Cezaevi aracının o dar, havasız ve metal kokan kafesi sarsılarak ilerlerken, Araf Çeliker’in dünyası tek bir sesle mühürlenmişti: Kelepçenin o soğuk, geri dönüşü olmayan "tık" sesi. Emniyet koridorlarındaki o son hesaplaşmanın üzerinden yedi koca gün geçmişti. Yedi gün boyunca, güneş ışığının sızmadığı, rutubet ve yalnızlık kokan tek kişilik bir hücrede, duvarlarla konuşmuştu. Ya da daha doğrusu, duvarlara o kadının ismini kazımıştı: Berçim. Sorgu odasında ona karşı takındığı o alaycı, saldırgan maske hücrenin karanlığında düşmüştü. Şimdi geriye sadece saf, işlenmemiş bir nefret ve sırtına saplanan o hayali bıçağın sızısı kalmıştı. Gardiyanların postallarının beton zeminde çıkardığı yankılar, nihayet hücre kapısının önünde durduğunda Araf, yerinden kalkmadı. Gözleri tavandaki çatlaklarday

