Ahmet Öztürk, gecenin karanlığında titreyerek Serdar Ateş’in mekânına doğru yürüyordu. Korkusu her geçen an daha da büyüyordu, ama bu korku tek başına değildi. Ahmet’in içinde başka bir duygu daha vardı; açgözlülük. Hayatı boyunca paraya olan düşkünlüğü, onu her şeyin önüne koymuştu. Kızına olan sevgisi bile bu hırstan beslenememişti. Duru, Ahmet için sadece bir yükten ibaretti. Oğlunun aksine, Duru ona hiçbir şey kazandırmamıştı; bu yüzden kızına karşı hep soğuktu, mesafeli ve ilgisizdi. Ama şimdi işler değişmişti. Şimdi, Serdar Ateş’in karşısına çıkmak zorundaydı ve onun ne kadar acımasız olduğunu çok iyi biliyordu.
Ahmet, Serdar’ın mekânına vardığında, içerideki atmosferin soğukluğu onu anında sarstı. Burası, insanın içini titreten bir yerdi; neon ışıklar, sert bakışlı adamlar ve ortada duran devasa kafes, her şey Serdar’ın dünyasının bir parçasıydı. Bu mekan, Serdar’ın egemenliğinin simgesiydi. Ahmet, bu dünya içinde küçük ve önemsiz bir adamdı, ama elinde pazarlık yapabileceği bir şey vardı; kızı Duru. Belki de bu, onu kurtarabilecek tek şeydi.
İçeriye adım attığında, barın etrafında toplanmış insanlar arasından geçerek Serdar’ın ofisine doğru ilerledi. Kafesin içinde dövüşen adamların acı dolu bağırışları kulağına çalındığında, Ahmet’in kalbi hızlandı. O dövüşçülerin yerine kendini koydu bir an; Serdar’ın eline düşen kimse sağ çıkamazdı. Ama Ahmet’in aklında sadece kendini kurtarmak vardı, ve bunun için her şeyi yapmaya hazırdı.
Serdar’ın ofisine ulaştığında, Ahmet bir an duraksadı. Kapının önünde derin bir nefes aldı ve kendini topladı. Kendi çıkarları uğruna her şeyi feda etmeye hazırdı; bunu biliyordu. Kapı açıldığında, içeri adım attı ve Serdar’ın bakışlarıyla karşılaştı. Serdar, odanın ortasındaki büyük masanın arkasında oturuyordu. Bakışları soğuk ve ölümcül, adeta bir avcı gibi Ahmet’i süzüyordu.
Ahmet, dizlerinin titremesine engel olamayarak konuşmaya başladı. “Serdar Bey,” dedi, sesi titrek ama içinde bir umut barındırarak. “Lütfen… Bizi bağışlayın. Ne isterseniz yaparım, sadece bizi öldürmeyin.”
Serdar, Ahmet’in bu korkakça yalvarışını dinlerken yüzündeki ifade hiç değişmedi. Gözleri, Ahmet’in her hareketini izliyordu, adeta onun içinde yatan korkuyu okurcasına. “Seni buraya kadar getiren şey nedir, Ahmet?” diye sordu soğukkanlılıkla. “Beni ikna edebilecek neyin var?”
Ahmet, çaresizlikle ellerini açtı. “Serdar Bey, Parya’ya çok ihtiyacımız var. Eğer bize merhamet ederseniz, ne isterseniz yaparım. Sizi asla hayal kırıklığına uğratmam.”
Serdar, arkasına yaslanıp Ahmet’i süzdü. Bu adamın açgözlülüğünü biliyordu, ama onu bu kadar zavallı görmek yine de eğlenceliydi. “Ne istersen yaparsın, öyle mi?” dedi alayla. “Arda’nın ihanetinden sonra, Sana nasıl güvenebilirim, Ahmet?”
Ahmet’in yüzü soldu, ama hemen ardından konuştu. “Arda bir hataydı,” dedi aceleyle. “Ama ben farklıyım. Size hizmet etmekten başka bir şey istemiyorum. Sadece ailemi korumak istiyorum.”
Serdar, bu sözler üzerine hafifçe güldü. “Aileni korumak mı?” dedi. “Ailen için ne kadar ileri gidebileceğini görmek istiyorum, Ahmet. Sana bir teklifim var. Bunu kabul edersen, seni ve aileni bağışlayacağım.”
Ahmet’in gözleri umudun parıltısıyla doldu. “Şartınız nedir, Serdar Bey? Ne isterseniz yaparım,” dedi hızla.
Serdar, yavaşça doğrularak masanın üzerine eğildi. Gözleri Ahmet’in üzerine dikildiğinde, sesi daha da soğuklaştı. “Kızını bana vereceksin,” dedi. “Duru’yu bana satacaksın.”
Bu sözler Ahmet’in beyninde yankılandı, ama hemen ardından bir iç hesaplaşma başladı. Duru, onun için bir yükten ibaretti. Arda gibi para getiren bir oğul değildi, aksine sadece sıkıntı çıkartıyordu. Ama Serdar’ın teklifini kabul ederse, hem Duru’dan kurtulacak hem de kendi hayatını kurtarabilecekti. Bu düşünce, Ahmet’in kararını netleştirdi.
Bir an tereddüt etti, ama sonra başını kaldırıp Serdar’a baktı. “Eğer bu sizi memnun edecekse, kızımı size veririm,” dedi. Sesinde korku ve çaresizlik vardı, ama aynı zamanda bu karardan doğan rahatlama da hissediliyordu. Kızını kaybetmek, onun için çok da büyük bir fedakârlık sayılmazdı.
Serdar, Ahmet’in bu kadar kolay boyun eğmesini beklemiyordu ama bu durum hoşuna gitmişti. “İyi,” dedi sakin bir şekilde. “Duru’yu bana verdiğinde, borcun kapanacak. Ama unutma Ahmet, bu senin son şansındı. Eğer bir daha bana karşı gelirsen, seni kimse kurtaramaz.”
Ahmet, Serdar’ın bu sözleri üzerine başını salladı. Şimdi yapması gereken tek şey, Duru’yu bu kaderi kabul etmesi için ikna etmekti. Serdar’ın oyununda bir piyon olarak kızını feda etmek, Ahmet için sorun değildi; zaten kızını hiç sevmemişti. Şimdi, bu karanlık dünyadan sağ çıkmanın tek yolunun bu olduğunu biliyordu. Ofisten ayrılırken, içindeki korku biraz azalmıştı; yerini açgözlülüğünün getirdiği rahatlama almıştı.
Eve döndüğünde, Ahmet’in yüzü solgundu, ama bu sefer korkudan değil; vereceği haberin zorluğundandı. Duru, babasının bu kararı karşısında ne yapacaktı? Onun tepkisi ne olursa olsun, Ahmet’in kararı kesindi. Kızını, Serdar’ın karanlık dünyasına teslim etmek zorundaydı. Serdar’ın şartını kabul etmek, ailesinin hayatta kalması için yapılacak en mantıklı şeydi. Ama Ahmet, bu kararın kızının hayatını nasıl etkileyeceğini düşünmeden, sadece kendi çıkarlarını gözeterek bu adımı atmıştı.
Ahmet, eve girdiğinde Duru’nun gözlerindeki endişeyi gördü. Kızının bu duruma nasıl tepki vereceğini merak ediyordu ama yine de içinde bir rahatlık vardı. Kendi hayatını kurtarmak için en kolay yolu seçmişti. Duru, Serdar’ın elinde ne kadar acı çekecek olursa olsun, Ahmet için önemli değildi. Onun için Duru sadece bir araçtı; onu hayatta tutacak bir pazarlık unsuru.
O gece, Ahmet’in kararıyla birlikte, Duru’nun hayatı tamamen değişti. Serdar Ateş’in karanlık dünyasında, Duru’nun yeri artık belliydi. Ahmet, kızının kaderini belirlemişti; ama bu kararın sonuçları, sadece Duru’yu değil, herkesi derinden etkileyecekti.