Okuldan çıkış zili çaldığında, koridorda hâlâ yavaş yavaş ilerleyen kalabalığın arasından Eylül sessizce yürüdü. Arkadaşlarının gözleri ona değip kayıyor, kimisi selam veriyor, kimisi konuşmak istiyordu ama Eylül, o selamların hiçbirine karşılık veremedi. Çantasını omzuna asıp okulun kapısından dışarı adım attığında yüzüne çarpan rüzgâr bile yorgundu sanki.
Ayakları, daha önce hiç planlamadığı halde, kendiliğinden mezarlığa doğru yürümeye başladı. Şehrin dışında, karlı dağlara yaslanmış, çam ağaçlarının arasından geçen ince bir yolun sonundaydı annesinin mezarı. Yol boyunca rüzgâr ince ince esiyor, dallar çıtırdıyordu. Gökyüzü griye dönmüş, sanki Eylül’ün içindeki boşluğu taklit ediyordu.
Mezarlığın demir kapısından içeri adım attığında, toprağın kokusu burnuna doldu. Sessizliğin ortasında, rüzgârın uğultusu bir ağıt gibi yankılanıyordu. Eylül, annesinin mezarına doğru ilerlerken dizleri hafifçe titriyordu. Her adımda kalbi biraz daha ağırlaşıyor, ciğerlerine dolan hava yetmiyordu.
Sonunda o mermer taşın önüne geldi. Üzerinde annesinin adı ve doğum – ölüm tarihleri vardı. Parmak uçlarıyla taşın soğuk yüzeyine dokundu. “Anne…” diye fısıldadı. Sesindeki çatlak, gökyüzünden süzülen kar tanecikleri kadar inceydi.
Çantasını bir kenara bıraktı, kollarını taşın üzerine uzatıp yanına yattı. Toprağın soğukluğu sırtından yukarıya doğru yayıldı ama bu, ona bir şekilde annesinin kucağında yatıyormuş gibi hissettirdi. Çimenlerin arasından yükselen hafif nane kokusu, annesinin saç kokusuna karıştı hayalinde.
Gözlerini kapadı ve yavaşça mırıldandı, sesini neredeyse fısıltıya indirerek:
“Gece geçmez, gündüz olmaz
Can bu dünyaya dayanmaz, neden?
Haykırdım dağlara, duymaz
Bekledim günlerce yok ki gelen…”
Sesi titredi, dudakları birbirine vurdu.
“Karlı dağların ardında biri yaşarmış
Bulut olur, yağmur olur bize bakarmış
Hem yakın hem uzakmış, yanakları al al’mış…”
Eylül’ün gözlerinden yaşlar toprağa karıştı. Ellerini mezarın toprağına bastırdı, sanki oradan annesinin ellerine ulaşabilirmiş gibi.
“Annem uyan… Söylenenler yalan.
Annem uyan… Bir tek sensin duyan…”
Gözyaşları daha hızlı akmaya başladı. Dudaklarıyla taşın üzerine bir öpücük kondurdu. İçindeki tüm çığlık, bu küçük mezarlıkta yankı buluyordu. Gökyüzünde kara bulutlar toplanırken, rüzgâr hafifçe uğuldamaya başladı; dalların hışırtısı ona annesinin sesi gibi geldi.
Eylül yanına uzandığı toprağın soğukluğunu hissetti ama kalkmadı. “Buralar sensiz çok sessiz,” dedi kendi kendine. “Bir gün geleceğim ve bana yine sarılacaksın… O zamana kadar buradayım.”
Uzun bir süre böyle kaldı. Mezarlığın içindeki sessizlik, Eylül’ün içindeki boşlukla birleşti. Zaman durmuş gibiydi. Gökyüzünden düşen kar taneleri, annesinin mezar taşına konuyor, sanki beyaz bir örtüyle onu sarıp sarmalıyordu.
Eylül sonunda yavaşça doğruldu. Avuçlarıyla toprağı sıvazladı, parmaklarının arasından geçen nemli toprak kokusu ona hem acı hem huzur verdi. Kendi kendine, alçak bir sesle “Ben seni unutmayacağım,” dedi. Ardından mezarın başında ellerini açıp dua etti, gözlerinden süzülen son birkaç damla yaşla birlikte.
Ayağa kalkarken gökyüzünde bulutlar hafifçe aralandı, ince bir güneş ışığı mermerin üzerine düştü. Eylül o ışığa baktı ve içinden bir ses “Hayat devam edecek” dedi. Yavaş yavaş mezarlıktan çıkarken, omuzlarındaki yük bir anlığına da olsa hafifledi.
Eylül eve döndüğünde odasına çekildi. Gün boyunca mezarlıkta yaşadığı acı, okulun monotonluğu ve içinde biriken öfke, yavaş yavaş kafasında patlamaya hazır bir volkan gibi birikmişti. Derin bir nefes aldı, kendini toparladı ve Lara’nın odasına doğru yürüdü.
“Abla… konuşmamız gerekiyor,” dedi, sesi titrek ama kararlı. Lara, gözlerinde hâlâ yorgunluk ve endişe olan Eylül’ü görünce hafifçe kaşlarını kaldırdı.
Eylül, oturmak için izin almadan Lara’nın karşısına geçti. Gözleri dolmuş, elleri istemsizce titriyordu. “Abla… Emir… onun yaptıkları… her şey…” Başladı, boğuk bir sesle anlatmaya çalıştı. O anı, o korkuyu, yaşadığı çaresizliği ve her dokunuşun verdiği huzursuzluğu kelimelere döktü.
Lara önce bir adım geri çekildi, gözlerini kırpıştırdı. “Eylül… emin misin? Belki yanlış anlamışsındır… O… o öyle biri değil,” dedi, sesi biraz savunmacı, biraz da inanmak istemez bir tonda.
Eylül gözlerini kaçırdı. “Yanlış anlamamışım, abla! Ben… ben daha fazla buna katlanamam. Korku içinde yaşamaktan bıktım. Kendimi, ruhumu kaybediyorum. İstanbul’da kalamam artık. Burada… onun gölgesi, nefesim kadar yakın ve her anımı kontrol ediyor. Bunu sürdüremem.”
Lara derin bir nefes aldı, gözleri doldu ama kardeşine engel olamadı. “Eylül… belki konuşmalısın… belki çözebiliriz…”
Eylül başını salladı ama kararlılığı sarsılmadı. “Hayır, abla… artık yeter. Ben… kasabama döneceğim. Ailem, çocukluğumun hatıraları… belki orada kendimi toparlayabilirim. Ama İstanbul… artık bana göre bir yer değil.”
Lara sessiz kaldı, gözlerinde hem endişe hem de kaygı vardı. “İstanbul’dan okulundan bizden ayrılmak… bu kadar ani karar vermek… Eylül…”
Eylül ayağa kalktı, Lara’ya son bir kez baktı. “Biliyorum… ama bu benim için hayatta kalma meselesi. Eğer burada kalırsam, benliğimi kaybederim. Abla, beni anla…”
Lara kardeşinin gözlerindeki kararlılığı gördü. Artık karşı koyamayacağını biliyordu. “Tamam… Eylül… kararınsa, seni durduramam. Ama lütfen dikkatli ol. Kendine zarar verme, tamam mı?”
Eylül hafifçe başını salladı. “Söz veriyorum, abla… kendime zarar vermeyeceğim. Ama artık kendi yolumu çizmem gerekiyor.”
O an, evde derin bir sessizlik çöktü. İki kardeş birbirine bakıyordu; bir yanda çaresizlik, bir yanda kararlılık. Eylül, İstanbul’dan ayrılacağını ve kasabasına döneceğini ilan etmişti. Lara, kardeşinin arkasından sessizce iç çekti, onun acısını paylaşıyor ama onun kararına saygı gösteriyordu.
Eylül eşyalarını toplamaya başladı, gözlerinde hem hüzün hem de özgürlük karışımı bir ifade vardı. İstanbul’dan uzaklaşmak, ona hem korku hem de umut veriyordu.
Eylül, sabahın erken saatlerinde İstanbul’un karmaşasından uzaklaşan otobüse bindi. Camdan dışarı baktığında şehrin gri ve yoğun görüntüsü, içinde biriken tüm karanlık duygularla birlikte uzaklaşıyordu. Yol boyunca sessizdi; tek başına düşünceleriyle, geçmişin gölgeleriyle baş başaydı. Her viraj, her yokuş, onu hem fiziksel hem de ruhsal olarak hafifleten bir uzaklaşma hissi veriyordu.
Kasabası ufukta görünmeye başladığında, Eylül derin bir nefes aldı. Yeşilin farklı tonları, eski evlerin sıcak ve tanıdık siluetleri, ona çocukluğunu hatırlattı. Kalbi hem hafifledi hem de yeniden hızla atmaya başladı. Burada, geçmişin hatıraları arasında yeniden bir nefes alabilecekti.
Otobüsten indiğinde, rüzgâr hafifçe yüzüne vurdu. Kasabanın sessizliği ve temiz havası, İstanbul’un sıkışmışlığını unutturuyordu. Yavaş adımlarla eski sokaklardan yürürken, her köşe ona bir anı hatırlatıyordu; çocukluk oyunları, saklambaçlar, eski mahalle arkadaşları… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu.
Eylül, evine vardığında kapıyı açtı. İçerisi sessizdi, ama tanıdık sıcaklığı vardı. Küçük mutfaktan gelen eski tahta kokusu, odasına yayılıyordu. Eşyalarını odasına yerleştirirken, bir yandan da kasabanın eski ritmine uyum sağlamaya çalışıyordu. İçinde hâlâ bir boşluk vardı, ama bu boşluk artık İstanbul’un korkutucu gölgesinden değil, yeni başlangıcın belirsizliğinden kaynaklanıyordu.
Öğleden sonra, Eylül eski dostlarıyla karşılaştı. Gözleri bir anda ışıldadı; tanıdık yüzler, eski şakalar, birlikte geçirilen zamanların anıları… Birkaç kişi onu görünce koşup sarıldı, “Eylül! İstanbul’dan mı geliyorsun? Neredeydin böyle uzun süre?” diye sordular. Eylül, hafifçe gülümseyerek cevapladı, ama içten içe hâlâ geçmişin ağırlığını taşıyordu. “Bir süre… uzak kaldım,” dedi, sesi sakin ama biraz hüzünlüydü.
Arkadaşları, onun değiştiğini fark ettiler. Gözlerinde artık o masum ve korkusuz çocuk değil, yaşanmışlıklarla dolu bir genç kız vardı. Ama gülümsemesi, geçmişin sıcaklığını hatırlatıyor, herkesin yüreğine bir umut ışığı serpiyordu.
Akşamüstü, Eylül evin arka bahçesine çıktı. Huzurlu bir sessizlik vardı; rüzgâr ağaçların yapraklarıyla oynuyor, kuşlar hafifçe ötüyordu. Eylül, gökyüzüne baktı; güneş yavaş yavaş batıyor, gökyüzünü turuncu ve pembe tonlara boyuyordu. Derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı:
“Yeni bir başlangıç… belki burada, kendi yolumu çizebilirim.”
O gece, Eylül yatağına uzandığında, gözleri tavana dalmış, geçmişi ve geleceği düşünüyordu. İstanbul’un karanlık gölgesinden uzaklaşmıştı, ama ruhunda hâlâ eski yaralar vardı. Yine de bir umut vardı; bu kasaba, ona yeniden nefes almayı, kendine güvenmeyi ve belki de kaybettiklerini yeniden bulmayı öğretebilirdi.
Emir'in Bakış Açısından
Emir ofisinde, işlerinin arasında telefonunu karıştırırken Lara’dan gelen kısa mesajın içeriğini gördü: “Eylül İstanbul’dan ayrıldı, kasabaya dönüyor.”
Mesajı okuduğu anda kanı kaynadı; gözleri aniden sertleşti, çenesi kasıldı. Ellerini masaya vurdu, kaşlarını çattı. “Ne? Nasıl… habersiz gidebilir?” diye kendi kendine mırıldandı, sesi düşük ama öfke doluydu.
İçinde bir karanlık yükseliyordu. Eylül’ün o yüzsüz kararı, onun kontrol alanına hiç sığmamıştı. Her adımı, her hareketi Emir’in gözünde bir meydan okumaydı. Ayakta dolaşmaya başladı; ofisin geniş odasında adımlarını sertçe yere bastıkça gerilim artıyordu.
“Beni tamamen yok saydı…” dedi, dudaklarını sıkarak. “Benim iznim olmadan… gitmek mi? Bu imkânsız.”
İçindeki kontrol arzusu, öfkeye dönüştü; o öfke soğuk ve hesaplıydı, kör bir öfke değil, adımlarını dikkatle atan bir avcının sabrıydı.
Derin bir nefes aldı ama öfkesini bastıramadı. Telefonunu kaptı ve hızlıca Lara’yı aradı. “Bana anlat… ne oldu? Eylül nasıl gidebilir? İstanbul’dan habersiz gitmek… bu kabul edilemez!”
Bir yanda korku, bir yanda öfke, bir yanda da Eylül’e karşı duyduğu saplantılı hisler.
Eylül’ün bu gidişi, ona göre bir meydan okumaydı; ama Emir için meydan okumalar asla cevapsız kalmazdı.
İçimde bir çelişki vardı; öfke ve sahiplenme birbirine karışıyordu. Ona öfke duyuyordum çünkü beni hiçe saymıştı, ama kalbimin en karanlık köşelerinde, onu kaybetme korkusu da yükseliyordu. Onu bu kadar uzak görmek, nefesimi kesiyor, ama geri çekilmeme izin vermiyordu.
“Gitmesine izin veremem… onu geri getireceğim,” diye mırıldandı, sesi soğuk ve keskin. Gözleri, boşluğa dalmış, karanlık ve tehditkâr bir ifadeyle parlıyordu.
Gözlerim onu takip ederken planımı netleştirdim. İlk adım sessizlik olacaktı onu habersiz yakalayacak ve şoke edecektim. Sonra, küçük ama etkili bir güç gösterisiyle ona hatırlatacaktım: Bana meydan okuyamaz. Bu, sadece bir başlangıç olmalıydı; ona bedel ödetmeliydim.
Ama bir yandan da kalbimin derinliklerinde, anlam veremediğim bir his yükseldi. Öfkem kadar güçlü bir çekim vardı; onu görmek, onun varlığını hissetmek… beni hem öfkelendiriyor hem de tatmin ediyordu. Öfkem ve arzum birbirine karışmıştı; kaynağı aynı, sonucu ise tek: O, bana ait olmalıydı.
Eylül’ü uzaktan izlerken düşündüm: “Kaçmış olabilirsin, ama tamamen benden uzak olamazsın. Bu oyun daha yeni başlıyor, Eylül. Ve sen, kaçmanın bedelini ödeyeceksin.”
O an, kalbimdeki karanlık ve öfke birleşti. Gözlerimi daraltarak adımlarımı hızlandırdım, sessizce ona yaklaşırken her nefesimde içimdeki güç yükseliyordu. Bu kasaba, bu sokaklar… artık benim oyun alanımdı. Ve Eylül… oyunu bitireceğim tek taşım olacaktı.
Kasaba sokakları boştu; güneşin alçaldığı saatlerde uzun gölgeler kaldırımları kaplamıştı. Rüzgâr, kuru yaprakları sürükleyerek sessizliği bozuyordu. Ben, gölgeler arasında sessizce ilerliyordum. Eylül’ü bulmuş olmanın verdiği öfke ve saplantı içimde kaynıyordu. Onun habersiz gidişi… benim kontrolümü hiçe sayması… affedilecek bir şey değildi.
Dar bir sokağın köşesinde durdu; tek başına, düşüncelere gömülmüş, farkında olmadan kaçıyordu. Her adımı, her nefesi benim gözlerimde hesaplanmış bir tuzak gibiydi. Sessizce, adeta gölge gibi yaklaştım. Bir adım attı, sonra bir başkasını… ama artık çok geçti.
Omzuna dokundum; bir dokunuş ama gövdesine çarpan soğuk bir baskı vardı. Eylül irkildi, nefesi kesildi. Gözlerini bana diktiğinde korku ve şaşkınlık yüzünden okunuyordu.
“Seni buldum, küçüğüm,” dedim, sesim alçak ve tehditkârdı. “Kaçışın bitti.”
Omuzlarından tuttum; ellerim çelik gibi, bırakmaya niyetim yoktu. Eylül titriyordu, adeta yerle bir olmuştu; her nefesi kaçış arzusunu dile getiriyordu ama ellerimle onu sabitlemiştim.
“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadı, sesi titrek, kelimeleri boğazında düğümlenmişti.
“Benden habersiz gitmeye cesaret ettin,” dedim, dudaklarımı yanağına yaklaştırarak nefesimi ensesine bıraktım. “Bunu ödeyeceksin. Her adımının bedelini.”
Eylül’ün gözleri doldu, ama adımlarını geri atamıyordu. Kaçacak bir yol yoktu; her hareketi benim kontrolüm altındaydı. İçimde yükselen öfke, saplantı ve sahiplenme duygusu onu tamamen esir etme isteğini besliyordu.
“Bundan sonra her nefesin… her bakışın… bana ait olacak,” dedim, sesi odadaki sessizliği delip geçiyordu. “Direnme. Kaçmaya çalışma. Sadece bana itaat et.”
Ellerim onun omuzlarından göğsüne kayarken, vücudu istemsizce titredi. O korku… o çaresizlik… beni hem tatmin ediyor hem de içimdeki karanlığı besliyordu. Eylül’ün gözlerinden süzülen yaşları, benim hakimiyetimi kanıtlayan bir işaretti.
“Lütfen… bırak…,” dedi boğuk bir sesle. Ama ben sadece adımlarımı sıklaştırdım, nefesim ensesine değdi, bakışlarım derin ve tehditkârdı. “Hayır… bu senin son şansın değil, başlangıcın,” fısıldadım.
Kasaba sokakları, Eylül’ün çırpınışlarını ve titreyen nefesini saklarken, ben içimdeki öfkeyi ve saplantıyı doyasıya hissettim. Bu gece, ona bedel ödetmeye başladım. Bu bedel sadece korkusundan ibaret olmayacak, onun ruhunda da derin bir iz bırakacaktı.
Gecenin karanlığı, Eylül’ün çaresiz bakışları ve benim saplantılı hakimiyetim… hepsi birleşmiş, bu karşılaşmayı unutulmaz kılmıştı. Ve ben biliyordum; ne kadar dirense de, sonunda tamamen bana teslim olacaktı.