Eylül sabah gözlerini açtığında odanın havası ağırdı. Perdeler sımsıkı kapalıydı; içeriye sızan tek ışık ince bir çizgiden ibaretti. Yatağın kenarında doğruldu, kolları hâlâ yorgundu. Sanki bütün gece rüyasında bile savaşmış gibiydi.
Ayağa kalktı. Adımlarında bir titreme vardı. Banyoya girdi, suyu açtı. Duşun altında dakikalarca kaldı; sıcak su yüzünü, saçlarını ıslattıkça boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı. Ama ne kadar ovsa da, teninde Emir’in gölgesi silinmiyordu.
“Gitmiyor…” diye fısıldadı kendi kendine. Gözyaşları suya karıştı.
Duştan çıktığında saçları hâlâ damlıyordu. İnce bir kazak ve koyu pantolon giydi. Aynada kendine baktığında, gözaltlarının karardığını, bakışlarının donuklaştığını gördü. Artık kendi yüzü bile yabancıydı.
Koridora çıktığında kapı arkasından kilitlendi. Emir’in adımları yaklaşıyordu.
Kapı sertçe açıldı. Emir elinde kahve bardağıyla içeri girdi. Yüzünde sakin, ama karanlık bir ifade vardı.
“Burada kendi başına kahvaltı yapmaya mı niyetlendin?” dedi buz gibi bir sesle. Masadaki tabaklara göz attı. “Benden izinsiz değil kahvaltı, nefes bile alamazsın sen.”
Eylül bakışlarını kaçırdı. Yüreği deli gibi çarpıyordu.
Emir bir anda saçından tuttu, başını geriye doğru sertçe çekti. Eylül’ün nefesi kesildi, gözleri yaşla doldu.
“Benimle oyun oynama,” dedi Emir, yüzüne eğilerek. Nefesi yakıcıydı. “Bana karşı gelmeye kalkarsan… daha büyük acılarla tanışırsın.”
Eylül dişlerini sıktı. İçindeki korkunun yanında küçük bir kıvılcım yandı: öfke. Emir’in yüzüne baktı, nefesini toparladı.
Ve tüm gücünü toplayarak, tükürdü.
Bir sessizlik oldu. Zaman bir anlığına durdu sanki. Emir’in yüzündeki damlacıklar ağır ağır yanaklarından aktı.
Eylül titriyordu, ama gözleri ilk defa bu kadar kararlıydı.
Emir, ağır ağır gülümsedi. Ama bu gülümseme öyle karanlıktı ki, odanın havası bile değişti.
“Demek bana meydan okuyorsun,” dedi fısıltıyla. “Güzel. Çünkü ne kadar direnirsen… o kadar kırılacaksın.”
Eylül’ün boğazı düğümlendi. Ama bu kez korkusuna inat, gözlerini ondan ayırmadı.
Emir, yüzündeki öfkeyi silmeye çalışırken telefonu çalmaya başladı. Ekranda “Lara” yazıyordu.
Derin bir nefes aldı ve açtı:
“Hayatım…” dedi Lara’nın yumuşak sesi. “Eylül’ü yanıma gönder. Onun okulu var, derslerine odaklanmalı. Böyle sürekli seninle kalamaz.”
Emir alaycı bir gülümsemeyle masaya yaslandı.
“Okulu mu?” diye tekrarladı. “Dersleri mi? Bu kız bana itaat etmeyi öğrenecek. Sen daha bana hesap sormaya mı başladın?”
Lara hemen sesini yumuşattı, tatlılıkla konuştu:
“Hayır aşkım, öyle deme. Ama Eylül’ü burada istiyorum. Hem ben de seni özledim. Gelsen… bana da vakit ayırsan.”
Emir’in bakışları sertleşti ama Lara’nın sözleri gururunu okşuyordu. Bir süre düşündü.
“Peki. Sen öyle istiyorsan, yanına gelsin. Ama unutma… onun nefesini bile ben kontrol ediyorum.”
Telefon kapandığında Eylül’ün kalbine kısa bir umut kıvılcımı düştü. Lara’nın yanına gitmek, belki bir nebze nefes almak demekti.
---
O gün Eylül, Lara’nın evine götürüldü. Lara onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı, sarıldı.
“Kardeşim… iyi misin? Çok solgunsun.”
Eylül, dudaklarını zor kıpırdattı.
“İyiyim…” dedi kısık bir sesle.
Ama odasına kapanır kapanmaz yüzündeki maske düştü. Kapıyı kilitledi, titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Rehberden tek bir numarayı buldu: “Anne.”
Telefon çaldı, çaldı… sonra annesinin sesi duyuldu.
“Eylül, kızım? Sesin titriyor… ne oldu sana?”
Eylül artık dayanamadı. Gözyaşları yanaklarına aktı, hıçkıra hıçkıra anlatmaya başladı:
“Anne… ben çok korkuyorum. Emir bana çok kötü davranıyor… bana bağırıyor, vuruyor… nefes alamıyorum. Burada boğuluyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum, anne! Lütfen beni kurtar…”
Diğer uçta sessizlik oldu. Kadının kalbi paramparça oluyordu. Eylül onun için kendi kanından değildi, ama yine de yıllardır emek verdiği, büyüttüğü, gözünün nuru bir çocuktu.
Fakat bir yandan da Emir, gerçek kızı Lara’nın kocasıydı. Bu gerçekle suskunluğa gömüldü. Yüreği parçalanırken sesi titreyerek yanıtladı:
“Kızım… canım benim… korkma. Ben yanındayım. Şimdi hemen bilet alacağım. Yanına geleceğim. Bana güven, olur mu?”
Eylül burnunu çekti, hıçkırıkları arasında fısıldadı:
“Gerçekten mi anne? Gelicek misin?”
Kadın gözyaşlarını gizledi.
“Elbette. Sen benim kızımsın. Seni bırakır mıyım hiç? Sadece güçlü ol. Ben yanında olacağım.”
Eylül’ün omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi oldu. Hâlâ korkuyordu ama içini bir nebze olsun sıcaklık sardı. “Annem geliyor…” diye tekrarladı kendi kendine. Belki bu kabus biraz olsun bitecekti.
Ama bilmediği tek şey… annesinin kalbinin ikiye bölündüğüydü. Çünkü , Lara gerçek kızıydı. Eylül ise yıllar önce yetimhaneden alınmıştı. Bu sırrı öğrenmediği sürece umutla yaşar, ama bir gün gerçek açığa çıkarsa, her şeyin altı üstüne gelebilirdi.
Odanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Emir pencerenin önünde, sigarasını yavaş yavaş içiyordu.
Eylül, ellerini dizlerinde kenetlemiş, gözlerini kaçırıyordu. Geceden kalma korku hâlâ içindeydi ama bu sefer başka bir şey vardı: karar.
“Eylül…” dedi Emir yavaşça. “Bana karşı koymaktan vazgeç artık. Zamanını boşa harcıyorsun.”
Eylül’ün parmakları titredi. Sonunda başını kaldırdı, gözyaşlarını sildi ve derin bir nefes aldı:
“Tamam…” dedi kısık ama net bir sesle. “Seni kabul edeceğim.”
Emir’in yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. “Bak işte, sonunda…” diye mırıldandı.
Ama Eylül devam etti. Bu sefer sesi daha keskin, daha titrek ama kararlıydı:
“Beni istiyorsan… ablamı boşayacaksın. Lara’yı bu oyunun dışında bırakacaksın.”
Emir bir an dondu. Yüzündeki gülümseme kayboldu, bakışları buz kesti.
“Ne dedin sen?” diye fısıldadı.
Eylül tekrar etti, sesi titriyordu ama gözleri kaçmıyordu:
“Onunla evliyken… ben yokum. Beni kabul edeceksen… ablamı bırakacaksın. Boşayacaksın.”
Emir, sigarasını kül tablasına bastırıp ayağa kalktı. Yavaş adımlarla Eylül’e doğru yürüdü. “Bana şart mı koşuyorsun?” dedi alaycı ve tehlikeli bir tonda.
Eylül yutkundu, geri çekilmedi. “Bunu istiyorum. Beni istiyorsan… ablamı bırakacaksın.”
Emir’in yüzü bir an için öfke ve şaşkınlıkla gerildi. Yanağı seğirdi, ama aynı anda Eylül’ün cesaretini de hissediyordu.
“Sen… hâlâ oyun oynuyorsun, değil mi?” dedi Emir yavaşça. “Bu kadar cesareti nereden buluyorsun?”
Eylül’ün gözleri doldu, ama geri adım atmadı. “Ablamın hayatını mahvedemezsin. Eğer beni istiyorsan, önce onu bırakacaksın.”
Bir anlık sessizlik. Emir’in nefesi sertleşti. Odayı gergin bir hava sardı. Bu sefer Eylül ilk defa pazarlık masasında gibiydi korkudan değil, ablası için.
Emir’in gözleri aniden karardı. Eylül’ün sözleri odada yankılanıyor gibiydi. Bir an sessizlik oldu, sonra sert bir kahkaha patladı; gür ve soğuk:
“Boşayacağımı mı sanıyorsun, Eylül?” dedi. Adımlarıyla ona yaklaştı, nefesi ensesine değdi. “Bunu söyleyebilirsin, ama bunu yapmak… benim seçebileceğim bir şey değil.”
Eylül titredi, ama gözlerini kaçırmadı. “O zaman… seni kabul etmiyorum. Eğer onunla evli kalacaksan… ben yanında olmayacağım.”
Emir durdu. Elleri yumruklandı, kasları gerildi. “Sen… sen bana meydan okuyorsun!” dedi, sesi odada çınladı. “Ama unutma, benimle inatlaştığında bedelini ödersin.”
Eylül’ün kalbi deli gibi çarpıyordu. Gözyaşları yeniden süzüldü. Ama bu sefer sadece korkudan değil, aynı zamanda öfkeden ve kararlılıktan geliyordu. “Bana bedel ödetemezsin. Ablamın hayatını senin saplantıların için mahvetmeme izin vermem.”
Emir bir adım daha attı, gözleri alev alev parlıyordu. “Sen… gerçekten cesursun. Ama cesaretin sana pahalıya mal olacak. Beni kabul etmezsen… bunun sonucuna katlanacaksın.”
Eylül titredi, nefesi kesildi. Ama içindeki ses artık sadece korku değil; direnç ve kararlılık de fısıldıyordu. “O zaman… bedeli ben öderim. Ama ablamı senin için kaybetmeyeceğim.”
Emir’in bakışları, karanlık bir okyanus gibi dalgalandı. Bir anlığına sessiz kaldı. Sonra yavaşça başını eğdi ve dudaklarında ince bir gülümseme belirdi:
“Beni sınadın, Eylül… ve bu, oyunumuzu daha da ilginç hale getirdi.”
O an, Eylül hem korkuyor hem de bir tuhaf rahatlama hissediyordu. Emir hâlâ tehlikeli, hâlâ baskıcıydı… ama artık bir parça da olsa, karşı koyabileceğini görüyordu.
Eylül içten içe bir şey değiştirmişti. Emir’in tehditleri, geceden kalan kabuslar ve ablası için verdiği söz… hepsi bir kıvılcım yakmıştı içinde. Korku hâlâ damarlarında atıyordu ama bunun yanında bir tür soğuk kararlılık da doğmuştu: artık bekleyecek değildi.
Günler boyunca küçük işaretler topladı. Emir’in ceketinin cebine koyduğu anahtarı, gece çorapların içine sakladığı küçük ayna sayesinde fark etmişti. Bir akşam, Emir sarhoşça kanepeye yığıldığında, gözleri ağırlaşmışken, Eylül oyuncu bir şekilde yaklaşmıştı; dudaklarının kenarı titriyordu ama sesi alçak ve uysaldı:
“Bana güven, ben seni anlayacağım,” demişti. Emir yüzünde o soğuk tebessümü istemsizce yakalamıştı; Eylül ablasının yokluğunda onu yatıştırmayı öğrenmiş görünüyordu. Birkaç dakika sonra Emir koltuğun arkasına ceketini asarken anahtar da oradaydı Eylül beklemiş, nabzını kontrol etmiş, o ana kadar birikmiş cesaretiyle ceket cebine uzanıp anahtarı çalmıştı.
Gece yarısıydı. Eylül sessizce odadan çıktı; kapı kilitliydi ama elindeki anahtar çalışma anahtarı gibiydi. Avlu kapısını açarken kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Her adımda arkasına bakıyor, Emir’in uyanıp fark edip etmeyeceğini düşünüyordu. Arabadan, sokak ışıklarından, geçici bir özgürlüğün soğukluğunu hissetti ilk defa uzun zamandır, kaçabileceğini düşündü.
İlk amacı ablasına gitmek değildi; önce güvenli bir yer, sonra plan yapacaktı. Telefonunu açtı, ablasına mesaj yazdı kısa, anlamsız: “Güvendeyim, biraz uzak kalıyorum.” Göndermeden önce durdu; parmakları titredi. Göndermedi; Lara’yı tehlikeye atmak istemiyordu. Bunun yerine gece otogarına yöneldi, cebinde birkaç lirayla, kalbindeki tek gerçek amaç: uzaklaşmak, nefes almak, düşünebilmek.
Otogara varır varmaz cep telefonuna gelen bir bildirimle irkildi: cevap beklenmeyen bir telefon numarasından mesaj tanıdık bir isim görünmese de içeriği kısaydı ve soğuktu: “Sehirler arası 18.30 seferi kaza yaptı, birkaç ağır yaralı var, yetkililer müdahale ediyor.” Mesajın kaynağı belirsizdi; Eylül önce bunun bir dedikodu olduğunu sandı. Ama kalbindeki ip kopmuş gibi bir his verdi. Hemen annesini aradı birkaç kez meşgule düştü, sonra meşgul tonu kesildi; telefon bir daha çalmadı.
Otogardaki televizyonlarda haber geçmeye başladı: sisli viraj, otobüsün bariyeri aşması, acil ekiplerin müdahalesi görüntüler bulanıktı, adlar yoktu. Eylül’ün içi buz kesti. Ellerini ağzına götürdü, nefes alamıyor gibiydi. Bir polis çavuşu ya da görevli yanına geldi; “Kaza büyük, isimler açıklanmıyor ama senin yakınlarından biri olabileceğini mi düşünüyorsun?” diye sordu o kelime bile havayı kararttı.
Eylül, bileğinden telefonunu çekip annesinin numarasını seçti. Çaldı. Tekrar meşgul. Sonra birini buldu telefonla ulaşan görevliye bağlandı. Kadın sesi titriyordu:
“Biz… otobüs listesini kontrol ediyoruz. Eğer yakınlarınızın kimliğini verebilirseniz size haber verebiliriz… Lütfen sakin olun.”
Eylül, kendi adını, annenin adını verdi. Kadın birkaç saniye sonra, nefesini tutar gibiydi: “Listede ismi var. Şu an ambulansa götürüldü ama… durumu kritik. Lütfen en yakın hastaneye gelin.”
O an dünyası yıkıldı. Dizleri boşaldı; oturduğu soğuk bekleme bankına yığıldı. Gözlerinden taşan ilk damarlar, midesinin düğümlenmesiyle birleşti; parmaklarıyla yüzünü kapadı ve bir süre hiçbir şey duymadı, hiçbir kelime duymadı. Sadece zihninden geçen tek bir tekrar vardı: Ben kaçtım. Ablama ihanet ettim. Annem... annem benim için otobüse bindi.
İçinde büyüyen suçluluk, pişmanlık ve çaresizlik, Eylül’ü ayağa kaldırdı. Otobüsün kalktığı terminale koştu, görevli kafileleri, ambulansları tarif etti; hangi hastaneye götürüldüğünü öğrenmeye çalıştı. Telefonu ellerinden düşüyordu ama parmakları titrese de aramaya devam etti: “Hangi hastane? Annem hangi koltuktaydı? İsim doğrulama?” Görevliler onu yönlendirdi; bir isim, bir adres, camlardan sızan siren sesleri…
Hastaneye varış sahnesi bulanık ve keskin bir acıydı aynı anda: ambulanslar, beyaz önlükler, gözleri korkmuş insanlar. Eylül girişte durdu, elleri titriyor, nefesi düzensiz. Görevliler bir isim daha doğruladı ve Eylül’ü içeri aldı. Bekleme salonunda zaman hem durgun hem çılgınca geçti. Doktor kapıya geldiğinde, Eylül’ün dünyası yeniden değişti; doktorun sözcükleri dikkatlice seçilmişti, sesi yumuşaktı ama kestiriciydi:
“Durumu ağır. Müdahale ediliyor. Beklemeniz gerekenler var. Şu an umut vermek zor.”
Eylül’ün ayakları altında zemin kaydı; bir anlık bir boşluk hissetti: kaçmak için çıktığı kapı, ablasına verdiği söz, ama hepsinin ortasında duran bu haber… Her şeyi bırakıp ağlamaya başladı ilk gerçek, duyulan ve serbest kalan ağlama. İnsanların, koridorun yankılarının arasında, Eylül’ün sesi küçüldü ama kalbinde bir yankı bıraktı: kaçışının bedeli, şimdi başka bir acının ağırlığı olmuştu.