5- Kayıp Gün Işığı

3048 Words
Geri Sar. Okulun ilk ayı. Yağmur hızlanmış gök gürlüyordu. Gözlerimi kapattım ve sessizce içimden fısıldadım. 'Anne lütfen bugünün de hemen bitmesini sağla. ' Okulun bahçesinden yavaş adımlarla yürümeye başladım. Etrafta çok insan kalmamış herkes çoktan okula doluşmuştu. Sonunda bende içeriye girdiğimde sıcak hava yüzünden nefes almakta zorlandım. Dışarının aksine okul hamam gibiydi. Ceketimin fermuarını indirdim ve sınıfıma çıktım. İlk işim her zaman ki gibi arka sıralardan birine geçmek ve başımı sıraya gömmek oldu. Hiçbir şey duymak ya da dinlemek istemiyordum arkadaş ya da sevgili bulmak gibi bir hevesim hiç yoktu. Tamamen kendimi bırakmıştım, ne hayal kuruyor ne de geleceğimi düşünüyordum. Eğer bu sırada şuan oturuyorsam hepsi Maggie içindi. Annemin ölümünden dört yıl geçmesine rağmen hala tazeydi ve acısı azalmak yerine her geçen gün artıyordu. Her geçen gün yalnızlaşıyor, daha derin bir karanlığa gömülüyordum. Annemin liseye gideceğim zaman hakkında heyecanlı olduğunu hatırlıyordum ama şimdi yoktu işte benimle değildi. Babam kendini tamamen işlerine vermiş çoğu akşam eve gelmez olmuştu. Uzun süreli iş gezilerine gidiyor günlerce hatta haftalarca eve gelmiyordu. Geldiğinde ise yaptığı tek şey içmek oluyordu, onu en son ne zaman ayık gördüğümü bile hatırlamıyordum. Çoğu zaman evde Maggie ile yalnız kalırdık. Cebimde ki telefonun titremesiyle gözlerimi açtım. Babam mesaj atmıştı. Bugün eve gelemeyeceğim. Beni bekleme. Hafif bir alayla sırıttım. Derin bir nefes verirken sessizce konuştum. "Sorun değil baba, artık seni beklemiyorum. " "Kim o? Sevgilin mi? " Yanımdan gelen sesle o tarafa döndüm. Kahverengi saçlı bir çocuk bana bakıyordu, saçları hafif kıvırcıktı ve ensesine geliyordu. Neredeyse gözlerini bile kapatmıştı. "Seni ilgilendirmez. " Kollarını kaldırarak gerindi ve gülümseyerek konuştu. Sesi çatlıyordu, sanırım gripti. Hasta olmasına bakılırsa buralarda yeni olmalıydı çatlayan kalın sesi tuhaf çıkıyordu. "Asosyal sessiz tiplerden misin? " Sinirle burnumdan soludum. "Sende her şeye burnunu sokan tiplerden olmalısın. " "Hemen kızma arkadaş olmak istemiştim. " Gözlerimi devirdim ve kafamı tekrar sıraya gömdüm. "Bir başkasını bul. " "Ben seninle arkadaş olmak istiyorum. " Sözlerine daha fazla karşılık vermeyerek sadece kafamı koyduğum yerde uyudum. Bir kaç ders daha sıradan ve sıkıcı bir şekilde geçtikten sonra mola gelmişti. Yemekhaneye inerek bir tabak aldım. Yemeyeceğimi bildiğim için çok az parça bir şey koydum ve uzak bir köşede oturdum. Çatalımla yemekten şekiller yaparken tabak çarpma sesiyle kafamı kaldırdım. O tuhaf çocuk karşımda oturmuş kıtlıktan çıkmış gibi yemek yiyordu. Onunla ilgilenmeyerek tabağıma bakmayı sürdürdüm. "Yemek yemeyecek misin? " Cevap vermedim. Yine de inatla konuşmaya devam edecek gibiydi. "Adın Michel mi? " Kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdım. "Adımı nereden biliyorsun? " Ağzı yemek dolu olmasına rağmen sırıtmaya başladı. "Sınıf listesinden baktım. " Dişinin arasında kalmış yemek parçası gereksiz bir şekilde dikkatimi o tarafa çekiyordu. Gözlerimi devirerek yerimden kalktım. Tabağıma her zaman olduğu gibi dokunmamıştım. Henüz harekete geçmiştim ki tuhaf çocuğun kolumdan aniden tutmasıyla elimde tuttuğum tepsi üzerime dökülmüştü. Gülme sesleri kulaklarımı doldururken sinirden gözlerimin dolduğunu hissettim. Çocuk şaşkınlıkla oturduğu yerden bana bakıyordu kekelemeye başladı. "Be-ben özür dilerim yanlışlıkla-" "Benden uzak dur! " Sesimi yükselttiğim için kantin bir kaç saniyeliğine sessizliğe bürünmüştü. Bunu umursayacak halde bile olmadığım için sadece koşarak yemekhaneden çıktım. Üstüme dökülen yemekleri biraz olsun temizlesem de hemen eve gitmek için yanıp tutuşuyordum. Okul çıkış saati geldiğinde şükürler ederek çantamı kaptım ve bahçeye çıktım. Babam şöförle eve gitmemi tembihlese de onu ne zaman dinlemiştim ki. Okul bahçesinden de çıktığımda görmek isteyeceğim en son kişi kaldırımda durmuş çıkan öğrencilere bakıyordu. Tuhaf çocuk. Beni tanımaması için ceketimin şapkasını kafama geçirdim. Yapışkan bir böcek gibiydi daha ilk günlerden nefret edecek birini bulmuştum. Umarım geri kalan lise hayatımda karşıma bir daha çıkmazdı. "Michel! " Kahretsin. Neredeyse koşar adımlarla kaçıyordum ki bana yetişti. Önüme geçtiğinde sinirle gözlerine baktım."Ne istiyorsun? " "Ben özür dilerim. Bilerek yapmadım amacım seni küçük düşürmek falan değildi. " "Amacın umurumda değil benden uzak dur. Gidip futbol falan oyna diğerleri gibi neden benim peşimdesin?!" "Futbol oynamayı bilmiyorum ki. " Gözlerimi devirdim gerçekten artık patlamak üzereydim. Neden benden uzak durmuyordu ki? Neden benimle uğraşıyordu? "Ne biçim erkeksin sen, eğer daha fazla peşimde dolaşırsan seni şikayet edece-" "İyi de ben erkek değilim ki. " Sinirle konuşurken söylediği cümle ile donakaldım. Ceketinin fermuarını açtı hala anlamsız bakışlarımla ona bakıyordum. Sonunda fermuarı açıldığında iki eliyle geniş tişörtünü kavradı ve vücuduna yapıştırdı. Göğüsleri ortaya çıkmıştı bense şaşkınlıkla ona bakıyordum. O ise sadece güldü, çok uzun bir süre güldü. "Sorun değil çoğu kişi beni erkek sanıyor ama bu kadar uzun süre fark edemeyen ilk kişisin. " Ben bir aptalım. Koca bir aptal. Kız olduğunu nasıl fark edememiştim?! Bu sefer şaşkınlıkla kekeleyen bendim. "A-adın ne?" Gülümsedi ve belli belirsiz küçük bir gamzesi ortaya çıktı. Gerçekten yüzüne dikkatli bakınca aslında güzel bir kızdı, sanırım. "Abby. Abby Sanders. " Ş imdi bana Ölüm uçuşunu anlatan kelebek, gözlerimin önünde ölümle son dansını yapıyordu. Kelebeklerin ölüm uçuşu Maggie'nin söylediğine göre kaderinde yazılı olan hayatı yaşadıktan ve yapman gerekenleri yaptıktan sonra sahneden inmek demekmiş. Vakti gelen gider. Maggie'nin meşhur depresyon sözleri gibi gelirdi bana ama şimdi anlıyorum ki ölümden bahsederken bile beni ölümüne hazırlıyordu. Anlattığı hikayelerde perde arkasında hep o sözler saklıydı, ben sadece görmek istememiş, gözardı etmiştim. Bir gün ben de öleceğim, ölüm bir gün gelecek ve o gün geldiğinde arkamda zayıf küçük bir kız bırakmak istemiyorum. Kendini buna her zaman hazır tut. Gözyaşlarım sessizce süzüldü. Hastane kokusundan her zaman herkes gibi nefret etmişimdir. Dar koridorlardan birinde bir sandalyeye çökmüş kafamı duvara yaslamıştım. Etrafımda dönüp duran gürültü ve telaşı duymuyordum. "O altmış beş yaşında, bir gün bunun olacağı belliydi neden bu kadar ağlıyorsun anlamıyorum... " İnce yollar halinde süzülen göz yaşlarımı elimin tersiyle hızlıca sildim. Yaslandığım duvardan ağır hareketlerle doğruldum. "Kendini yiyip bitirmeyi bırak o koca karı eminim turp gibidir, onun benden önce ölmeye niyeti yok. " Hayley'nin sinir bozucu sözlerini görmezden gelmeye çalıştım. Burada tartışmak için fazla yorgun ve üzgündüm. Maggie'nin yere düşüş anı aklımdan çıkmıyordu. Bedeninin parkede çıkarttığı ses hala kulaklarımdaydı. Gözlerim ağlamaktan şişmişti herhangi bir aynaya bakmamıştım ama bunu ellerimle bile hissedebiliyordum. Joseph denen adam ve diğerleri de gitmişti. O tuhaf insanların gitmesi umurumda olmasa da Ivan da gitmişti ve bu durum içimi olmaması gereken bir şekilde burkuyordu. Neden böyle hissettirmişti bilmiyorum, yine de üç yıldır babamla ne gibi bir alakası olduğunu bilmesem de bize sık sık geliyordu ve ister istemez onunla vakit geçiriyordum. Babam çoğu zaman evde olmazdı aynı şekilde Hayley de bu durumlarda Ivan ben ve Maggie kalırdık. Aslında Hayley umurumda değildi evde olmaması işime geliyordu yine de yalnız büyümüştüm. "Tesellin işe yaramıyor Hayley. " Sözleri kötü bir amaç içermese bile biliyordum ki Maggie'yi umursamıyordu. Bunu evde biz Maggie'yi arabaya götürmeye çalışırken hızlıca yüzüne far ve ruj sürerek kanıtlamıştı. Her ne kadar Fewstone küçük basit bir kasaba olsa da babam tanınan biriydi ve Hayley gazeteciler gelebilir diye makyajını tazelemişti. Ona söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. Bu yüzden ne tesellisini istiyordum ne de desteğini, üzgün yüzü sahte endişesi hepsi yalandı. "Sadece üzülmeni istemiyorum. Anneler çocuklarının ağlamasını ister mi? Bu yüzden ağlama ve beni.." "Annem burada olmadığına göre sanırım bu kural benim için geçerli değil." Hayley bozulmuş gibi öksürdü daha sonra doğruldu ve ince topuklularının üzerinde koridora doğru yürüdü. Bozulmuş falan değildi aslında, annem olmayı da umursamıyordu tek amacı babamı ele geçirmekti ve yapmıştı işte o zaman bu rolü artık kesmeliydi. "Ben kahve alacağım. " Bana annelik yapmaya kalkması sinirlerimi bozuyordu. Zaten babamla evlenmiş, sekreterlikten sonra zengin bir hayata kavuşmuştu şimdi de annem olabileceğini mi sanıyordu? Gözlerimi yumdum ve sandalyeye geri çöktüm. Maggie'yi merak ediyordum. Onu sedyeyle götürmüşlerdi ve bir saatten fazladır bekliyorduk. Ameliyatta değildi doktorlar ona birkaç test yapacaklarını söylemiş ve bir daha gözükmemişlerdi. Babam yetkili birileriyle konuşmak için on beş dakika önce kaybolmuş hala dönmemişti. Sonunda neler olduğunu öğrenmeye karar verdim ve daha fazla bekleyemeyerek Hayley'nin gittiği koridordan yürümeye başladım. Hastane artık kalabalık değildi. Birkaç hemşire, masa başında oturan görevliler ve birkaç yaşlı insan. Sonunda merdivenlerin başında telefonla konuşan babamı görünce adımlarımı o tarafa yönelttim. Neredeyse yanına gelmiştim ama beni fark etmemiş arkası dönük kravatı elinde karşı tarafı dinliyordu. Maggie'nin durumunu öğrenmiş olmalıydı belki de bu konu hakkında konuşuyordu, içime bir korku dolmuştu. Eğer durum kötüyse, belki Maggie için özel doktorlar getirtebilirdi, büyük bir şehire gider ve gerekirse büyük hastanelere götürebilirdik yada yurt dışında tedavi olabilirdi. Sesimi temizleyerek dikkatini çekmek istedim ama telefonla konuşmaya tekrar başladı. "Sana acil diyorum bunun neresini anlayamıyorsun?! Bahaneleri ve zırvalıkları kes. Yarın hemen bir dadı istiyorum! Maggie ölecek gibi görünüyor. " Sinirle koridoru inleten sesi benim kalbimi titretmişti. Sözleri kalbime bir ateş gibi düşmüş olduğu yeri yakmaya başlamıştı. "Bunu nasıl söylersin?!" Sesimdeki hayal kırıklığı neredeyse elle tutulur gibiydi. Boğazıma düğümlenen yumru canımı yakıyordu. Babamın şaşkın bakışları bana döndüğünde gözlerim tekrar sinirden dolmuş yaşadığım hayal kırıklığı hissi kalbimi param parça etmişti. Boş koridorlar. Yankılanan ayak sesleri ve sessiz telaşlar. Endişe ve korkunun kokusu. Umutsuz bekleyiş ve sessiz çığlıklar. Zihnimin meşguliyetine rağmen anlamıştım. Bir insanın ölmesinin bir çok yolu vardı ve silahlar sadece bir tanesiydi. Ama unutmamak gerekiyordu kelimeler de birini öldürecek kadar keskin olabilirdi. Mesela kalbimde ki, bütün kirine rağmen temiz kalabilen seni baba.. Boğazımda nefes almamı engelleyen yumru artık iyice canımı yakıyor katlanılmaz hale getiriyordu, ona bağırıp kızmak istiyordum ama ne söyleyeceğimi bilemedim sanki ne söylersem söyleyeyim babam için bir önemi yoktu ve beni asla tatmin etmeyecekti. Vücudumun halsizce uyuştuğunu hissettim. Bir anda böyle zayıf düşmek beni sinirlendirdi, zayıf olamazdım şimdi değil. "Maggie belki ölecek ve sen şimdiden dadı mı arıyorsun?! Onu kurtarman gerek! Aptal düğününe bile milyarlar harcadın ve Maggie'i bırakıyor musun? Sen nasıl bir insansın! " "Beni yanlış anladın, şimdi sesini yükseltmeyi kes ve beni dinle!-" Ellerimi yumruk haline getirmiş bir yandan bağırıyor diğer yandan ağlıyordum. Kontrolümü tamamen kaybetmiştim. "Kim söyledi bunu! Kim Maggie ölecek dedi! " Soğuk kanlı bir sesle konuşmaya başladı. "Doktor dedi. Maggie kanser, hepimizden saklamış ve artık son evresindeymiş üzgünüm." "Kurtar o zaman, paramız var onu Yurt dışına götürür, büyük hastanelerde tedavi ettirebiliriz. Bir şeyler yap o zaman, nasıl hemen yeni birini ararsın?! " "Doktor yapılacak bir şey olmadığını söyledi bedeni ameliyatı kaldıramaz, kanser son evrede ve Maggie son günlerini yaşıyor. Çok üzgünüm Michel kolay olmadığını biliyorum önce otur ve biraz sakinleş. " Elini uzatarak omzuma dokunmak istedi ancak geri adım atarak bu hareketinden kaçtım. Titremeye başladığımı hissettim, gözyaşlarım görüşümü engelliyordu ve hiçbir şey düşünemiyordum. Başım dönüyor kusacak gibi hissediyordum. "Ondan bu kadar kolay vazgeçemezsin! " "Michel önce lütfen sakinleş, kendine zarar vereceksin. Şuan doğru düşünemiyorsun." Eli tekrar omzumu kavramak için yaklaştığında sertçe bir adım geriledim. Sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu, Maggie ölebilir diye hemen yeni birine bakmaya başlamıştı. Hissettiğim hayal kırıklığı boğazıma doluyor nefes almamı engelliyordu. "Eğer ondan vazgeçersen bende senden vazgeçerim! Duydun mu beni! Hayatta sahip olduğum tek kişiyi benden alamazsınız. Olmaz! Onu kurtar! Onu kurtarın! " Babam hızlıca kollarımı kavramış beni tutuyordu. Deli gibi ağlıyor kollarımı ellerinden kurtarmaya çalışıyordum. Duyduklarımı beynim ve kalbim hiç bir şekilde kabul etmiyordu. Maggie beni bırakmayacaktı, bırakamazdı. O benim annem gibiydi.. "Kendine gel! Sakin ol Michel! " "Bırak beni! Maggie'yi göreceğim bırak! Sen kendine baba mı diyorsun! Nasıl ondan vazgeçersin? Olmaz, benden vazgeçtiğin gibi ondan da vazgeçemezsin. " "Ne diyorsun? Senden asla vazgeçmedim! " "Annemin öldüğü gün benden vazgeçtin sen. Annemin öldüğü gün onunla birlikte beni de o toprağa gömdün! O fahişeyle evlendiği-" Gözyaşları eşliğinde kustuğum bütün cümleler ve boğazımda düğümlenen hayal kırıklığım, yüzüme inen tokat ile bütün bedenimi bir hastalık gibi sardı. Şaşkın ifadem yüzümde asılı kalmış, sinirden titreyen vücudum ve bütün duygularım şimdi kabuksuz kalmış bir mercan gibi savunmasız ve çıplaktı. Yaşadığım hayal kırıklığı hissi beni boğdu, kaybolup gitmek istedim. Yok olmak. Gözden kaybolup bir daha dönmemek üzere uzaklara gitmek. Hiçbir şey hissetmemek. Hızlı adımlarla arkama döndüm ve koşmaya başladım. Arkamdan bağıran babamı, hastaları ne de hastanenin sesini hiçbir şey duymuyor sadece koşuyordum. Ruhunu kaybetmiş bir beden, duyguları yok olup gitmiş bir ceset gibiydim. Sonunda yavaşladığımda hastanede boş karanlık bir koridordaydım. Aklımda sadece Maggie vardı onu bulmalıydım. Tam üzerimde yanıp sönen ışığa baktım koridor boyunca çalışan tek lambaydı ve bütün koridoru aydınlatmaya çalışıyor ama daha kendini bile karanlıktan kurtaramıyordu. Gözlerimi kapattım, başım dönüyordu ve dengemi kaybedecek gibiydim. Yorgundum, hiç olmadığım kadar yorgundum. Tekrar koridora baktığımda artık yalnız olmadığımı fark ettim. Koridorda ışıktan biraz uzakta kalıyordu iri büyük beden, yine de gözleri bir fener gibi parlıyor ve gözlerime bakıyordu. Gözyaşlarım artık yavaşlamıştı sessiz bir nehir gibi ince ince süzülüyordu yanaklarımdan. "Ivan." Çatlayan ve güçsüz çıkan sesimi ben bile zor duymuştum. Göz yaşlarım daha da artmıştı. Ağlıyordum durmadan, çaresizce. "Evet. " İri bedeni hareket etmedi, sadece beni izliyordu her zaman ki gibi sesinde hiç bir duygu yoktu. "Kaybolmak istiyorum. " Gözlerim kararıyordu yada üstümdeki lamba sönmek üzereydi. Başımın dönmesine engel olamıyordum. Ağlamaktan yorgun düşmüş bedenim gittikçe zayıf düşüyordu sanki. "Yakında..." Ona bakmaya çalıştım ama siyah gittikçe hakim oluyordu bedenime. Karanlık çöküyor vücudum savunmasız kalıyordu. Görüşüm bulanık olsa da onun sesi netti. Onu, sadece onu duyuyordum. "..Çok yakında yok olacağız. " Bedenim ipleri kesilmiş bir kukla gibi yığıldı, bacaklarım artık hiç bir yükü taşıyamıyordu. Canım yanmamıştı sanki zemine yavaşça yatırılmıştım, koridora doğru dönük bedenim hissizlikle uyuşmuş kıpırdamıyordu bile. Başımı tavana doğru döndürdüm bilincimin tamamen gitmek üzere olduğunu anlamıştım yanıp sönen ışığa baktım. Ardından ışık gitti, onun yerine bir çift göz bana bakıyordu. Gerisi mi? Gerisi karanlık. ?️ Başım ağrıyor. Zonklayan başımı tutmak istiyordum ama elimi bile kaldıracak gücüm yoktu. Gözlerim ağrıyor, bedenim sızlıyordu. Nerede olduğumu düşündüm, yumuşak bir yerde yatıyordum ama hiç bir ses yoktu. Gözlerimi yavaşça açtım. Hastane odalarından birinde olmalıydım, başımı hafifçe kaldırıp etrafa baktım. Ivan ile bakışlarımız birbirini bulduğunda en son durduğumuz karanlık koridor geldi gözlerimin önüne. Oda da sandalyeye oturmuş başı hafifçe yana eğilmiş bana bakıyordu. "Maggie nerede? O iyi mi? " "Evet. Odaya aldılar ama girmeye izin vermiyorlar. Dinlen daha sonra onu görürsün. " Anılar tek tek kafama doluyor gibiydi, babamın sözleri tekrar zihnime akın ettiğinde kalbimin ezildiğini hissettim. "Şimdi görmek istiyorum. " Ayağa kalktı ve yatağın başına geldi. Tek elini yatağın kenarına koydu ve yaklaştı. Saçları yine darmadağınıktı, üzerinde soluk renksiz kıyafetlerden başka bir şey yoktu. "Dinlen. İlaçlarını getireceğim. " Odadan çıktığında sessizce arkasından bakmakla yetindim. Şu anda sadece Maggie'yi düşünüyordum. Şimdi görecektim, Ivan ya da bir başkası biraz bile umrumda değildi. Ne babam ne de Hayley için hayal kırıklığı yaşayacak zamanım yoktu. Benim için önemli tek bir kişi vardı ve ben onun yanında olmalıydım. Gözlerim tekrar dolmaya başlamıştı ki odanın kapısı açıldı. Gelen babamdı. Biraz doğrularak arkama döndüm, hiçbir şey duymak ya da konuşmak kesinlikle istemiyordum. İyi bir zaman değildi. Sandalyeye oturduğunu duydum, bir kaç dakika geçti odada ki tek ses alıp verdigimiz nefesimizdi. Adım sesleri duymaya başladığımda ayağa kalktığını anladım arkama hafifçe döndüm. Kapıyı açtı ve koridora doğru baktı. "Hemşire, sakinleştirici vurun. Uyuması gerek çok yoruldu." Hiçbir şey söylemedim tekrar döndüm ve bu sefer gözlerimi kapattım. Daha önce hiç iğne vurulmamıştım ya da ben hatırlamıyordum, kanın beni etkilediği bir gerçekti ama iğne canımı acıtacak mıydı? Zihnim o kadar bulanıktı ki ne düşüneceğimi bilmiyordum. Her şey o kadar anlamsız ve karışıktı ki nefes alamadım. Tekrar kapı açıldı içeriye giren adım seslerini dinledim, başıma gelen hemşire elinde tuttuğu iğneyi hazırladı. Kolumu tutup kaldırmıştı ki kapı bu sefer kırılacak gibi tekrar açıldı. Korkuyla o tarafa döndüğümde Ivan sinirle odaya baktı gözleri beni buldu. Alev saçan sinirini iliklerimde hissettim. Ani girişi ödümü kopartmıştı şaşkınca ona bakıyordum o ise yeri titretecek adımlarla içeriye girdi, yanımda duran hemşireye yaklaştı ve hızla iğneyi tuttuğu bileğini yakaladı. Kin kusar gibi sertçe konuştu. "Ne halt ettiğini sanıyorsun sen. " Zavallı kadının yanımda korkudan titrediğini hissedebiliyordum, korkmakta haksız sayılmazdı ama şu an çözemediğim şey Ivan'ın ne yapmaya çalıştığıydı. "Sa-sakinleştirici vurmamı istediler. " Ivan kadının kolunu sertçe bıraktı ve fırlatırcasına itti. Odanın ortasına doğru tökezleyen kadın korkuyla Ivan'a bakıyordu. Babamsa şaşkınlıkla ayağa kalkmış olan biteni sessizce izliyordu. "Defol burdan. " Kadın korkudan hareket edemiyordu bir Ivan'a bir babama baktı. Ne yapacağını şaşırmış olması gayet doğaldı babam burada sözünü geçiren bir adamdı ve ne söylerse yapılırdı aynı doğanın kanunu gibi para kimdeyse güç ondaydı. Ama güç şuan babamda gibi durmuyordu. Ivan ne halt ediyordu böyle?! "Sana çık dedim! " Öyle bir kükremişti ki kadıncağız sapsarı oldu, koşar adımlarla odadan çıkarken bende Ivan'a korku dolu gözlerle bakıyordum. Ne yapacağını hiçbir zaman anlamak mümkün değildi. Babam hiddetlendiğini belli ederek sinirle ceketini düzeltti. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?! " Sert sesi Ivan ile karşılaştırıldığında yumuşak kalıyordu Ivan sakinleşmeye çalışır gibi kapıya doğru ilerledi. Dişlerinin arasından sinirle konuşmaya başladı. "Sakinleştiriciyi sen mi istedin? " Babamla böyle rahat ve korkusuz konuşması beni şaşırtmıştı. Bu sinir hastası halleri hastalıklı ve rahatsız ediciydi. Babam başta affalladı ardından tekrar toparlandı. "E-evet ben istedim ne olacak? " Sesi kendinden emin çıkmaya çalışsa da şaşkınlığı ve tereddütü kelimelerinden bile okunuyordu. Altı üstü bir sakinleştirici için kopan bu yaygarayı anlayamıyordum. Ivan ateş saçan gözlerle babama baktı ardından yavaş ama tehlikeli adımlarla ona doğru ilerledi. Her adımında her üzerine gidişinde babam geri adım atıyor yavaşça sıkışıyordu. Sonunda dolaba kadar gelmiş dik durmaya çalışarak Ivan'ın gözlerine bakıyordu. Babamı ilk kez böyle görüyordum. O güçlü, sert adam neden Ivan gibi liseli bir ergenin önünde bu hale geliyordu? Her ne kadar babamın o sözlerinden sonra ona karşı olan hayal kırıklığım hala boğazımda olsa da o benim babamdı. Ivan'ın bu tavrına izin veremezdim. Yerimden kalkmak ve onu durdurmak için hazırlanıyordum ki kapı tekrar açıldı bu sefer hiddet değil telaş vardı. Hayley endişeyle içeri girdi ve tiz sesiyle cırlamaya başladı. "Ne oluyor burada? Ne yaptığını sanıyorsun sen?! Hastanedeyiz, bu şekilde olay çıkartabileceğin- " Ivan geri bir kaç adım attı şimdi babamdan biraz uzaklaşmıştı, Hayley hala bağırırken odanın diğer köşesine doğru ilerledi orta büyüklükte üzerinde bir vazo ve birkaç hap kutusu bulunan tamamen camdan yapılmış sehpayı tereddüt dahi etmeden tek eliyle kaldırarak duvara fırlattı. Benden uzak bir köşeye fırlattığı için paramparça olan camlar bana gelmemişti ama çıkan sesin bütün hastanede yankılandığından emindim. Hayley'nin durmadan bağıran sesi aniden kesilmiş odaya sessizlik hakim olmuştu herkes korkuyla Ivan'a bakıyordu. Ne yapmaya çalışıyordu bu ruh hastası? Hazır hastanedeyken kesinlikle psikoloji bölümüne kapatılması şarttı. Hayatımda tek aklı başında kişinin de hastane odalarından birinde yattığını düşününce yalnızlık hissi bedenimi sarıp sarmalıyordu. Maggie, beni bunlarla bırakamazsın. Ivan kırılan cam parçalarının üzerinde yürüyerek rahatlamış bir yüz ifadesine büründü. Neden sinirli olduğunu bile çözememiştim. İçimde derinlerden gelen bir ses 'O her zaman böyleydi' dedi. Tutarsız, karışık. Kırıcı ve bir o kadar tamir edici. Araf gibi.. Bir o kadar koruyucu ve bir o kadar yaralayıcı. Bir o kadar sessiz ve bir o kadar gürültülü. Bir o kadar ilgili ve bir o kadar umursamaz. Bir o kadar kapalı ve bir o kadar açık. Bir o kadar tehditkar ve bir o kadar savunmasız. "Ona dokunmayacaksınız. Anladınız mı beni? Bu bir uyarı değil.." Tekrar babama doğru döndü ve ona doğru yaklaştı. Yanına kadar gittiğinde öfke saçan tehditkar sesi odayı tekrar doldurdu. "Sende dahil herkes iyi dinleyin, kimse..hiç kimse ona dokunmayacak! " Atılıp dökülen bütün parçalar bana aitti sanki. Darmadağınık ve bir o kadar kırılmış.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD