YİĞİT🌙

3677 Words
YİĞİT Sabah erkenden şirkete gelmiştim. Kahvemi alıp bilgisayarın başına geçtiğimde, gece boyunca gelen raporları taramaya başladım. Son birkaç gündür Poyraz’ın etrafındaki her şeyi kontrol ediyordum çünkü o şu sıralar kendi fırtınasında boğulmuş durumdaydı. Ne kadar güçlü görünürse görünsün, bu kadar çok düşman varken birinin onun sırtını kollaması gerekiyordu. O iş de her zamanki gibi bana kalmıştı. Dosyaları incelerken bir detay dikkatimi çekti. Hastaneden gelen bilgi akışında, Sıla adlı kızla ilgili dışarıdan bir hareketlilik vardı. “Bahar Korkmaz” adında biri, birkaç gündür İstanbul’da onu arıyordu. Kayıp ihbarı vermişti. Kaşlarımı çatıp geriye yaslandım. Demek birileri aramaya başlamıştı. Bu durum Poyraz’ın kulağına giderse her şey daha da karmaşıklaşabilirdi.“Ne yapıyorsun kızım sen?” diye mırıldandım kendi kendime. Bilmediği sulara adım atıyordu. Poyraz’ın adının geçtiği her yerde tehlike vardı ve bu Bahar denen kızın o tehlikenin ortasına adım attığının farkında bile değildi. Ofisten çıkıp aracımı aldım. İlk olarak kızın oteldeki kaydını buldum. Küçük, sessiz bir oteldi.Gözlem yapmam gerekiyordu. Yakındaki kafeye oturup onu izlemeye başladım. Bir süre bekledikten sonra sonunda otelden ayrıldı. dışarı çıktığında hızlı adımlarla yürüyordu. Elinde küçük kahverengi bir çanta vardı, belli ki yine o kızı aramaya gidiyordu. Yüzündeki ifadeyi görünce içimden geçirdim: Bu kız pes etmeyecek. Telefonu elime alıp ekibime kısa bir mesaj attım. > “Bahar Korkmaz. Takipte kalın. Gölge gibi ama fark ettirmeyin. Poyraz bu durumu öğrenmeyecek.” Ceketimin cebine telefonu koyup geri yaslandım. Şehrin kalabalığı içinde kaybolan o kızı izlerken, içimde tuhaf bir his oluştu. Bu iş sandığımdan daha büyük bir hal alacaktı. Ve ben, her zamanki gibi, Poyraz’ı korumaya çalışırken belki de istemeden başka bir fırtınayı başlatacaktım. --- Elimdeki telefonu kapatıp cebime attım. Üç gündür kadını izliyorum. İlk gün sadece meraktan “Poyraz’ın başını belaya sokacak bir tip mi?” diye. Ama ikinci günden sonra merakın yerini tuhaf bir şey aldı. Onun endişesi bulaşıcıydı sanki. Her baktığımda ben de aynı gerilimi hissediyordum. Bugün restorana girdi, oradaki elemanlarla tartıştı. Yüzü kıpkırmızıydı, sesi titriyordu ama pes etmedi. Birini arıyordu. Sıla’yı. Poyraz’ın yanındaki kızı. Kafamda planlar dönerken, o an tam karşı kaldırıma geçti. Adımları hızlandı, sonra birden durdu. Hissediyor, dedim içimden. Beni fark etti. Eğildim, bir kamyonetin gölgesine sığındım. Yine de gözlerim ondan ayrılmadı. Kız panikle bir kafeye girdi, cam kenarına oturdu, etrafı kolaçan etti. Telefonunu çıkardı, bir numarayı çevirdi ama cevap gelmedi. Sonra yüzü asıldı. Kahve fincanını ellerine alırken parmakları titriyordu. Bir an durup içimden geçirdim Bu kadar korkma kızım, seni ben izliyorum, düşmanın değil. Ama hemen ardından dişlerimi sıktım. Bu düşünceyi bile kurmamam gerekirdi. Benim görevim onu korumak, duygularımı değil Poyraz’ı düşünmekti. Cebimden küçük bir kulaklık çıkarıp arka kapıdan içeri girdim, masasına yakın bir köşeye oturdum. Garsona başımla işaret ettim. “Bayanın hesabını bana yaz,” dedim. Bahar farkında değildi ama o andan itibaren artık yalnız değildi. Ama henüz bilmediği şey şu.. Onu sadece korumayacağım… Bu şehirde kaybolmasına da asla izin vermeyeceğim. Kafedeki masa, sokağın köşesine hâkim bir noktadaydı. Elimdeki dosyaya bakar gibi yapıyordum ama gözüm aslında dışarıdaydı Bahar’ın oturduğu masada. Önünde soğumuş bir kahve, elinde telefon… Sürekli birilerini arıyor, ama belli ki kimse ona doğru düzgün bir şey söylemiyordu. Ses tonunda hem endişe hem öfke vardı. Kızın sabrının sonuna geldiği belliydi. “Hayır, bana yine aynı şeyi söylemeyin! Günlerdir arıyorum, kimse bir şey bilmiyor. Siz de bilmiyorsunuz, öyle mi? Peki, biri ortadan kaybolunca siz ne işe yarıyorsunuz!” Cümleleri sertti ama gözleri doluydu. Sesi titreyince içimden bir şey koptu. Bir anlığına takip etmeyi unuttum. Sadece dinledim. Bu kız tehlikeli bir kararlılığa sahipti. Korkmuyordu. Korksa bile durmuyordu. Kafamı hafifçe yana çevirip camdan onu izledim. Saçlarını öfkeyle kulağının arkasına itişi, gözlerindeki o yorgun parıltı… İçimde bir ses “uzak dur” diyordu, ama diğeri, çok daha güçlü olan diğeri, “onu bırakma” diye fısıldıyordu. Telefonu kapattı, derin bir nefes alıp başını ellerinin arasına gömdü. Sonra birden doğrulup etrafa baktı. Bir an göz göze geldik. Saniyelikti, ama içimden geçenleri bastıramadım kalbim sanki yerinden çıkacak gibiydi. Kızın bakışında hem korku hem sezgi vardı. Sanki “beni izliyorsun” der gibiydi. Ben hemen başımı çevirip kahvemi yudumladım, ama artık çok geçti. O an, o bakışla birlikte işler değişmişti. Artık bu sadece bir takip değildi. Artık bu benim de içinden çıkamayacağım bir hikâyenin başlangıcıydı. Kız üçüncü kez aynı sokağa girdi. Aynı köşe, aynı duruş, aynı endişeli bakış. Bu kadar belli etmeseydin kendini Bahar… Eğer ben değil de Tekin’in adamlarından biri peşinde olsaydı şimdiye çoktan yakalanmıştın, şimdiye kadar çoktan yakalanmıştın. Köşeyi dönmesiyle birlikte neredeyse refleksle adımımı geri çektim. Ama o an… Bahar durdu. Sanki zaman onunla birlikte birden kesildi. Omuzları gergin, nefesi hızlıydı. Sonra… yavaşça başını çevirdi. Ve göz göze geldik. O bakış Keskin, tetikte… ama derinlerde bir yerde kırıktı. Gözlerimin içine baktığı o saniyede içimde bir şey düğümlendi. Sanki göğsümün tam ortasına görünmez bir yumruk yemiş gibi… Kız beni gerçekten gördü. Ona bakmamam gerekiyordu. Duygusuz, profesyonel kalmam gerekiyordu. Ama gözlerinden gözlerimi alamadım. O birkaç saniyede, onun korkusunu da inatçılığını da taşıdığı bütün fırtınayı gördüm. Kendimi o fırtınanın içine düşüyormuşum gibi hissettim. Tam o an sesi beni kendime geri çekti. “Niye beni takip ediyorsun?” Sesi sertti… ama kırılacak gibi ince. Dudaklarım kıpırdadı, sesim sakin çıktı: “Takip etmiyorum.” Bir adım attım. O ise nefesini tuttu, ama geri çekilmedi. Bu şehirde bile kolay kolay göremeyeceğim bir cesaretti. “Burada tek başına dolaşman iyi bir fikir değil, özellikle bu şehirde.” Kaşlarını çatıp gözlerimi deldi adeta. “Beni tanıyor musun sen?” Bu kez bir adım daha attım. Aramızdaki mesafe daraldı, sesi daha net geliyordu artık. Şehrin gürültüsü bile arka plana düşmeye başlamıştı. “Henüz tanımıyorum,” dedim. Sonra alçak bir tonla, istemsizce biraz daha yaklaşarak “Ama seni tanımam gerekecek gibi görünüyor, Bahar.” Adını söyleyişime gözleri büyüdü. O şaşkınlık… o korkuyla karışık merak… İçime, hiç istemediğim bir sıcaklık düştü. “Adımı nereden biliyorsun?” Sesi bu kez daha cılızdı, daha savunmasız. Başımı hafifçe yana eğdim, gözlerimi onunkilerden ayırmadım. “Yanlış insanların öğrenmesinden önce seninle konuşmam gerekiyordu.” “Yanlış insanlar mı?” diye tekrarladı. Bu kez korku belirgindi. Sonra… birden bir şey dank etti ona. “Ne saçmalıyorsun sen? Sıla nerede? Onu mu kastediyorsun?” Bu soruya hazır değildim. Göğsümde bir miktar sıkışma hissettim. Zayıf bir tereddüt… ama hemen toparlandım. Sesi daha kararlı çıktı “Bahar… burada konuşamayız. Sana zarar gelmesini istemiyorum.” Bu sefer o bir adım attı—geri. Sonra bir anda tüm çehresi değişti. Öfke gelip yüzüne oturdu. “Sen kimsin ki bana zarar gelmesini istemiyorsun?” Bağırdı. Sokak bir an sessizleşti. Onun bu çıkışının sıcaklığı yüzüme çarptı. Ben ise… O öfkeye bakıp yalnızca bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe bir karışa düştü. Onun nefesini duyabileceğim kadar yakın. Eğilip ona bir şey söyleyecektim ki— Polis sireni sokağı yırttı. İkimiz de başımızı o yöne çevirdik. Bahar tekrar bana döndüğünde bakışlarında öfkenin yanında acı bir alay vardı. “Anladım,” dedi. “Sıla’yı sen saklıyorsun. Senin gibiler yüzünden kayboldu.” Bu suçlamaya kaşlarım anlık bir gerilme ile cevap verdi. Sonra… istemsizce güldüm. Hem zekasına hem de o küçük dedektif edasına. Sinir bozucu derecede keskin bir yönü vardı. “Hayır, ben seni—” Cümleyi bitiremeden, sıcak bir şey gömleğime yapıştı. Kahve. Bahar elindekini yüzüme fırlatıp koşmaya başlamıştı bile. Bir anlık şaşkınlıktan sonra refleksle peşine koştum. “Bahar! Dur, yapma böyle!” Sesim normalden daha sertti, ama bunu başka türlü kontrol edemezdim. Koştu… Koştum… Ayakkabılarının sesini, nefesinin ritmini bile duyuyordum. Korkuyordu. Benden değil… bilmediği şeylerden. Ve bu korku onu daha da savunmasız hâle getiriyordu. Ama bir noktada yavaşladım. Onu daha fazla korkutmak istemedim. Zaten nereye gideceğini biliyordum. Nefesimi tuttum. Gözlerimi kısa bir süre kapadım. Bırak… Biraz uzaklaşmasına izin ver. Zaten otele dönecek… ve ben onu yine bulacağım. Sokağın köşesinde durup onu son kez izledim. Saçları omuzlarına savrularak kayboldu. O an hissettiğim tek şey… Kontrol etmem gereken bir şeydi. Çünkü o kız… Benim için artık sadece bir görev değildi. Ve bu, başımıza gelecek en tehlikeli şeydi. Yazardan.. Yiğit, Bahar’ın koşarak uzaklaşmasını izledikten sonra adımlarını hızlandırdı. Onu yalnız bırakmak istemiyordu özellikle de bu kırılgan hâlinde. Sokağın bir alt köşesinden onu bekleyen aracına atladı, otele Bahar’dan önce vardı. Resepsiyonla konuşmak, kart almak, odaya çıkmak… Hepsi onun için fazla kolaydı. Çünkü kafasında tek bir cümle yankılanıyordu. Onu böyle bırakmayacağım. Odanın içine girip kapıyı kapattığında… Her şey fazla sessizdi. Karanlık odada yalnızca şehir ışıkları ağır bir gölge gibi duvarlara vuruyordu. Yiğit yatağın kenarına oturdu. Dirseklerini dizlerine koydu. Avuç içlerinde hissettiği gerginlik kalbine vuruyordu. Konuşacağım. Sakin ol. Kaçmasına izin verme… ama korkutma da. Zaman ağır çekimde ilerliyordu. Ayak sesleri duyulana kadar. Koridorun halısını yavaşça dolduran adımlar… Ardından kapı kolunun hafif tıkırtısı… Kapı açıldı. Bahar nefes nefese içeri girdi. Üzerine çökmüş olan korku hâlâ yüzündeydi. Ceketi omzundan kaymış, saçları dağılmıştı. Kapıyı kapattı. Hızla ışığı açtı. Ve o an. Gözleri büyüdü. Yutkunacak nefesi bile yoktu. Yatağın üzerinde oturan adam… Kasvetli ışık altında, tek kelime etmeden gözleriyle onu izleyen o silüet… Yiğit. Bahar’ın boğazından ince bir çığlık yükseldi. Küçük ama keskin. Elini kalbine bastı, geri çekildi. “—S-Sen… burada ne yapıyorsun?!” Nefesi düzensizdi, gözleri hem korkuyla hem de şaşkınlıkla doluydu. Yiğit başını hafifçe kaldırdı. Bakışı karanlığın içinde keskin, ama sesi yumuşaktı. “Kaçmayı bıraktığında konuşacaktım.” Ayağa kalkmadı. Yaklaşmadı. Onu daha da ürkütmemek için olduğu yerde kaldı. “Neden daha güvenli bir otele gitmedin Bahar?” diye sordu alçak bir sesle. “Bu şehirde yalnız dolaşman bile tehlikeyken… böyle savunmasız kalman” Bahar elini kaldırdı, onu susturmak ister gibi. “Beni böyle— odamda, karanlıkta— beklemek daha güvenli olduğunu mu gösteriyor?!” Yiğit’in yüzünde belli belirsiz bir pişmanlık çizgisi oluştu. “Buraya korkutmak için girmedim.” Sesi bir gölge kadar sakindi. “Kaçtın. Seni yakalamaya çalışsaydım daha çok korkardın.” Bahar’ın nefesi hâlâ düzensizdi, ama öfkesi korkusuyla karışıp gözlerine cesaret veriyordu. “Ben senden neden kaçayım ki?! Sen—sen kimsin?!” Yiğit gözlerini onun gözlerine kilitledi. Ve yavaş, kontrollü, içten bir nefes aldı. Sonra ayağa kalktı. Yavaşça… Adım atmadan. Sadece dikildi. Uzun boyunun gölgesi odaya yayıldı ama hareketleri tehditkâr değildi. “Ben,” dedi net bir tonla, “senin başına bir şey gelmesine izin veremeyecek kişiyim.” Bahar’ın kaşları çatıldı. Korkusu bir anlığına şaşkınlığa döndü. “—Ne?” Yiğit, bir adım attı. Sessizce. Ama açıklama yapmadan. Yiğit'in adımları ile Bahar da geri geri gidiyordu Bahar, nefesi kesik kesik, gözleri öfke ve korkunun karıştığı bir parıltıyla Yiğit’i izliyordu. Adamın söylediği cümle odanın içinde yankılandı “Ben… senin başına bir şey gelmesine izin veremeyecek kişiyim.” Bahar’ın yüzü bir an dondu. Sonra öfke kabardı. Yanağındaki kas titredi. “Sen ne diyorsun ya?” dedi, sesi yükselirken. “Ben seni tanımıyorum! Hiçbir şey bilmiyorum! Bir adam beni takip ediyor, odamda oturuyor ve sonra da—” Göğsü hızla inip kalktı, “—beni koruyacağını söylüyor? Sen manyak mısın?!” Yiğit tek kelime etmedi. Sadece ona baktı. O bakış… Bahar’ı daha da sinirlendirdi. Çünkü o bakışta korkutuculuk yoktu, tehdit yoktu. Daha tehlikeli bir şey vardı: Yoğun bir tutku. Sanki günlerdir onu izleyen değil, yıllardır tanıyan bir adamın bakışıydı. Bir şey söylemeden önce, gözlerinin içindeki fırtınayı bastırmak ister gibi başını yana eğdi. “Bahar,” dedi yavaşça. Ses tonu buzla ateşin birleşimi gibiydi. “Soğukkanlı olmalıyız. Yoksa ikimiz de hata yapacağız.” Bahar alaycı bir kahkaha attı. “Soğukkanlı mı?! Burada bana ders mi veriyorsun?” Bir adım attı. Sert, meydan okur bir adım. kız bir adım daha geri çıktı, taki sırtı duvarla birleşene kadar. “Sen benim adımı nereden biliyorsun? Neden beni takip ediyorsun? Sıla nerede? Neden onunla ilgili hiçbir şey bilmiyorum?!” Yiğit… bu kez geri çekilmedi. Tam tersine. O da bir adım attı. İkisi arasındaki mesafe bir karış kalana kadar. Bahar’ın nefesi göğsünde kilitlendi. Geri adım atmak istedi ama gidecek yeri kalmamıştı öylece kapana kısılmış yavru bir kedi gibi kalmıştı olduğu yerde. Yiğit’in sesi alçaktı. Ama her harfi ağır ağır içinden kopuyordu. “Beni dinlemiyorsun,” dedi. Bahar dudaklarını sıkıp onu itmek ister gibi omzunu kıpırdattı. Ama itmedi. Dokunmaya cesaret edemedi, ya da başka bir sebeple. “Çünkü,” dedi Yiğit, Bahar’ın gözlerinin içine bakarak, “sana gerçeği söylersem… daha çok korkacaksın.” Bahar’ın göz bebekleri büyüdü. Korkusu değil, öfkesi konuştu. “Beni korkutamazsın,” dedi dişlerinin arasından. Tam o anda Yiğit hafifçe gülümsedi. Kibirli değildi bu gülüş. Acı çeken bir adamın gülüşüydü. Kendi duygularına hâkim olmaya çalışan bir adamın. “O kadar cesursun ki,” dedi kısık bir sesle, “bazen kendini bile tehlikeye atıyorsun.” Bahar’ın boğazından bir nefes kaçtı hafif, fark edilmeyecek kadar. Ama Yiğit fark etti. Yaklaştı. Yüzü o kadar yakındı ki Bahar onun nefesinin sıcaklığını hissetti. Kalbinin atışı odayı dolduruyor gibiydi. “Sen,” dedi Yiğit, sesi fısıltı gibi, “göründüğünden çok daha kırılgansın.” Bahar yana kayarak geri çekilmek istedi. Ama Yiğit elini kaldırıp baharın baş hizasında duvara koyup gitmesini engelledi , dokunmadı, tutmadı sadece o yakınlıkla onu köşede tuttu. “Ve ben…” Derin bir nefes aldı. “…senin kırılmanı izleyemem.” Bahar gözlerini kırptı. Nefesi göğsünde takıldı. “Sen… neden böyle konuşuyorsun?” dedi sesi titreyerek. Yiğit’in bakışları, tüm soğukluğunu kaybetti. Geriye yalnızca çıplak bir gerçek kaldı: İçine işleyen, kabullenmek istemediği bir çekim. “Çünkü kendimi durduramıyorum,” dedi Yiğit. Bu itiraf… Oda kadar karanlık, şehir kadar yoğun, görüşmeleri kadar tehlikeliydi. Bahar kıpırdamadı. Sadece baktı. Ona ilk kez anlamaya çalışan gözlerle baktı. Yiğit bir adım daha yaklaşacaktı ki— Bahar’ın boğuk bir nefesi onu durdurdu. O an… Bahar’ın kalbi bir anlığına durdu. Yiğit’in sözleri henüz kulağında çınlıyordu ama bedeninin tepki verdiği şey… sözler değildi. Yakınlığıydı. Nefesinin sıcaklığı. Sesinde saklanan o karanlık çekim. Bahar aniden kendine gelip, iki avucunu Yiğit’in göğsüne doğru itti. “B–benden uzak dur!” dedi. İtmeye çalıştı… ama Yiğit’in gövdesi kıpırdamadı bile. Sanki bir duvara dayanmış gibiydi. Bahar’ın parmakları kaslarının üzerinden kaydı, gücü ona çarparak dağıldı. İkinci kez itti, bu kez daha sert. Ama Yiğit sadece başını hafifçe eğip ona baktı. “Bahar,” dedi alçak ve sakin bir sesle, “bunu yapma.” “Yapıyorum işte!” diye hırladı Bahar, ama sesi kırılgandı. “Uzak dur!” Yiğit’in göğsüne bıraktığı eller titredi. Savaşmak istiyordu ama elleri bile onu ele veriyordu. Yiğit bu kez bir adım attı. Bahar istemsizce geriye çekildi ama arkası duvara dayanmıştı. Kaçacak yeri kalmamıştı. artık nefesleri birbirine karışacak kadar yakındılar. Yiğit başını eğdi… ve Bahar’ın yanağının hemen kenarına, neredeyse tenine değecek kadar yaklaştı. Bahar’ın nefesi kesildi. Yiğit’in burnu Bahar’ın yanağına hafifçe sürtündü. Bir dokunuş değildi… Bir uyarıydı. Bir kıvılcımdı. Bahar’ın dizlerinin bağı çözüldü. Yiğit dudaklarını hafifçe açtı ve sıcak nefesini Bahar’ın kulağına üfledi. Bahar’ın omuzları ürperdi. Boynundan beline kadar ince bir titreme yayıldı. Yiğit’in sesi... fısıltıdan bile daha yavaştı. Ve daha tehlikeliydi. “Şimdi… beni dinleyeceksin.” Bahar gözlerini kapayıp başını yana çekti ama kaçamıyordu. Yiğit’in sesi onu duvara sabitleyen bir zincir gibiydi. “Ben seni korkutmak istemiyorum,” dedi Yiğit, “ama burada, bu şehirde… yanlış bir isme bile yaklaştığında başına neler gelebileceğini tahmin bile edemezsin.” Bahar’ın nefesi kesik kesikti. Göğsü Yiğit’in nefesine karşı yükselip alçalıyordu. “Sen…” dedi Bahar, ama sesi yalnızca bir fısıltı çıkabildi. “…sen kimsin?” Yiğit yanağını Bahar'ın yanağına yaslayıp. konuşmaya devam etti. “O adam değilim,” dedi kısık bir sesle. “Düşmanın değilim. Ama seni koruyabilecek… tek kişiyim.” Bahar gözlerini açtı. Koyu kahverengi bakışlarını Yiğit’in gözlerinde kaybetti. “Ve bu yüzden…” Yiğit başını daha da yaklaştırdı, dudakları Bahar’ın kulağının kenarına değecek kadar yaklaştı. “...beni dinlemek zorundasın.” Bahar’ın kalbi gürültülü bir şekilde çarptı. Öyle ki Yiğit’in göğsü bile ritmi hissediyor gibiydi. “Çünkü bir daha,” dedi Yiğit, “kahve bardaklarıyla değil… kurşunlarla karşılaşabilirsin.” Bahar’ın gözleri büyüdü. İlk kez… gerçek korku girdi içine. Ama aynı anda içinde bir başka şey daha kıpırdadı. O adamın nefesini hissettiği her saniyede artan, tarif edemediği bir çekim. Bahar gözlerini açtı. Yiğit’in nefesi hâlâ kulağının kenarındaydı. Gövdesi duvara kapanmış, kaçacak yer bırakmamıştı. Ama bu kez… Bahar kaçmadı. Yutkundu. Göğsü hızlı hızlı kalkıp indi. Parmakları duvarı kavradı. Ve kısık bir sesle, nefesi Yiğit’in çenesine çarparak fısıldadı “Sıla… nerede?” Yiğit’in gözlerinde bir şey sertleşti. Derin, karanlık bir gölge. İçinde dört biryana koşan duygularla kendini kontrol etmeye çalıştı Ama aynı anda dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi Bahar’ın korkudan değil, içgüdüsel bir bağlılıkla soru sormasına karşı duyduğu tehlikeli bir hayranlık. Yüzünü Bahar’ın yanağından yavaşça çekip ona tam karşıdan baktı. Aralarında hâlâ sadece birkaç santim vardı. “Her şeyi bu soruya bağlıyorsun, farkında mısın?” dedi Yiğit, sesi hâlâ alçak ve tok. “Sanki başka hiçbir şey yokmuş gibi.” Bahar gözlerini kısmaya çalıştı ama yiğit’in yakınlığında net düşünmesi imkânsızdı. “Çünkü başka hiçbir şey yok,” dedi Bahar. “Sıla bulunmazsa… ben—” Sesindeki kırılmayı fark edince dişlerini sıktı. Zayıflığını göstermek istemiyordu. Ama Yiğit duymuştu. Duyduğu anda gözleri yumuşadı… sadece bir an. Sonra yine kapandı, yine karanlıklaştı. Yiğit başını hafifçe eğip Bahar’ın nefesini koklar gibi yakınlaştı. “Bahar,” dedi, “bu şehirde herkes birilerini arıyor. Ama herkes bulamaz.” “Ben bulurum.” Bu kez Bahar’ın sesi hiç beklemediği kadar netti. Titremiyordu. Korkmuyordu. Sanki kararlılığı bütün bedenini sabitlemişti. Yiğit bu cümledeki sertliği duyunca şaşırdı. Gözleri Bahar’ın gözlerine kilitlendi. Dudaklarının kenarında beliren gülümseme büyüdü bir meydan okumanın verdiği haz gibi. “Evet…” dedi, ona doğru biraz daha yaklaşarak, artık nefesi doğrudan Bahar’ın dudaklarına değiyordu. “Bulursun. Ama yalnız bulamazsın.” Bahar’ın kalbi hızlandı. Ama sorudan geri adım atmadı. “Bana söyle,” dedi. “Sıla nerede?” Yiğit bir an sustu. Bahar’ı inceledi. Korkusunu, kararlılığını, boynundan omzuna inen hafif titremeyi… ve içindeki inadın ateşini. Sonra daha da yaklaşıp, sesini sadece onun duyabileceği bir fısıltıya indirdi konuşurken dudakları neredeyse birbirine değecekti. “Sıla güvende.” Bahar’ın gözleri büyüdü. “Kimde?” dedi hemen. “Kim tutuyor onu? Sen mi saklıyorsun? Neden—” Yiğit parmaklarını Bahar’ın çenesine hafifçe dokundurup başını kaldırdı. Dudakları bahar’ın dudaklarına tehlikeli bir yakınlıktaydı. “Bir daha ‘saklıyorsun’ kelimesini kullanma,” diye fısıldadı. “Ben seni kandırmıyorum. Sana zarar vermiyorum. Tek derdim…” gözleri Bahar’ın gözlerinin içine düştü, “…başına bela açmaman.” Bahar nefes nefese kaldı. Ama soru hâlâ peşini bırakmıyordu. “Onu görmem gerekiyor,” dedi Bahar, bu kez sesi daha yumuşak… daha dürüst. Yiğit derin bir nefes aldı. Ve dudaklarını tekrar Bahar’ın kulağına yaklaştırıp kelimeleri adeta tenine bıraktı: “Göreceksin.” Bahar’ın gözleri büyüdü. “Ne demek bu?” Yiğit gülümsedi bu kez daha içten ama yine de karanlık bir çekimle dolu. “Yarın,” dedi. “Hazır ol. Seni Sıla’ya götüreceğim.” Bahar olduğu yerde dondu. Nefesi kesildi. Gözleri parladı. Ama Yiğit’in son cümlesi, aralarındaki bütün havayı yeniden ağırlaştırdı “Ve… Bahar?” Yiğit başını yana eğip onun yüzüne daha yakından baktı. “Bunu senden önce kimsenin yapmasına izin vermezdim.” O anda Bahar içinden geçen şeyi inkâr edemedi Yiğit sadece yardım etmiyordu…onu koruyordu. Tehlikeli, aşırı ve kontrolsüz bir şekilde. Yiğit, Bahar’ın kulağına fısıldadığı o son cümleden sonra bir an daha yakın kaldı… Sonra gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sanki kendi kendine “Dur. Yapma.” diye fısıldadı. Ve birden geri çekildi. Bahar, duvara yaslanmış hâlde nefes nefese kalırken Yiğit sessizce pencerenin önüne yürüdü. Siyah silüeti camdan gelen şehir ışıklarıyla çizilmiş gibiydi. Ellerini cebine soktu. Başını yukarı kaldırıp dışarıya baktı derin, uzun, susturulmuş bir nefes daha aldı. O an Bahar fark etti… Az önceki yakınlık Yiğit için bile fazlaydı. Adam kendini zor tutmuştu. Bahar’ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Hem korku, hem öfke, hem de istemeden büyüyen bir çekim… Hepsi birbirine karışmıştı. Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Yiğit, pencerenin önünden yavaşça bahara döndü. Sesi bu kez sakin, kontrol edilmiş ve buyurgandı “Bahar. Otur.” Bahar omuzlarını gerip dik durmaya çalıştı. “Niye?” dedi sert ama titre­yen bir sesle. “Az önce… az önce bana ne yapmaya çalışıyordun? Sana neden güveneyim? Adını bile bilmiyorum.” Yiğit gözlerini hafifçe kıstı. Sonra yavaşça yaklaşmadı uzun mesafeyi koruyarak konuştu belli ki kendini kontrol etmeye çalışıyordu. “Haklısın.” “Sıfır güven için çok yakın durdum sana.” Derin bir nefes aldı, çenesini hafifçe kaldırdı. “Ben Yiğit. Yiğit SOYLU” Bahar göz kırptı. Bu kadar basit, bu kadar düz söylemesine alışık değildi. “İyi tamam…” dedi alaycı bir nefesle. “Yiğit. Şimdi ne var? Sıla nerede?” Yiğit, bir sandalye çekti, Bahar’ın karşısına oturdu. Sakin. Kontrollü. Duygularını saklamaya çalışan bir asker gibiydi. Başını eğip birkaç saniye sessiz kaldı, sonra gözlerini Bahar’ınkine kilitledi “Yarın evleniyorlar.” Bahar’ın yüzü dondu. “…ne?” Sesinde bir çığlık gizliydi. “Poyraz ve Sıla,” dedi Yiğit net bir şekilde. “Yarın. Nikâh masasında olacaklar.” Bahar’ın dudakları aralandı. Hayal kırıklığı mı, öfke mi, şok mu hangi duygu olduğunu kendi bile anlayamadı. “Bu… saçmalık,” diye fısıldadı. “Bu imkânsız. Sıla böyle bir şey yapmaz, asla—” “Zaten kendi isteğiyle değil,” diye kesti Yiğit, sesinde tuhaf bir sertlik vardı. “Ben de bunu biliyorum.” Bahar’ın gözleri doldu. “Peki neden? Niye söylüyorsun bana? Ne yapmamı bekliyorsun?” Yiğit, iki dirseğini dizlerine dayadı, öne eğildi. Sesi bu kez hem yakın hem tehlikeli bir uyarı gibiydi: “Sorun çıkarmayacaksın.” Bahar bir anlık şokla başını kaldırdı. “Ben—” Yiğit devam etti “Sessiz kalacaksın. Karışmayacaksın. Kimseye bağırmayacaksın. Hiçbir şey yapmayacaksın. Bahar hışımla ayağa kalktı. “Ben arkadaşımı nasıl yalnız bırakayım? Neler oluyor? Sen benden ne istiyorsun?” Yiğit de ayağa kalktı. Aralarındaki fark büyüktü. Yiğit’in gölgesi Bahar’ın üstüne düştü. Ama bu kez dokunmadı. Sadece gözlerinin içine baktı… ve ilk kez gerçekten içindeki yumuşaklığı gösterdi: “Seni Sıla’ya götüreceğim.” “Yarın. Nikâhtan sonra.” “Bunun için… uslu durman yeterli.” Bahar’ın nefesi kesildi. “Gerçekten… götürecek misin?” Yiğit’in bakışları bir an yumuşadı. Bir anlığına kalbinden geçen dürüstlük görünür oldu. “Evet, Bahar.” dedi. “Çünkü senin onu görmekten başka hiçbir şey istediğini biliyorum.” Sonra ekledi yumuşacık, tehlikeli ve karanlık bir tonda “Ve… seni böyle gözlerinde ateş varken durduramayacağımı da.” Bahar’ın kalbi hızlandı. Ama bu kez geri çekilmedi. Sessizce sandalyeye oturdu. Elleri titriyordu. Gözlerini yere indirdi. “Tamam.” dedi kısık bir sesle. “Yarın… uslu duracağım.” Yiğit hafifçe gülümsedi. “Aferin.” Sonra arkasını dönüp kapıya yürüdü. Ama çıkmadan önce son kez durdu başını yana eğip omzunun üzerinden baktı “Ve Küçük dedektif?” Sesinde tuhaf bir şefkat vardı. “Az önce hiçbir şey olmadı. Anlaştık mı?” Bahar başını kaldırdı. “…anlaştık.” Yiğit kapıyı açıp çıktı. Kapı kapanınca Bahar, elini kalbinin üzerine koyup derin bir nefes aldı. Bir gerçekle yüzleşti Yiğit’e güvenmemesi gerekiyordu… ama kalbi onu dinlemiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD