9.Bölüm

1084 Words
Eylül uyandığında hava hâlâ karanlıktı. Camdan bakınca dışarıda sadece orman vardı. Yoğun ağaç gövdeleri, gri sis ve kuş sesleri bile çıkmayan bir sabah… Kapısının altından uzatılmış beyaz bir zarf vardı. Eğildi, aldı. İçinden çıkan kartta ince, ama sert bir el yazısı: “Bugün aşağıda seni bekliyorum. Artık bu eve alışmaya başlayacaksın. Emir.” Eylül’ün eli titredi. Kâğıdı buruşturup atmak istedi ama yapamadı. Çünkü biliyordu: O, her şeyi görüyordu. Aşağı indiğinde salonun ortasında Emir onu bekliyordu. Şömine yanıyor, loş bir sıcaklık odaya yayılıyordu. Emir bir koltuğa yaslanmıştı. Gri kazak giymiş, yüzü sakindi ama bakışları… Eylül’ün üzerinde gezinen bakışlar zehir gibiydi. “Yaklaş,” dedi. Eylül yaklaştı. Adımları yavaş. Çekingen. Ama itaatsizlik yoktu. Emir, bir kutuyu uzattı. Eylül şaşkınlıkla baktı. “Ne bu?” “Geçmişin,” dedi Emir. Ve dudakları belli belirsiz kıvrıldı. “Senin hakkında her şeyi öğrenmem uzun sürmedi.” Eylül elleriyle kutunun kapağını açtı. İçinde bir çocukluk fotoğrafı… Kasabadaki eski evlerinden bir mektup… Ve en üstte bir defter: Eylül’ün ortaokulda tuttuğu günlük. Gözleri kocaman açıldı. “Bunları… nereden buldun?!” “Ben senin gerçeğini istiyorum, Eylül. Sadece bedenini değil. Zihnini de.” “Sen hastasın,” dedi Eylül, sesi çatallaşarak. “Bu takıntı değil. Bu—” Emir koltuğundan kalktı. Yavaşça yürüdü. Eylül geri adım atmadı, ama vücudu kasıldı. Emir yüzüne çok yaklaştı. Saçlarının arasına eğildi, kokusunu içine çekti. Teni ürperdi. Korkudan mı, yoksa… “Bu evde senden başka kimse yok,” dedi Emir fısıltıyla. “O yüzden seni ya korurum… Ya da kırarım.” Ve sonra onu aniden tuttu. Belinden kavrayıp koltuğa çekti. “Artık okul yok, kasaba yok. Sadece burası var. Ve ben varım. Sana istemediğin hiçbir şeyi yapmayacağım…” Durdu. Gözleri, onun yutkunan boğazına indi. “Yeter ki sen… başka bir yol arama.” Eylül, gözlerini kaçırdı. Ama vücudu Emir’in varlığından kaçamıyordu. --- O gece… Odasında Emir'in bıraktığı başka bir hediye vardı: Koyu kırmızı saten bir elbise. Yanında bir not: “Yarın akşam yemeğinde giy. Senin üzerinde nasıl durduğunu görmek istiyorum.” Eylül elbiseye uzun süre baktı. Dokunmadı. Ama ona bakarken bile, Emir’in parmaklarını teninde hissediyordu. Eylül elbiseye bakıyordu. Kırmızı. Saten. Tenine değdiğinde kayacak kadar ince, omuzları açıkta bırakan… Neredeyse bir meydan okuma gibiydi. Giymek istemedi. Ama biliyordu ki, giymemek… başka bir savaşı başlatırdı. Henüz o savaşa hazır değildi. Aynada kendini izledi. Kendi bedenine yabancıydı artık. Ama gözleri… hâlâ direniyordu. Alt kata indiğinde Emir şöminenin önünde onu bekliyordu. Gömleğinin düğmeleri yarıya kadar açıktı. Kadehindeki şarap koyu renkteydi, ama gözleri… Daha koyu. Eylül’ü baştan ayağa süzdü. Hiçbir şey söylemedi. Ama sessizlik, sözlerden daha gürültülüydü. “Yemek hazır,” dedi sadece. Masaya oturdular. Loş ışık. Yan yana değil, karşılıklı. Yemek boyunca Emir konuşmadı. Ama gözleri hiç başka yere bakmadı. Eylül ne zaman çatalı eline alsa, onun parmaklarının titrediğini hissediyordu. Yemeğin sonunda Emir ayağa kalktı. Eylül’e elini uzattı. “Dans edelim.” “Hayır.” “Bu bir teklif değildi.” Eylül gözlerine baktı. Ve o an, bedenini yerinden kaldıran şey itaat değil, yorgunluktu. Müzik açıldı. Klasik bir parça. Yavaş. Sürükleyici. Emir onu belinden tuttu. Parmakları kalça kemiğinin hemen üzerinde ağır ağır gezdi. Eylül’ün nefesi kesildi. Göğsüne yaslanmak istemedi ama Emir onu daha yakına çekti. Bir eli sırtındaydı, diğeri ince parmaklarını kavrıyordu. “Bu ev güvenli,” dedi Emir. “Kimse seni bulamaz. Kimse seni benden alamaz. Ama… kaçmayı düşündüğünü biliyorum.” Eylül, irkildi. Bir anlık boşluk oldu. “Ben—” “Sus.” Emir’in sesi yumuşaktı ama tehdit doluydu. “Henüz ceza verme niyetinde değilim. Ama seni korkutarak değil… Beni isteyerek yanında tutmak istiyorum. İşte bu, en tatlı zafer olur.” Eylül’ün gözleri doldu. Ama bir damla bile akmadı. Dans bitmeden Emir alnını onun alnına yasladı. Fısıldadı: “Benden kaçmaya çalışırsan… seni daha fazla sevebilirim. Ama bir daha asla bırakmam.” --- O gece Eylül odasına döndüğünde, pencereden dışarı baktı. Yüksek duvarlar. İzole ağaçlar. Ve gökyüzü bile karanlıktı. Ama o gözlerini kapattığında Emir’in nefesi hâlâ boynundaydı. Ve zihni, artık kaçmayı değil… Nasıl hayatta kalabileceğini düşünüyordu. Eylül, malikânedeki sabahlarına alışmaya çalışıyordu. Sessizlik… Tedirginlik… Ve Emir’in sürekli gölgesi gibi dolaşması… Ama o sabah farklıydı. Hava griydi. Pencerenin önünde dururken, Emir’in arabasının giriş kapısında durduğunu gördü. Şoför bir zarf uzattı. Kısa bir konuşma. Ardından Emir başını çevirdi. Penceredeki Eylül’le göz göze geldi. O an Eylül geri çekilmek istedi ama kasları dondu. Emir ona doğru yavaşça gülümsedi. Soğuk. Nezaketsiz bir sevecenlikle. Saatler sonra kapısı tıklatılmadan açıldı. “Giyin,” dedi Emir. “Elbise değil. Bugün sade ol. Misafirimiz var.” Eylül gözlerini kıstı. “Kim geliyor?” Emir ona yaklaştı. Yanağına neredeyse nazikçe dokundu. “Seni özleyen biri.” Birkaç saat sonra, Eylül koridordan gelen ayak seslerini duydu. Kalbi hızlandı. Ve kapıdan içeri giren… Lara’ydı. “Eylül!” diye sevinçle sarıldı. Eylül bir an şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. Lara’nın kokusu… Çocukluklarının sıcaklığını taşıyordu. “Seninle hiç konuşamadık. Telefonlar çekmiyor dediler… Ama mesajımı aldığını söylemiş Emir. Gerçekten… seni çok özledim!” Eylül yutkundu. Boğazı düğüm düğümdü. “Ben de seni.” Lara elini tuttu. “İyi misin burada? Emir sana iyi davranıyor mu? Çok ilgili görünüyordu bana karşı… Ama seninle nasıl konuştuğunu bilmiyorum.” Eylül yutkundu. Bir şey söylemek istese de… Gözleri Emir’e kaydı. O, koltuğuna yaslanmış, bu sahneyi sessizce izliyordu. Ama gözleri, Eylül’ün verdiği her nefesi takip ediyordu. “İyi davranıyor,” dedi Eylül. Tiz ve sahte bir tonda. Lara derin bir nefes aldı. “İyi. Çünkü biliyorsun, Emir senin abin sayılır. Yani, ben hep öyle gördüm.” Eylül’ün kalbi o anda duracak gibi oldu. “Abim…” Sözcük, ağzında paslı bir tel gibi dönüyordu. “Sen benim kardeşimsin, Emir'de seni kardeşi olarak görüyor Eylül. O hep seni korur, bilirsin. Ama bazen çok… şeydir. Serttir. Yine de kalbinde kötülük yok.” Eylül, Lara’nın ne kadar kör olduğunu fark etti o an. Ve bu körlük, onun için hem bir kalkan hem de bir kelepçeydi. Emir, Lara’ya dönüp eliyle yanına gelmesini işaret etti. Lara gülümsedi, kalktı ve Emir’in yanına geçti. Emir onun beline hafifçe sarıldı. Ve o sarılış sırasında gözlerini Eylül’den ayırmadı. Sanki diyordu ki: “Ne olduğunu bilmeden seni bana teslim eden kişi, işte bu. Ve sen artık yalnızsın.” --- Gece, Lara odasına çekildiğinde… Eylül pencerenin önüne gitti. Gökyüzü karanlıktı. Ama içindeki fırtına daha da karanlıktı. Tam o sırada kapı aralandı. Emir. “Onu seviyorsun, değil mi?” diye sordu. “Lara’yı.” Eylül cevap vermedi. Emir yavaşça yaklaştı. “Bana yalan söyleme, Eylül. Onun yanında rol yapışını izlemek çok güzeldi. Ama bilmeni isterim… o artık buradan ayrıldığında, sen bir daha onun gibi olamayacaksın.” Parmaklarını Eylül’ün çenesine uzattı. Ve yüzünü kendine döndürdü. “Çünkü ben seni değiştireceğim. Beni isterken... ondan nefret edeceksin.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD