Kızıldeniz

1361 Words
Mican o gün iki ameliyata girmiş-uzmanlarıyla- hastaların dosyalarını incelemiş sorun olanlarını şefe bildirmişti kısacası her zaman olduğu gibi çok yorucu bir gün geçiriyordu. Elinde dosyalarla şefin yanına giderken köşeyi döndüğü anda karnında bir sıcaklık hissetti. "Ahh!" diye inledi. Üzerine kahve dökülmüştü. "Çok özür dilerim. İyi misiniz?" diyen adama bakmadan konuşmaya başladı. "Yandım, ah neyse önemli değil, yalnız şu dosyaları getirir misiniz?" diye rica etti elli yaşlarındaki adama. Elli yaşındaydı fakat genç gösteriyordu. Saçları simsiyahtı, gözleri yeşilin en güzel tonuydu. Tanıdığı birini anımsatıyor gibiydi. Adam hızla dosyaları toplamış kızın yanına gelmişti yaka kartına bakıp isminin Mican olduğunu gördü. "Buyurun Mican Hanım ve gerçekten çok özür dilerim." Diye mahcubiyetle konuştu. "Önemi yok." diyerek yanından ayrıldı ve hızla şefinin yanına gitti. "Hocam dosyalar tamamdır. Fakat yoğun bakım ünitesindeki..." dediği sırada hocası üzerinin halini görüp hemen sordu. "Üstüne ne oldu senin?" diye lafını kesti. "Hocam özür dilerim, buraya gelirken üstüme kahve döküldü de." Diyerek izah etmeye çalıştı. "Tamam, neyse hadi git üstünü değiştir sen. Bir dahakine dikkat et." Dediğinde hafifçe gülümsedi "Tamam hocam." Elindeki dosyaları danışmaya bırakıp soyunma odasına gelen Mican yavaşça kapıyı kapattı. Oda boştu, bu sayede rahatça üstünü değiştirebilirdi, dolabına ilerledi kapağını açıp yedek formasını giydi odadan çıktı. Şefinin yanına gittiğinde üstüne kahve döken adamla konuştuğunu fark etti. Biraz gerilerinde durup konuşmalarının bitmesini bekledi. Fakat bekledikçe konuşmanın süresi git gide uzuyordu ve üstüne kahve döken adam ona bakarak konuştuğunu fark etti. Ne yani onu mu şikâyet ediyordu. Oysaki şikâyet etmesi gereken kendisiydi, üstüne kahve dökmüştü. Hem suçluydu, hem de güçlü... Konuşmaları bittiğinde şefi onu yanına çağırmıştı. Hızla yanlarına giden Mican, azar yemeye hazırdı. Şefi konuşmaya başladı. "Mican kutlarım. Çok başarılı bir doktor olduğunu gösterdin." Bunu kötü söz olarak algılayan Mican hemen konuşmaya başladı. "Hocam gerçekten özür dilerim, dosyalara kahve lekesi bulaşmıştı öyle değil mi? Ama kahveyi ben dökmedim, hocam çok özür dilerim affedin." "Mican bir sus, kahve lekesi falan yok." Dediğinde inanamadı ve diretmeye devam etti. Bu sırada üstüne kahve döken adam konuşmaya başladı. "Ben Hakan Ata..." Mican adamın sözünü keserek konuşmaya başladı. "Hocam, kahveyi döken bu beyefendiydi, şimdi de gelmiş beni size şikâyet ediyor. Hocam haksızlık, hastalara ne kadar özen gösterdiğimi bilirsiniz." "Mican Allah aşkına bir sus." Diye bağırdı hocası. Hocasının bu tavrı üzerine susmak zorunda kalınca ellerini birleştirdi ve dinlemeye başladı. "Giray Atahanlı'nın ameliyatına giren doktor sen misin?" Kahveyle Giray ne alakaydı ki? Cevap vermesi gerektiğini unutan Mican güçlükle cevap verdi. "Evet. O benim. Bu seferde beni asistanken ameliyata girmekle suçlayacaksınız değil mi? Ama hocam sizde biliyorsunuz doktor yoktu. Mecburen girmiştim hem. Ama sonuç olarak Giray Bey iyileşti, hatta devriyelere bile çıkabiliyor." Kırdığı potu anlayınca hemen sustu. Zaten asıl olay bu değildi. Kötü geçen bir gün diye düşündü. Tamamen batırdığım bir gün dedi içinden olacakları bilmeden. "Doktor Mican sana bir teklifim var. Dosyana baktım. Yüksek bir puanla buraya gelmişsin. Hatta asistanken ameliyat yapabilecek kadar başarılı bir doktorsun. İstanbul'a benim başhekimliğini yaptığım hastaneye gelmeni istesem gelir misin?" Adamın sözleriyle şaşkınlığa düşen Mican adamın doktor olduğuna mı hatta başhekim, yoksa İstanbul'dan iş teklifi aldığına mı şaşırsın? Aniden gelen bu iş teklifi ile şaşkına dönen kız kısa bir süre konuşamadı. "İstanbul mu?" diye kısık sesle konuştu. Hani bir yakası Anadolu diğer yakası Avrupa olan İstanbul muydu? Gerçekten bu adam beni oraya mı davet ediyor diye düşündü. İnanılmaz bir gün diye kararını değiştirdi. "Evet İstanbul." "Ama..." diye sözlerine başlayan Mican'ı adamın sözleri kesti. "Hemen karar verme. Biraz düşün, ama ben yarın tekrardan İstanbul'a dönüyorum. Hem orada kendini kanıtlamak istemez misin? Yeni rakipler, yeni dostlar, rekabet ve bunları yaşarken her doktorun yaşadığı duygu; hayat kurtarma." Hem orada kendini kanıtlamak istemez misin? Her doktorun yaşadığı duygu; hayat kurtarma... Adamın caydırıcı konuşması Mican'ı düşündürmeye zorlamıştı ama o buraya inadına gelmişti şimdi İstanbul'a gitse yanlış olmaz mıydı? Kaçtı demezler miydi? Ama bu hayat onun hayatıydı, bu kararı doğruda olsa yanlış da olsa onun vermesi gerekirdi. Arkasından konuşanları umursamamalıydı. Orada kendini rahatça gösterebilirdi. Amaçsız olup savrulmak vardı dümeni ele alıp istediğin yere gitmek vardı. "Cevabımı duymak istiyor musunuz?" diye sordu. Hızlı bir karardı. Hayatını etkileyecek bir karardı. "Hemen mi?" "Evet, hemen, doktorlar hızlı karar vermeli öyle değil mi?" diye iddialı konuştu. "Haklısınız, hızlı karar vermeli. Peki, cevabınız?" diye merakla bekledi adam. Bu kadar zamanda düşündüğüne göre kabul etmedi diye düşündü. "Kabul ediyorum. Ama bana üç gün verin olur mu? Eşyalarımı toplamam, arkadaşlarımla, şeflerimle vedalaşmam lazım." "Peki, üç günün var o zaman." Bu sırada şefi konuşmaya dâhil oldu. "Mican istersen sana izni yazalım hemen hazırlanırsın." "Olabilir." "O zaman yarın ve sonra ki iki gün izinlisin." "Anlaşıldı hocam." "Üç gün sonra görüşmek üzere Mican bu benim kartım buradan iletişim kurabiliriz." "İyi günler Hakan Bey." Adam uzaklaşırken şefi konuşmaya başladı. "Yine turnayı gözünden vurdun bakalım Mican." "Hocam!" Mican uzunun uğraşlar sonucu, her ne kadar son gününü çalışmak istese de izin vermediler. Hemşireler, Murat, Sümeyra yaptığı baskıdan dolayı izini öğleden sonraya alınmıştı. Şimdi kışlaya gidip babasıyla konuşması gerekiyordu. Neredeyse bir yıldır gitmiyordu, sadece babası onun yanına gelirdi. Adımlarını hızlandırarak kışlanın girişinde durdu. Kapıda çavuş belirince konuşmaya hazırlandı. "Merhaba Çavuşum. Babamla görüşmeye gelmiştim de." "Neredesin sen deli kız? Emekli olacağım seni beklerken." "Altı üstü kırk yaşındasın. Gençsin be çavuşum ne emekliliği? Bizim işlerin ne kadar yoğun olduğunu tahmin edebiliyorsundur. Eeeee beni içeri almayacak mısın?" "Geç bakalım deli." İçeri girince çavuşa seslendi. "Görüşürüz çavuşum." "Ben emekli olmadan geldin ya görüşürüz, merak etme." Gülerek ilerledi Mican. Biraz yürüyünce koşan askerleri gördü, gülümsedi. Üstlerinde ne bir atlet nede askeriyenin verdiği kamuflaj montu vardı onların bu halini görünce kahkaha atmak istedi, bu soğukta hangi akıllı komutan (!) böyle koştururdu ki? Askerlerden biri gür sesiyle bağırdı. "Dikkat!" Mican yapılan şakayı biliyordu. Askerler onu bir kardeş olarak görürdü. Minik kız kardeş. "Rahat!" diye gürledi kalınlaştırılmış sesiyle Mican. "Ne zaman gelmeyi düşünüyordunuz hanım efendi? Beş ayım kaldı tezkereye piyasada yoksun." Diye bağırdı Taner. "Geldim ya Taner." "Gelmiş ya Taner. Özlettirdin kızım kendini bir yıl gelmedin fark etmedik mi sandın?" diye sesini Mican gibi çıkardı. "Taner bizim işleri biliyorsun ee birde acemisi olunca otuz altı saat vardiya biraz zordu, ama geldim." deyip gülümsedi. Bir daha buraya gelemeyeceğini, tamam istese gelirdi ama bu kadar yakın olmayacaktı İstanbul'a gidince, acıyla gülümsedi. "Eeee hayat kurtarma nasıl gidiyor?" diye soran ekibin neşesiydi Ali. "İyi. Ama gittiğim yolu değiştirmeye karar verdim..." Derin bir nefes aldı bu haberle tüm askerler yıkılacaktı. "Şey... İstanbul'dan bir teklif aldım, oraya gidiyorum." "Niye be Mican?" "Ali yapma böyle... Yapmayın. Asistanken böyle bir teklif geldi. Başarılı olabilmek için gidiyorum oraya." Tüm askerler üzülse de Mican'ı üzmemek adına ses çıkarmadılar. "Başarılı olmayan?" diye sordu Bilal. "Ali'nin çorapları gibi koksun." dedi Mican hevesle. "Koksun ulan!" diye bağırdı Ali. "Eee size bu havada yarı çıplak koşturan akıllı (!) kim?" "Asi Kurt koşturuyor. Neymiş efendim barfiks sopaları kırılmış. Demiyor ki ben barfiks çekerken kırdım. Tabi o vücudu yapabilmek için gece gündüz barfiks çekiyor ondan sonra sopayı kırınca suçlusu biziz uzun dönemiz ya yığ üstümüze içtimayı." "Asi Kurt" diye sessizce mırıldandı. Kimdi ki bu asi kurt? Niye hiç duymamıştı? "Eee koşarken kim okuyor marşları?" "Sen geldin ya okursun artık." Çantasını yere fırlattı Mican. Zaten sportif giyiniyordu, onun için sorun olmazdı. Sıranın başına gelen Mican kalınlaştırılmış sesiyle "Koşu vaziyeti al!" diye bağırdı. Tüm askerler sıraya geçti. Koşmaya başladılar, ardından Mican bağırmaya başladı. "Bir kar yağar ince ince." Arkasından gelen askerler tekrarladı. "Bir kar yağar ince ince." "Komandonun hali nice." "Komandonun hali nice." "Bir operasyon var bu gece." "Bir operasyon var bu gece." "Hey paraşütçü komando." "Hey paraşütçü komando." "Vur vur dağcı komando." "Vur vur dağcı komando." Aniden durdu Mican. Arkasını döndü. Kendine hâkim olamayarak işaret parmağını havaya kaldırıp devamını söyledi. "Aferin takım." "Sağol!" "Aferin takım." "Sağol!" "Aferin takım." "Sağol! Sağol! Sağol!" yankı yaptı içtima alanı. Askerlerin arkasından sert ayak sesleri gelmeye başladı, ardından tanıdık bir gürleme. "Ben size demedim mi durmaksızın yüz tur koşulacak diye!" "Komutanım. Birisiyle konuşuyorduk da. Ondan yani..." "Birbirinizle konuşulmayacak kelimesinin neresini anlamadınız ?"diye tekrardan bağırdı ve yankı yaptı. Askerler diğer tarafa döndüğünden dolayı kimin geldiğini anlayamadı Mican. Kimin di bu tanıdık ses? Yerinde zıplayarak görmeye çalışsa da göremedi, askerlerin boyu uzundu. Erkeklerden daha kısaydı ne yani biraz daha uzun olamaz mıydı? "Komutanım birbirimizle konuşmuyorduk..." Konuşmaya devam eden Ali'nin sözlerini böldü. "Kiminle konuşuyordunuz o zaman asker?" diye tüm kuvvetiyle bağırdı Asi Kurt. Mican kendinden bahsedildiğini anlayınca askerleri kurtarmak amacıyla söze atıldı. "Benimle!" diye bağırdı kalınlaştırılmış sesiyle. Askerler Kızıldeniz misali ortadan ikiye ayrılarak birbirlerini görmelerini sağladılar. "Giray?" "Mican?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD