çünkü ben ne zaman istersem seni bulurum. Ve buradan çıkışın yok.” Bir süre sessizlik oldu. Sadece Eylül’ün hıçkırıkları odayı dolduruyordu. Emir, yavaşça ayağa kalktı, kapıya doğru yöneldi. Çıkmadan önce son kez dönüp baktı: “Alışmaya başla, Eylül. Çünkü bu sadece başlangıç.” Kapı tekrar kilitlendiğinde, Eylül yatağa çöktü. Gözyaşları yastığa damlarken içinden sessizce haykırıyordu: “Buna boyun eğmeyeceğim. Ne olursa olsun, kaçmanın bir yolunu bulacağım.” Akşam üstü Kapı hızla açıldı. Gecenin karanlığı içeriye bir gölge gibi doldu. Emir’in ayak sesleri koridordan duyulduğunda bile Eylül’ün nefesi kesiliyordu. İçeri girdiğinde, odanın bütün havası değişti. Adımları sertti, yüzü öfke ile gerilmişti. Masadaki yemek tabaklarına baktı, sonra gözlerini Eylül’e dikti. “Yine dokunmamışsın,” dedi. Sesi alaycı bir fısıltıyla başladı, sonra birden yükseldi. “Ben sana ne dedim, ha? Sen hâlâ benim sözümü hiçe mi sayıyorsun?” Eylül, yatağın kenarında oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Korkudan titriyordu ama gözlerini kaçırmadı. “İştahım yoktu…” dedi fısıltıyla. Emir’in yüzündeki alay, bir anda öfkeye dönüştü. Masayı tek hamlede devirdi, tabaklar yere çarpıp parçalandı. Cam kırıklarının sesi, Eylül’ün yüreğini delip geçti. “İştahın yoktu öyle mi? Sen hâlâ anlamadın, Eylül. Burada senin iştahın yok, senin iraden yok. Senin hayatın benim elimde.” Yanına yaklaştı, sertçe kolunu tuttu. Eylül korkuyla geri çekilmek istese de gücü yetmedi. Emir yüzüne eğildi, gözleri öfkeyle parlıyordu. “Kaçabileceğini sandın. Ama bak buradasın. Ben seni bulurum. Benim dediğimi yapmazsan, hayatını cehenneme çeviririm. Senin için tek gerçek benim, sadece ben.” Eylül’ün gözlerinden yaşlar aktı, ama dudakları titreyerek açıldı. İlk defa cesaretini toplayarak fısıldadı: “Ne yaparsan yap… ben senin kölen olmayacağım.. Annem bana güç veriyor.” Emir’in gözleri büyüdü. Bir anlık sessizlik oldu, sanki bu sözler onu şaşırtmıştı. Ama sonra öfke dalgası yeniden patladı. Onu sertçe yatağa itti. “Annen mi?!” diye bağırdı. “O kadın artık yok! Ve sen hâlâ onun hayaliyle bana kafa tutuyorsun. Ben sana gerçeği göstereceğim, Eylül. Ben sana itaatsizliğin neye mal olduğunu göstereceğim!” Eylül, yatağın kenarına çarpıp dizlerini tuttu. Acı içindeydi, ama bakışlarını Emir’den çekmedi. Dudakları titredi, fakat sesi netti: “Beni kırabilirsin, bağırabilirsin, tehdit edebilirsin… ama ruhumu asla alamazsın.” Emir birkaç saniye boyunca ona baktı. Yüzündeki öfke, garip bir takıntıyla birleşmişti. Gözleri yanıyordu. “Demek öyle… O zaman seninle uzun bir yolumuz olacak, Eylül. Sen direnmeye devam et. Ben de seni her gün biraz daha parçalayacağım. Sonunda bana boyun eğeceksin. Ve o gün geldiğinde, bu gözlerinde ne varsa… hepsi yok olacak.” Derin bir nefes aldı, odasına geçti. Masanın üzerinde yarım kalmış sigarasını eline aldı, kibriti çaktı. Duman, loş odanın içinde yükselirken kendi kendine konuşmaya devam etti: “Kaçmaya kalktı. İstanbul’dan gittiğini sandı. Ama ben buldum. Hep bulurum. Çünkü o benim. Bunu kabul etmediği sürece her nefesi ona işkence olacak. Kaç kez ağlarsa ağlasın, kaç kez hayır derse desin, sonunda evet diyecek.” Elindeki sigarayı küllüğe bastırırken sertçe konuştu: “Eylül, sen benim en büyük sınavımsın. Seni ya tamamen kıracağım… ya da seni parça parça kendime ait kılacağım.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD