13.Bölüm

1049 Words
Koridorun soğuk lambaları altında beklemek Eylül’ü bitkin düşürmüştü Elleri hâlâ titriyordu, gözlerinde bitkinlik, yüzünde suçun ve umutsuzluğun çizgileri vardı. Doktorun adını duyunca ayağa fırladı, kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi attı. “Durumu çok ciddi,” dedi doktor, sesi yorgun ama net. “Çok kan kaybetti. Yoğun bakımda tüm müdahaleleri yapıyoruz ama kan transfüzyonu gerekiyor acil O‑negatif veya uyumlu başka bir donör. Şu an çapraz test sonuçlarını bekliyoruz.” Eylül derhal kendi koluna iğne batmasını teklif etti. “Ben verebilirim,” diye seslendi, sesi kırılmaya başlamıştı. “Ben kızıyım benden alın, lütfen!" Hemşireler hızlıca işlem başlattı; Eylül’den kan alındı, örnek laboratuvara ulaştırıldı. Her nefesinde kendi kanının annesini kurtaracağını düşündü. Ama kısa süre sonra teknisyenin yüzü ciddileşti. “Maalesef crossmatch pozitif çıktı,” dedi. “Kanınız ile alıcının arasında uyum sağlanamadı. Bu şekilde transfüzyon riskli, veremeyiz.” Eylül önce duymamazlıktan geldi, sonra etraf daraldı. “Hayır, anlamıyorsunuz! Ben kızıyım, kanım anneme uymalı!” diye seslendi, sesi titriyordu. Doktor diz çöktü, göz seviyesine indi, elleri nazikti ama sözleri acı gerçekleri söylüyordu: “Kan grupları ve crossmatch karmaşık. Bazen yakın akraba bile uygun olmayabilir; antikorlar, alıcının durumu ve önceki transfüzyonlar etkili. Hızla uyumlu bir verici bulmaya çalışıyoruz, ama şu an elimizde uygun kan yok. Zaman sınırlı.” Bekleme salonunda saatler yavaş aktı; Eylül dünyasının bir yerinde bir şeyler çatırdayıp çöker gibiydi. Müdahaleler sürüyor, monitör bipleri ve doktorların ciddi konuşmaları umutları söndürüyordu. Sonunda nöbetçi doktor kapıyı açtı. Adımları ağır, sesi kısık: “Müdahalelere rağmen üzgünüm. Tüm imkanlarımızı kullandık ama… kurtaramadık.” Eylül’ün dünyası durdu. Dizleri boşaldı, yere çöktü; kelimeler ağzından çıkamadı. “Hayır,” diye fısıldadı, gözlerinden kontrolsüzce yaşlar süzüldü. “Hayır, bu olamaz… Ben gitmeden önce annemle konuşacaktım. Benim yüzümden…” Saatler sonra, Eylül uyanıp gözlerini açtığında kendini bir odada buldu. Gözleri bulanıktı, kafası hâlâ dönüyordu. Bir el, sertçe omzuna dokundu. Lara'nın gözleri doluydu, gözlerinden yaşlar süzüldü, ama bu sefer konuşamayacak kadar sessizdi. Babasının yüzü değişmişti. Ama yüzünde büyük bir boşluk vardı. Eylül’ün gözleri, “Ne oldu?” diye sormadan önce Lara'nın bakışlarında bir şey fark etti. "Annem… Eylül… annemizi kaybettik." Eylül'ün gözleri açıldı, kalbi aniden duruyormuş gibi oldu. “Hayır! Hayır!” diye bağırdı. Ama Lara sadece başını salladı ve ellerini boşlukta tuttu. Eylül annesinin başucuna koşturdu, ama Lara'nın gözleri onun yaklaşmasına engel oldu. “Anne… Anne, lütfen!” dedi. Ama annesi, sadece soğuktu. Eylül, her şeyin bitmiş olduğunu kabullenmeye çalıştı, ama bir an için, her şeyin bir kâbus olduğunu düşündü. “Annem… ölmedi! Ölmedi!” Lara, gözyaşlarıyla dolu gözleriyle Eylül’e yaklaştı. Ellerini sımsıkı tutarak, “Eylül… gerçekten gitmemiz gerekiyor. Burada kalmak daha fazla seni yıpratacak. Lütfen…” dedi. Ama Eylül hala annesinin soğuyan elini bırakmadı. Lara’ya doğru döndü, sesi titrek ama kararlı çıktı: “Abla… onun elini bırakmayacağım. Lütfen… bir süre daha yanında olmak istiyorum.” Lara Kardeşine sarıldı, omuzlarına başını yasladı. “Hayır, hayır… annem ölmedi, ölmemiş olabilir, bir yanlışlık olmuştur,” dedi, sesi yumuşak ama çaresizce tutunmaya çalışıyordu. Sözcüklerin arkasında kendi korkusu, inkârı vardı kardeşinin yanında kendini güçlü göstermeye çalışıyordu. “Hastanedeyiz, kontrol edecekler. Şimdi birlikte kalalım, tamam mı?” Lara, gözyaşlarını Eylül’ün saçlarına saklarken, çevresindekilere dönüp biraz daha sakin bir tonla ekledi: “İşlemleri hızlandırın, bize ne gerekiyorsa söyleyin. Şu an Eylül’ün yanında kalacağım.” Emir bu sahneden uzaklaştı, işleri düzenlemek için görevlilerle konuştu. Yüzünde bir şeyler kaygılıydı ama dışa vurmadı; o an için işlerin akışı ve “aile itibarının” korunması onun için önemliydi. Lara, kardeşini sakinleştirmeye çalışırken, Eylül’ün gözleri boşluğa dalmıştı annesinin ellerini tekrar hissetme isteğiyle yanan bir acıydı bu. Lara, ona sarılarak ona destek olmaya çalıştı. Her zaman olduğundan daha dikkatli, daha şefkatliydi. Eylül’ün her adımını izliyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama Lara’nın sözleri, Eylül’ün içindeki büyük boşluğu ne kadar doldurabilirdi ki? Lara, Eylül’ün yanında çömeldi, onun gözlerine bakarak, yavaşça konuştu. “Hayat böyle acımasız... ama seni seviyorum. Şimdi annemizin huzur içinde olduğuna inanmamız gerekiyor. O, bu kadar mücadele ettikten sonra, huzur içinde...” Eylül, Lara’nın söylediklerine rağmen annesinin ölümünü kabul edemedi. Bir yandan, annesinin cenazesinin alınacağı hazırlıklar yapılırken, Lara ve Emir’in gözleri birbirine kaydı. Emir, yanlarındaki odada hastane görevlileriyle konuşuyordu. Yüzünde endişe vardı, ama dışarıya yansıtmıyordu. 5 gün sonra Eylül, 5 gün boyunca yoğun bir şekilde kaybını kabullenmeye çalıştı, ama sabah gözlerini açtığında, hayatı devam ediyordu. Beş gündür evde kalan ve sanki bir boşluğa düşen ruhu, okula gitmeye karar verdi. Bir şeyler yapmak, biraz olsun normale dönmek istiyordu. Lara, kardeşinin kararını duyduğunda şaşkınlıkla baksa da, Eylül’ün üzerinde bir ısrar görmüyordu. "Bunu yapman gerektiğini hissediyorsan git," dedi, "Ama bana ne olursa olsun haber ver, tamam mı?" Eylül, başını sallayarak dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladı. Hâlâ o boşluk içinde, adımlarını atarken bir türlü içindeki acıyı atamıyordu. Annesinin kaybını bir kenara koymak zordu ama artık hayatın devam ettiğini hissetmek istiyordu. Okul, eski bir rutine dönüş gibi geliyordu. Giyinirken, eski okul üniformasını eline alırken, göğsünde bir düğüm hissetti. Annelerinin cenazesi hala taze bir hatıra gibi beyninde yankılanıyordu. Ama, her şeyin bir şekilde sürmesi gerektiğini biliyordu. Hayatta kalmalıydı. Bu, hayatın ona sunduğu bir zorunluluktu. Lara, Eylül’ün okula gitmesini desteklemeyi istemişti. Kardeşi için doğru olanı yapabilmek adına, ona güveniyordu. "Bunu yapmalısın," demişti. "Daha fazla içeriye hapsolmak, sana iyi gelmez." Eylül, okula gittiği ilk sabah, etrafındaki her şeyin sanki bir nebze farklı olduğunu fark etti. Okulun kapısından girdiğinde, tüm öğrenciler normal bir şekilde hayatlarına devam ediyordu. Herkes kendi dünyasında, kendi meseleleriyle meşguldü. Ama o, bir yabancı gibiydi. Bir şeyler eksikti. Eylül, koridorda yürürken, okulun duvarları bir zamanlar ev gibi, tanıdık hissederken, şimdi o kadar soğuk ve yabancıydı. Diğer öğrenciler ona bakarken gözlerinde bir merak, bir sorgulama vardı. Ama kimse ona yaklaşmadı. Sınıfa girdiğinde, eski arkadaşları gülümsedi, ama yüzlerinde hala bir belirsizlik vardı. Eylül, derse başlamadan önce derin bir nefes aldı. Fakat içeride, bir boşluk vardı. Herkes gülüp konuşuyor, sohbet ediyordu ama o, kendi dünyasında hapsolmuştu. İçinde bir hıçkırık vardı, ama kimse buna tanık olamazdı. Sınıftaki ders ilerlerken, Eylül bir an öğretmenin söylediklerini duymuyordu. Her şey ona uzak, daha az anlamlı geliyordu. Ama bu, hayatın kendi yolunu izlediğini hatırlatıyordu. Herkes hayatına devam ediyordu. Zaman ilerledikçe, Eylül yalnızca hayatta kalmaya çalışıyordu. Herkes kendi derdine düşerken, o bir şekilde bu dünyada var oluyordu. Birçok şeyi kabullenmek zor olsa da, başkalarına yük olmamak için elinden geleni yapıyordu. O sabah, Eylül’ün okula gitmesi, adeta bir dönüm noktasıydı. Kendi içindeki boşlukları bir kenara bırakıp, hayatın acımasız gerçekleriyle yüzleşmeye başlamıştı. Hayatın devam ettiğini anlamak, bazen en zor şeydi. Ama Eylül, kaybettiği her şeye rağmen, bir şekilde yol alıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD