16.Bölüm

1104 Words
Eylül’ün o ince, çaresiz hıçkırıkları, duvarların içinden odamın her köşesine sızıyordu. Benden habersiz gitmeye kalkışının bedelini ödüyordu ve ben, bu bedelin ödenişini dinlerken bile kasvetli bir tatmin hissediyordum. Kanepede oturmuş, soğumuş kahvemi yudumlarken zihnimi onunla doldurdum. Bırakılan tabakların paramparça camları, zeminimizdeki öfkenin kanıtıydı. “Annem bana güç veriyor.” demişti. O anki şaşkınlığım, öfkemle birleştiğinde onu yatağa itmeme neden olmuştu. O kadının hayali bile, onun bana ait oluşunu gölgeliyordu. Benimle inatlaşması… Bu kızın ruhu, ne kadar kırılsam da asla pes etmeyecekti. Bu, beni hem deli ediyor hem de ona olan saplantımı körüklüyordu. O kadar dirençliydi ki, onu tamamen boyun eğdirmek en büyük zaferim olacaktı. Kapıyı açtım, içeri girdim. Eylül, yatağın en ucuna sinmişti; gözleri yorgunluktan kıpkırmızıydı ama bakışlarında hâlâ küçücük bir direnç kıvılcımı vardı. Gecelik elbisesi –hâlâ giymeyi reddettiği elbisesi– buruşmuştu. Yavaş adımlarla ona yaklaştım. Her adımım, zeminde değil, onun yüreğinde yankılanıyordu. Karşısına dikildiğimde gölgem, onu tamamen yutuyordu. “Yemek yemelisin.” dedim; sesim emir değil, bir kesinlik taşıyordu. Başını çevirdi. “Yemeyeceğim.” Bu itaatsizliği, içimde yanan ateşi besledi. Çenesini tuttum, yüzünü kendime çevirdim. Gözlerimiz buluştuğunda, onun içindeki korku ve nefret açıkça görünüyordu. “Bana meydan okumayı bırak.” diye fısıldadım. “Annen gitti. Lara senden şüphelenmiyor. Burada kimsenin seni bulamayacağını biliyorsun. Senin tek gerçeğin ben’im. Neden bu kadar savaşıyorsun?” Gözlerinde yaşlar birikti ama bu sefer ağlamıyordu. Sanki gözyaşları bile benden korkuyordu. “Benimle inatlaşarak sadece daha çok acı çekersin.” dedim, sesimi yumuşatmak için zorladım. Bu ses, benim zehirli şefkatimdi. Parmaklarımı çenesinden saçlarına kaydırdım. O ürperdiğinde, içimde karanlık bir tatmin yükseldi. “Bana güvenmelisin. Sana zarar vermek istemiyorum.” dedim. Bu büyük bir yalandı. Ben zaten ona en büyük zararı vermiştim: ruhunu çalmıştım. “Seni sadece korumak istiyorum. Seni, o dış dünyadan, o bakışlardan korumak istiyorum.” Eylül gözlerini sımsıkı yumdu. O an, çaresizliğinin dorukta olduğunu hissettim. Bedenindeki titreme, ruhundaki fırtınanın yansımasıydı. Bu, benim en büyük zaferimdi. Onu öyle bir noktaya getirmiştim ki, nefret etse bile benden kaçamıyordu. Eğildim, alnımı onun alnına dayadım. Soğuk ve keskin bir nefes çektim içime. “Ben senin abin değilim, değil mi?” diye fısıldadım. Sesimde hem alay hem de zehirli bir itiraf vardı. “Bunu biliyorsun. O yüzden bu kadar direniyorsun. Ama ben seni istiyorum, Eylül. Senin o direnişini, o inatçı ruhunu istiyorum. Ve bana boyun eğdiğin gün… o gün her şey çok tatlı olacak.” Geri çekildim. Yüzündeki acıyı izledim. Bu acı, benim sanatımdı. “Şimdi sana yemek getireceğim ve sen her şeyi yiyeceksin. Aksi takdirde, yarın bu kasabanın sokaklarında yürüyüşe çıkarız. Eski arkadaşlarına benim kim olduğumu anlatırız.” Eylül’ün yüzü bembeyaz oldu. Arkadaşları… onun geçmişi. O, en çok buna karşı koymuştu. Bu, benim son kozumdu. O odadan çıktığımda omuzlarım dikti. Zafer benimdi. Kapıyı kilitlerken, içeride bıraktığım korkunun artık onunla kalacağını biliyordum. --- Lara, İstanbul’da: Telefonum çaldı. Lara. Hâlâ o saf, kırılgan sesiyle konuşuyordu. “Emir… Eylül’ü buldun mu? Kasabaya mı gitti? Neden bana haber vermiyorsun?” Sesim, rolüne bürünmekte gecikmedi. Endişeli ama güven verici. “Evet, buldum hayatım. Oldukça sarsılmış. Annesinin ölümü onu çok etkilemiş. Bir süre benim kasabadaki evimde kalacak. Biraz kafa dinlemesi gerek.” “Oh, iyi ki bulmuşsun! Ben de çok endişelenmiştim.” dedi rahatlamış bir tonda. “Tabii ki bulurum. O benim sorumluluğumda.” dedim. Gözlerim, kasabanın loşluğunda parlıyordu. Telefonu kapattıktan sonra, masanın üzerindeki hastane raporlarına takıldı gözüm. Lara, annesinin eşyalarını toplarken bulmuştu: kan transfüzyonu raporları. Eylül, annesiyle uyumsuzdu. Bu, Lara’nın henüz anlamadığı, bütün hikâyeyi çökertecek o kritik ipucuydu. Eğer Lara, bu raporları incelerse, Eylül’ün kan bağı olmadığını ve Emir’in ona neden bu kadar takıntılı olduğunu anlamaya başlayacaktı. Eylül’ün direnişi bir yana, asıl bombanın fitili şimdi İstanbul’da, Lara’nın elindeydi. Ve ben… sadece zaman kazanmalıydım. Eylül’ü tamamen kendime bağlayana kadar. --- Eylül, Emir’in bıraktığı yemeğe dokunmadı. Midesi, nefreti ve korkusuyla düğümlenmişti. Dışarıdan gelen her ses, Emir’in adımı olabilir düşüncesiyle irkilmesine neden oluyordu. Kapı, yine o soğuk “klik” sesiyle açıldı. Emir içeri girdiğinde, yüzünde ne öfke ne de şefkat vardı; sadece kesin bir bekleyiş hakimdi. Yerde duran tabağın hâlâ dolu olduğunu görünce kaşları çatıldı ama bu sefer masayı devirmedi. “Oynamayı bırak, Eylül.” dedi. Sesi artık tehditkâr değil, yorulmuştu ve bu yorgunluk, Eylül için yeni bir korku kaynağıydı. “Annenin yasını böyle tutamazsın. Güçlü olman gerekiyor.” Yere diz çöktü. Tam karşısında, göz seviyesinde. Bu, bir celladın son ricayı sorması gibiydi. “Bana güç verme numarası yapma.” diye fısıldadı Eylül. “Benim gücüm, seni benden nefret ettirmektir.” Emir gülümsedi. Bu seferki gülümseme alaycı değildi; daha çok kederli bir kabulleniş gibiydi. Parmakları, yerde duran porselen parçasını okşadı. “Bana nefret besleyebilirsin.” dedi alçak bir sesle. “Ama ben senin tek dayanağınım. Annen gitti. Lara İstanbul’da. Kasabada kimse seni koruyamaz. Sana kimin zarar verip vermeyeceğine yalnızca ben karar verebilirim.” Bu söz, Eylül’ün kalbine işledi. Emir, onun çaresizliğini, yalnızlığını, o büyük boşluğu kullanıyordu. Emir, tabağı yerden aldı ve içindeki yemeği eliyle karıştırmaya başladı. Sonra, parmaklarına bulaşan yemeği Eylül’ün dudaklarına yaklaştırdı. “Aç.” diye emretti. Eylül başını çevirdi. “Hayır.” Emir’in sabrı bitti. Yüzündeki ifade aniden sertleşti. “Bana direnmeyi bırak! Yoksa seni herkesten utandıracak bir şekilde beslerim!” Eylül’ün gözleri panikle büyüdü. Ne yapabileceğini biliyordu ve bu tehdit, cam kırıklarından daha keskin bir acı verdi. Çaresizlikle dudaklarını araladı. Emir, yemeği parmağıyla onun ağzına itti. Gözleri, Eylül’ün yutkunuşunu izliyordu. Bu eylem, bir şiddet eylemiydi; besleme, boyun eğdirme aracıydı. Yutkunurken Eylül’ün boğazında bir hıçkırık düğümlendi. İlk defa, sadece korkudan değil, utançtan ağlıyordu. Emir, onun gözyaşlarını görmezden geldi. Bırakılan tabağın içinden bir lokma daha aldı, bu sefer kendi ağzına götürdü. Sonra o lokmayı Eylül’e doğru uzattı. “Yemek aynı.” diye fısıldadı. “Aynı yemek, ama benim elimden. Bu senin gerçeğin. Alışmalısın.” Eylül, bu yabancı yakınlığın getirdiği tiksinti ve çaresizlikle yavaşça o lokmayı kabul etti. Emir’in parmağındaki yemeğin tadı, tuzlu gözyaşlarıyla karışıyordu. Birkaç lokma sonra Emir gülümsedi. Bu, zaferin gülümsemesiydi. “Bitti.” dedi. Tabağı kenara bıraktı. Yüzünü Eylül’e yaklaştırdı, aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Gözleri, Eylül’ün ıslak kirpiklerine odaklandı. “Şimdi uyuyacaksın.” diye fısıldadı. “Ve ben… yanında kalacağım. Artık rüyalarından da kaçamazsın.” Eylül’ün nefesi kesildi. Gözleri yalvarırcasına kapıya kaydı ama kapı kilitliydi. Emir’in kollarını yavaşça kendine doladığını hissetti. Bu bir sarılma değildi; bir sahip çıkmaydı. Yatağa uzandılar. Emir, onu sırtından sarıp kendine çekti. Eylül, vücudunun kasıldığını hissetti; Emir’in sıcaklığı ona hem iğrenç hem de çocukluğunda hissettiği güveni hatırlatıyordu. Bu çelişki, ruhunu parçalıyordu. “Korkma.” dedi Emir, nefesi Eylül’ün saçlarına değiyordu. “Sana dokunmayacağım. Sadece… yanımda olmanı istiyorum. Anneni kaybettiğini biliyorum. Yalnızsın. Ama ben… seni asla yalnız bırakmayacağım.” Bu sözler bir teselli gibiydi ama Emir’in ağzından çıktığında en büyük tehdit haline geliyordu. Eylül, o gece Emir’in kolunda; nefreti ve çaresizliği arasında, yabancı bir yakınlığın getirdiği zehirli huzurla uyumaya çalıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD