Dumrul'un anlatımı
Göz göze geldik…
O an sadece gözleri değil, zaman da dondu.
Kalbim sanki içimde değilmiş de, elimde tutuyormuşum gibi ağırlaştı.
“Hoşbulduk.” dedim fısıltıyla.
O ise sadece kısacık bir tebessümle karşılık verdi. Ardından başını eğip elinde not defteri, kalemle o, eşsiz gülüşü yine gözlerinin içinde parlıyordu.
Yutkundum...
Zeki hâlâ yanımda, gözleri faltaşı gibi açıktı. Şaşırmıştı, ya ben? Ben ne haldeydim öyle? Oysa tek nefeste koca orduyu hazırola diken deli Dumrul. Kaburgasının içindeki küçücük et parçasının çarpıntısına son nefesini vermek üzereydi.
"Siparişinize karar verdiniz mi?"
Ben... ben dağda yorulmadan kilometrelerce yürürdüm de. Genede böyle nefessiz kalmayan deli Dumrul. Bu kadının sesi...
Birdenbire bütün gürültüleri susturan, beynimin içini uğuldayan bir sessizliğe boğan bir tınıydı. Ne kalabalığın uğultusu, ne Zeki’nin şaşkın bakışları, ne de burnuma kadar tırmanan öfkem...hiçbir şeyin hükmü kalmadı. Kadının sesi, sanki rüzgârsız bir havada aniden dalgalanan bir perde gibi titreyerek geçiverdi içimden.
İçimdeki, deli Dumrul bile sustu.
Dilimin ucundaki kelimeler birbirine dolandı, yutkundum ama boğazımda takılı kaldı. Damarlarımda dolanan kan, sanki tersine akmaya niyet etti. Ben ki hudut boylarında düşmana diz çöktürmüş, ateşin üstünden yürümüş adam...şu kadarcık kelime karşısında elim ayağım titrer olmuştu.
Zeki hâlâ bana bakıyordu, gözlerini benden ayırmıyor. Şaşkın, biraz da endişeli.
Bense... ben kadının gözlerine bakmaktan korkuyordum. Çünkü bir kez daha bakarsam, içimdeki fırtına yön değiştirecek gibiydi.
“Bir sade kahve,” diyebildim sonunda, sesi kıtlıktan çıkmış bir çöl yolcusu gibi boğuk, kısık.
Gülümsedi hafifçe, ama öyle sıradan bir gülümseme değil...rüzgârın okşadığı bir buğday tarlası gibi dalgalandı yüzü. Ve ben ilk kez bir çatışmanın değil, bir gülümsemenin ortasında mağlup oldum.
"Tamam... peki siz?" diyerek Zeki'ye döndü.
"Yaa sizin böreklerin metini çok duydum. Bana koca iki dilim getir be bacım."
Hafif bir kıkırtı sesine yeniden arkamı dönmek istedim. Ama cesaret edemedim. Ben cesaret edemedim.
"Hemen gönderiyorum." diyerek tekerlekli sandalyesini döndürdü.
Öldüm... gözlerim..belki de ilk kez gözlerim doldu. Ben, 14'üm de bırakmıştım ağlamayı..
“Komutanım… ben böyle bir güzellik görmedim…”
Omzuna sertçe dokundum.
“Zeki... işine bak.”
Ama içimden geçen o değildi.İçimden geçen…
Çünkü bu kadar güzel olan insanlar, bu kadar saf görünen insanlar… ya kırılırlardı, ya da çoktan kırılmışlardı işte..
Ve korkarım… Meryem ikincisiydi.
Ve ben bu kez sadece bir göreve değil, bir adam olarak Meryem'in yanına koşmak istiyordum.
Adının Yeliz olduğunu öğrendiğim kız kahveyi ve börek, çayı getirip "afiyet olsun" diyerek masadan uzaklaştı. Zeki'nin sesi içine kaçmış gibi böreğini sessizce yedi.
Meryem, bir daha mutfaktan çıkmamıştı. Kapıdan çıkarken tekrar tekrar arkamı döndüm. Amacım bir kez daha görebilmekti. Ama göremeden çıktık.
Yanımda sessizce yürüyen Zeki’nin nefesi bile belli oluyordu. Susuyordu. Ama o sessizlik konuşuyordu.
Sonunda beklediğim ses geldi.
“Komutanım…”
Duymamış gibi yaptım. Belki de gerçekten duymak istemiyordum
.
Ama Zeki kolay vazgeçen biri değildi.
“Ben... şeyi soracaktım ama... Boşver, gerek yok.”
Biliyorum. İçinde tuttuklarını fazla taşıyamaz.
Baktım göz ucuyla. Çocuk gibi topuklarıyla yere bastı bir an. Sonra konuştum.
“Sor ulan.”
Bir duraksadı.Sonra sordu:
“İyi misin?”
İyi miydim?O nasıl bir soruydu...İyi olup olmadığımı en son ne zaman sormuştum kendime, hatırlamıyordum.Belki de kez sordum.
“İyi olup olmadığımı bilmiyorum Zeki.”
Cevap bu kadardı. Daha fazlasını veremezdim.
Zeki, beni hep gözümle anlar. Bu sefer kalbimi de anlamış gibiydi.
“Ben... içerde fark ettim. Gözlerini kaçırdın. Sanki biri seni kalbinden vurmuş gibi komutanım.”
Başımı çevirmedim ama gülümsedim. Acı bir gülümseme.
“Vurulmak böyle bir şey mi Zeki? Öyleyse evet vuruldum.”
“Meryem…?”
“Evet. Meryem.”
Adını söylerken, içimdeki şey daha da büyüdü.
Meryem…
Zeki sustu.Ben sustum.Sokak sesi konuştu.
Meryem’in gülüşü gibi vurdu kulağıma.
“Yani... o hâliyle bile... Hâlâ böyle diyorsan... Gerçektir bu his.” dedi Zeki.
O hâliyle…dediği yere takıldım.
Durup Zeki’ye baktım. Gözlerim bir an kıvrıldı.
“‘O hâliyle’ deme bir daha Zeki.”
Hemen başını eğdi, utanmadı ama durdu.
“Tamam komutanım. Demezsem demem. Kötü niyetle demedim. Sadece... şaşırdım. Ben bile sarsıldım. Ama sen...?”
“Ben utandım.”
O an...Evet.Gerçek buydu. Ben utandım.
“Niye?” dedi Zeki sessizce.
Yutkundum. Gözlerim bir çöp poşetine takıldı. Uçuyordu. Boş bir poşet gibi hissediyordum kendimi.
“Çünkü... ben onu sadece güzelliğini farkettim."
"Bilmiyordun komutanım."
"Ne yani, bilsem olmaz mıydım böyle?"
Zeki, ne diyeceğini bilmeden önüne döndü. Onu beklemeden ben konuştum.
"Meryem... beni ben yapan her şeyi, tek bir bakışıyla sorgulattı.”
Sustum. Cümle bitti ama içimde devam ediyordu.
Zeki yanımda bir adım attı. Sonra yavaşça konuştu:
“Sen yıllardır dağdan inmedin komutanım. Her gördüğün çatışmaydı, mücadeleydi...Ama bazen en büyük mücadeleyi insan kendi içinde verir.”
Haklıydı.Ben bu mücadelede yere yığılmıştım.
“Ve ben şu an savaşı kaybediyorum Zeki.”
Bunu ilk kez sesli söyledim.
O ise bir adım önümden geçti, durdu. Omzuma baktı.
“Belki de ilk kez... doğru savaşı veriyorsundur, komutanım.”
Sustum.
Dili susturursun da, göz bir tuhaftır.
Gidip kafeye bir daha bakmak istiyordum. Ama kalbim hâlâ içerideydi.
"Benim doğrularım ne olacak Zeki? Meryem'in dünyasını daha da karmaşık hale getirmek olmaz mı bu?"
"Senin doğrun değil onlar komutanım. Onların dayattığı doğru. Sırf söz verdim diye hayatını bu yöne mi çevireceksin?"
Derin bir nefes alıp denize bakan banka kendimi bıraktım. Kafamın içinde kazanlar kaynıyor gibiydi.
"Ben sözümden dönmem Zeki. Sare yüzüğü kendi isteğiyle çıkarmadığı sürece o, kız anamın gelini olarak kalacak."