11-Kemik Bahçesinin Tatlı Çilekleri

4025 Words
Michel Kate Ira McCharty İşte benim anlamsız bir şekilde uzun tam ismim buydu. Büyük dedem adımın Kate olmasını istiyormuş, büyükanneme çeken açık kahverengi saçlarım ve hafif kalkık burnum onu hatırlatıyormuş. Babam ise çocukluğunda annesi öldükten sonra ona bakan halasının bir ismi olan Ira adını bana vermiş. Anlaşılan herkes doğumumda çok heyecanlıymış, kendisinden bir şeyler katmak istemiş. " Michel." Michel ismi ise bambaşka bir olay belki de.. Annemin bana koyduğu bir isim, nereden nasıl geldiği hakkında bir fikrim yoktu ama kullandığım ve sevdiğim tek isim buydu. Bana annemi hatırlattığ ı için benim için her zaman özel oldu. Ona adımın anlamını sorabilmeyi çok isterdim. Oturduğum yerden kalktım ve mutfağa Hayley'nin yanına gittim. Elinde bir tavayı tutmuş ocağa yerleştirirken diğer elinde tereyağını tutuyordu. Bu kesinlikle görmeyi beklemediğim bir görüntüydü. Hayley'nin bir tereyağ tuttuğunu görmek, yakında kıyamet kopacak olmalıydı. " Ne oldu?" Elindekileri hınçla bıraktı ve iki elini bir yere değdirmek istemiyor gibi havada tuttu. Ya mutfaktan iğreniyordu ya da şuan kendisinden. Her zaman kafasına yapışık ikinci bir deri gibi toplanan dibi gelmiş sarıya yakın kumral saçları kulaklarının kenarından ve alnının üstünden taşmış gözlerine geliyordu. Hayley'i böyle görmek gerçekten inanılmaz bir görüntüydü. Kaşlarımı istemsizce çatarak onu izlemeye devam ettim. Ciddi durmaya çalışmak oldukça zordu. "Tanrım! Biz hizmetlileri yemek ve temizlik yapmaları için işe alıyoruz, hastalanmaları için değil." Yarım ağız küfür ediyor aynı zamanda söyleniyordu. Anlaşılan yeni gelen kadın bugün evde olmayacaktı. "Onlar da insan Hayley, yemek yapmayı bilmiyorsan sadece dışardan söylemeliydin." Gözlerini devirdi ve topuklularının üzerinde yere basmamaya dikkat ederek sinirle ellerini yıkamaya başladı. Neden tuhaf yürüdüğüne bakmak için eğildiğimde yerlerin sebze parçaları ve kırıntılarla dolu olduğunu gördüm. Yemek mi yapmıştı yoksa savaş mı çıkarmıştı bunu anlamak kesinlikle zordu. Ondan harikalar yaratmasını kesinlikle beklemiyordum en azından düzenli çalışmayı becerebilmesini ummuştum ancak anlaşılan bu da mümkün değildi. "Bana akıl verme, sadece baban için bir şeyler yapmak istedim..sanırım beceremedim." Sanırım kelimesi bu cümle için fazlaydı. Kesinlikle beceremediği kanıtlarla dolu bir şekilde ortadaydı. Birden bire babam için bir şeyler yapmak da nereden çıkmıştı? İkisi de kafalarını bile kaldırmadan sürekli çalıştığı için ilişkilerini tam olarak bilmesem de kavga etmiş gibi görünmüyorlardı. "Farkında olman güzel." Hafifçe gülümseyerek kurduğum cümle onu sinirle kaslarını çatmasına yetmişti zaten saatli bir bomba gibi duruyordu. "Laf sokmayı kes de bana yardım et. Yemek yapmayı biliyor musun?" "Pek sayılmaz." Hayley ellerini yıkadıktan sonra havada salladı ve suların suratıma gelmesine sebep oldu. Bu sefer kaşlarını çatan kişi bendim. Mutfaktan çıkmak için arkamı döndüm ama Hayley iki parmağıyla hızlıca tişörtümü kavradı. "Bana yardım et, gerçekten bunu batırmak istemiyorum. " Bunun için biraz geç kalmış değil miydi? Hayley'nin bana işi düşmüş gibi görünüyordu. Bu oldukça nadir rastlanan bir durumdu ve hoşuma gitmediği söylenemezdi. "Daha ne kadar batırabilirsin ki?Dışardan söyle Hayley, para dışında başka bir şeyimiz yok zaten." Aptal her süslü kıyafete para akıtmayı biliyordu, şimdi de hazır yemek almak neden zordu ki. "Ne demek istiyorsun bir ailemiz var. Her neyse bugün özel olmalı. Dışardan söyleyemem, bugün babanla evlilik yıl dönümümüz." Aileymişiz, alayla gülümsedim. Birde evlilik yıldönümü için benden yardım mı istiyordu? Hayley'nin utanmazlığının ve düşüncesizliğinin bir sınırı yoktu. Onu ailemizden biri olarak bile kabul etmiyordum o ise benden babamla evlilik yıl dönümü için kutlamaya yardım etmemi istiyordu. Ona çıkışmak için hazırlanmıştım ki küçük bir lamba başımın üzerinde hafifçe yandı. Aklımda dönen tilkiler bu can sıkıcı durumu nasıl lehime çevireceğimi fısıldıyordu kulağıma. "Pekala, sana yardım ederim.." Sözlerim daha bitmeden Hayley heyecanla yerinde zıplamış, gözleri parlamıştı. "Gerçekten mi! Michel hayatımı kurtardın gerçekten harikası-.." "..ama.." Az önce ki gülen yüzü gitmiş kısılan gözleriyle şüpheyle bakan bir ifade gelmişti. Doğrusu onu bu şekilde görmek beni bir an mutlu etti. Çünkü mutluluğu kursağında kalmıştı. Gerçekten karşılıksız bir şekilde aptal yıl dönümü için yardım edeceğimi düşünüyor olamazdı değil mi? "Ama ne?!" Hafifçe gülümsedim ve birkaç adım atarak yanına yaklaştım. "Bizi idare etmek zorundasın. Yarın." "Yarın mı? Neden?" Sıcak bir gülümsemeyle şüpheyle kısılmış gözlerine baktım. Eğer babamı idare edebilecek biri varsa o Hayley'den başkası olamazdı. Zaten sürekli günlerce çalışıyorlardı fazla bir şey istemiyordum sadece yarın geceye kadar çalışmaları gerekiyordu her zaman ki gibi. "Fewston böğürtlen festivali başladı. Babamdan sadece akşam sekize kadar izin alabildim ama biz gece döneceğiz." Hayley kesinlikle kabul edecek gibi görünmüyordu, anlaşılan o da en az benim kadar babamdan çekiniyordu. İtiraz etmek için hemen hareketlendi. "Hayatta olmaz! Babana ne diyeceğim hem gece orada ne yapacaksınız?" "Sen sadece bizi idare et yeter. Babam seni aradığında eve döndüğümüzü söyle, zaten çok da geç kalmayız gece on ikiye kadar. Sindirella kül kedisi olmadan döneceğiz." Hayley hala sert ve reddeden bakışlarını koruyordu. Sadece dört saat idare etmeyi beceremeyecek miydi yani? "Hayır, olmaz." Kendimden emin bir şekilde hafifçe kafa salladım. "Pekala..yapacak bir şey yok. Sana yıl dönümünde iyi şanslar. İhtiyacın olacak gibi görünüyor." Mutfağın çıkışına kadar geldim, Hayley'nin kendi içinde kararsızlıkla mücadele ettiğini biliyordum bu yüzden adımlarımı yavaş tutuyordum. Eğer Hayley'i biraz tanıyorsam babamı etkilemek için böyle bir riski göze alabilecek biriydi. "Tamam tamam dur. Sizi idare edeceğim ama sadece gece on ikiye kadar. Bir dakika bile geç değil." Biliyordum. Bu bize yeterli bir süreydi, sadece Aidan ve Sonja için güzel bir hatıra olmasını istiyordum. "Anlaştık." Bakışları hala tereddüt dolu olsa da geri adım atmayacağını biliyordum. Bir kere ağıma düşmüştü, bundan sonra sadece birkaç saat bizi nasıl idare edeceğini düşünmeliydi. Kalanı ben halledebilirdim. Bakışları kararsızca ellerime kaydı. "O elle yapabilecek misin ki?" Beyaz bir sargı beziyle bağlanmış sağ elimi ister istemez tuttum. Kırık ya da çatlak yoktu ama kas ezilmesi ve burkulma yüzünden feci şekilde ağrıyordu. Yine de bu bana engel olamazdı, zaman sorununu halletmiştim gerekirse ellerimi bile kullanmadan o yemeği yapmam gerekiyordu "Sorun değil." "Pekala şimdi beni kurtar, çabuk!" Dediğini yaptım ve mutfağa tekrar girdim. Hayley koşar adımlarla mutfaktan kaçarken bir yandan bana bir şeyler söylüyordu. "Babanın gelmesine bir buçuk saat var. Yenilebilecek bir şeyler yap yeter. Ayrıca bunu kimse bilmeyecek tamam mı? Yemeği ben yaptım." "Sen sözünde dur ben sözümde durayım." Hayley gittiğinde tişörtümün kollarını sıyırdım ve işe koyuldum. Çok fazla vaktim yoktu bu yüzden işe koyulmalıydım. Maggie'yi düşündüm, onunla birçok kez yemek yapmaya çalışmıştım. Ona yardım etmeyi, okuldan sonra gün kendini geceye teslim ederken onunla vakit geçirmeyi seviyordum. Çünkü eğer mutfakta olmazsam evde ölüm sessizliği oluyordu. Maggie her zaman dakik biriydi akşam yemeğini tam vaktinde hazırlardı. Bende ses olan tek yere onun yanına gider yemeği elime yüzüme bulaştırsam da ona yardımcı olmaya çalışırdım. Hatırladığım kadarıyla tavukları soslayarak hazırladım. Ondan gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla her şeyi hızlıca yaptım. Yemek bittikten sonra masayı hazırlamaya başladım. Yemek yaparken hiçbir şeyim yoktu ama masaya iki tabak ve bardak çıkartırken kalbime bir şeyin oturduğunu hissettim. Burada annem olmalıydı, Hayley değil. Bu tabakları ve yemeği annem ve babam için hazırlıyor olmam gerekirdi. Göz yaşlarım gözlerime akın ederken derin bir nefes alarak başımı geriye yatırdım. Şimdi duygusal olmanın zamanı değildi. Kurtarmam gereken bir yemek ve idare etmem gereken bir gece vardı. Annemi özlüyordum ve bu beni içten içe tüketiyordu. Ağlamayacaktım şimdi sırası değildi ama belki sonra. "Sen ağlıyor musun?" Aidan'ın sesiyle bir an ürksem de gülümseyerek arkama döndüm. "Hayır sadece soğanlar yüzünden." Dedim hızlıca. Böyle görünmek istemiyordum ama yakalanmıştım işte. "Beni kandıramazsın." Konuyu dağıtmak için masada ki eksiklere baktım. "Tuzluğu uzatır mısın?" Aidan arkasına dönüp tuzluğu ararken hızlıca gözlerimi sildim. Sonunda bulup bana uzatırken konuşmak için ağzını açmıştı ki ondan önce davrandım. "Ee, bugün Sonja ile kasabayı gezdiniz mi?" "Ah, evet. Kasaba'yı küçümseme yine de büyük bir yer. Ama burada bir şey eksik gibi.." "Ses mi?" "Sanırım." Hafifçe gülümsedim. Tabi ki ses eksikti, Fewston ölü bir kasabaydı. Gürültü, şehir sesi, kornalar, sokak kavgaları burada yoktu. Unutulmuş bir kasaba olduğunu düşünüyordum. Dışarıda ki insanların burada olduğumuzdan haberleri var mıydı? Bu bölgede insan yaşadığının farkında olduklarını bile sanmıyordum. Söyleyince kulağa hoş gelse de ölü bir şehir zamanla insanın içini de öldürüyor yaşama hevesi bırakmıyordu. "Ne zaman çıkıyoruz? Sonja nerede?" "Gitmek istediğine emin misin?" Dedi tereddütle. Az önce ki göz yaşlarımın sebebi olduğunu düşünüyor olmalıydı. İster istemez tekrar durgunlaştım. Gitmek istiyordum, Maggie'nin mezarına gitmeyeli uzun zaman olmuştu. En çok da gördüğüm o rüyadan beri gitmek istiyordum. Olanlar aklıma gelince elim tekrar sızladı. Tanrım, gerçekten Ivan'a yumruk atmıştım. Hala hak ettiğini düşünüyordum, elimi neredeyde kıracak olsam da ona attığım yumruk içimi rahatlamıştı. "Gitmek istiyorum. Peki Sonja? İstemiyor mu?" "Gitmek istiyor ama kendine itiraf edemese de güçsüz görünmekten korkuyor. Birazdan gelir az önce duştan çıktı, giyiniyor." Bende korkuyordum. Onun ölümünden sonra kendimi bıraktığım o karanlık çukura yeniden girmekten korkuyordum. Masa işi bitince odama çıktım ve kapıyı yavaşça kapattım. Artık günlük bir rutin haline gelen hareketimle yine yatağın üstünde duran telefonumu aldım ve 'Abby' yazan numarayı ara tuşuna basarak tekrar yatağa bıraktım. Açmayacaktı, hiç açmamıştı. Belki de numarasını değiştirmiş olmalıydı ama bana haber vermesini beklerdim. Depresyondayken o bana elini uzattığında tutmadığım için hala kızgın olabilir miydi? Dolabın kapaklarını açtığımda hızlıca bir göz gezdirdim, hava her zaman olduğu gibi yağmurluydu ama bu sefer daha azdı ya da ben öyle olmasını umuyordum. Ormanın çamurlu olacağını düşünerek dar bir pantolon aldım, ayakkabı olarak botlarımı giydim henüz yeni olduklarından sorun değildi, üzerime kalın bir polar geçirirken kapının açılmasıyla hızlıca oraya baktım. Aidan kocaman şaşkın gözleriyle yarım açılmış belime ardından kızarmış yüzüyle gözlerime baktı. "P-pardon!" Kapıyı hızlıca tekrar kapattığında bende biraz utanmıştım ama çoğunlukla giyinik olduğum için bir yandan rahatlamıştım. Neden birden bire odama daldığını merak ederken etrafa göz gezdirdim. Atkımı da alınca hazırdım. Arkama döndüm ve telefonu tekrar elime aldım. Gördüğüm manzara alıştığım bir görüntüden başka bir şey değildi. Aradığınız kişiye ulaşılamıyor. Lütfen bir daha denemeyiniz.. Telefonu da cebime sıkıştırdıktan sonra odadan çıktım ve merdivenleri hızlıca inmeye başladım. Maggie'nin mezarına gidiyor olmak beni Sonja kadar etkilemiyordu ama korkuyordum. Maggie'nin mezarını rüyamda olduğu gibi görmekten korkuyordum. Seri bir şekilde hızlıca merdivenleri inerken mezardan doğrulan Maggie'nin görüntüsü beynimde şimşek gibi çakmıştı rüyayı biraz daha hatırlamıştım. Maggie'nin o mezardan kalkışı gözlerimin önüne geliyordu. Gerçek gibiydi istemsizce gözlerimi kapattım tüylerim ürpermişti. Ayağımın burkulmasıyla dizlerimin merdivenlere çarptığını hissettim, ardından acı kalçama ve omuzlarıma yayıldı. Sert kollar beni hızlıca yakaladığında yuvarlanarak merdivenlerin sonuna geldiğimi düşünüyordum ancak hala yarısındaydım. Kafamda ki sarsıntı durduğunda bütün vücuduma ağrılar saplanmıştı. Acıyla inleyerek dişlerimi sıktım. "İyi misin? Gözlerini aç." Gözlerimi yavaşça araladım. Ivan gözlerini kısmış endişeyle karışık sinirle bana bakıyordu. Durum ne olursa olsun Ivan'ın siniri olmak zorundaydı. Konuşurken sesimin çatlamasına engel olamamıştım, kafam feci derecede acıyordu. "İyiyim." İyi olmaktan oldukça uzaktım. Tüm vücudum sızlarken hala güçlü görünme çabasındaydım. Gerçekten feci yuvarlanmıştım. "Elinden sonra şimdi de kafanı kırmayı mı planlıyordun?" Gözlerimi devirdim, canım yanıyordu ve konuşacak halde bile hissetmiyordum. Ona attığım yumruk için iğneleme yaptığını anlıyordum ama şuan görmezden gelmeyi seçtim. "Michel!" Merdivenlerin başından gelen koşuşturma sesleri ile Sonja'nın saniyeler içinde yanımda bitmesine şaşırmamıştım. "İyi misin? Ne oldu? Hastan-" "Hayır! Hastaneye gerek yok, zaten başımı çarpmadım. İyiyim." Doğrulmak için merdivenlerin demir kollarına tutunmaya yeltendim ama başıma feci bir ağrı saplanınca acıyla inledim. Yalan söylemiştim, başımı resmen merdivenlere vurmamış gömmüştüm. Hayır resmen merdivenlere kafa atmıştım öyle olmalıydı bu acıyı başka türlü açıklayamıyordum. Başıma ağrılar saplanıyordu kendimi nasıl saniyeler içinde bu hale soktuğuma ben bile inanamıyordum. Acı gözlerimi yaşartacak cinstendi ama kendimi sıktım ne Hayley ne de Babam düştüğümü bilmemeliydi zaten karnavalı iptal etmek için yer arıyorlardı. Bu kadar çabalamışken onlara bu bahaneyi veremezdim. "Hastaneye gitmekte ısrar ediyorum." Sonja'yı görmezden gelerek tekrar kalkmaya çalıştım hastaneye gidersek babamın tepkisini görmek dahi istemiyordum biraz doğrulsamda ne elim ne de başım tam olarak kalkmama izin veriyordu. Zaten elim de ağrıyordu bir de buna kafam eklenmişti. Ivan sabırsızca kollarını bacaklarımın altından geçirirken ses çıkartmadım. Sinirli gözüküyordu bana mı kızmıştı yoksa sabah ki olaya mı sinirliydi? Ya da başka bir şey mi vardı? Kalan merdivenleri de Ivanla birlikte inince utanç kızarmama sebep oldu. Onun önünde rezil olmuştum. Sabah yüzüne yumruk indiren kız birkaç merdivenden inmeyi beceremediği için yuvarlanmış şimdi de onun kollarında taşınıyordu. "Michel? Ne oldu? Ne yapıyorsun bırak onu?!" Aidan'ın sert çıkışı merdivenlerden salona geçerken bizi ayakta yakalamıştı. Ivan'ın yüzünü görmesem bile kaşlarını çattığını biliyordum. Aidan'a ne oluyordu böyle? Neden birden bu kadar tepki gösterdiğini anlayamadım. "Düştü. Çekil önümden." "Ne demek düştü sen mi yaptın?!" Aidan'ın cümleleri benim de kaşlarımı çatmama sebep oldu. Ivan ile iyi geçinemediklerini biliyordum ama anlaşılan ona güvenmiyordu. Onun bana zarar verebileceğini düşünmesi üç sene önce yaşananları bilmesinden kaynaklanıyor olabilirdi yine de onu şuan bana zarar vermekle suçlaması pek iyi değildi. "Ne saçmalıyorsun sen?!" Ivan dişlerinin arasından sertçe konuşuyordu. Bu ima onu oldukça sinirlendirmişti. Aidan, gerçekten bunu o beni taşırken yapmak zorunda mıydın? Dalaşmak için beni kucağından indirmesini bekleyemez miydi? Aidan alayla güldü bir yandan kolumu tuttu ve hafifçe çekti. "Ne, daha önce yapmadığın şey değil sonuçta, değil mi? Ivan sinirliydi, oldukça. Aidan'ın neden birden bire düşman kesildiğini anlayamamıştım. Ne yapıyordu şimdi? "Çekil dedim." Sabrının sonunda olduğunu anlamak için ona bakmama gerek yoktu sözlerinden bile anlaşılıyordu. Kendimi hala nasıl saniyeler içinde böyle bir duruma soktuğumu kavramaya çalışıyordum. "Bırak onu." "Bıraktırsana hadi." Ortam kızışırken inmek için hareketlendim ama Ivan'ın ince uzun parmakları daha çok etime gömüldü. Bir yerden sonra canımı yakmaya başlamıştı. Sonja hızlıca elinde bir buz paketiyle geldiğinde gözleri sinirle birbirine bakan Ivan ve Aidan da gidip geldi. Bakışları beni bulduğumda konuşmadan gözlerimle yardım çığlıkları atıyordum. Olaya bir an önce birinin müdahale etmesi gerekiyordu. "Aidan sakin ol. Merdivenlerden düştüm ve-" "Sen sus. Görmediğimi mi sanıyorsun? O hala nasıl sana dokunabiliyor?!" "Ne?" Dedim sessizce ama duyduğunu biliyordum. Sesim yine çatlamıştı, başıma ağrılar saplanırken gözlerimi zor açık tutuyordum. Bileğimin ağrısı bütün bacağıma yayılmış dişlerimi sıkmama sebep oluyordu. Aidan karnımın üzerinde duran elimi yakaladı ve kenara çekerek tutmaya devam etti diğer eli tişörtümü yakaladığında ne yapacağını anlamıştım elim onu durdurmak için harekete geçecekti ama Aidan kolumu sımsıkı tutuyordu. Tişörtümü, karnımı ve boydan boya ilerleyen yara izimi açıkta bırakacak şekilde kaldırdığında gerilen vücudumla kasılan karnıma bakıyordum. Yaklaşık on santimlik iki yara izi bana bakıyordu. Aidan tuttuğu kolumu bırakınca hızla tişörtümü kapattım ve artık yere inmek için daha çok hareketlendim. Ivan beni yavaşça yere bıraktığında sonunda ayaklarım yere değdiği için rahatlasam da Ivan'ın gerilerek aniden Aidan'a yumruk atmasıyla rahatlayan vücudum tekrar kas katı kesilmişti. Bu kadar süre sessiz kalmasından bir şeyler yapacağını anlamış olmam gerekirdi. Aidan geri sekerek yere düştüğünde korkuyla Ivan'a baktım. Ne olursa olsun Aidan on altı yaşındaydı, ağzından ve burnundan kanlar akarken dirseğinin üzerinde doğruldu ama ayağa kalkmadı. Yaşları önemli bile değildi Aidan, Ivan ile boy ölçüşecek güçte değildi. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ivan'ın yumruklarını sıktığını görebiliyordum. Dişleri birbirine kenetlenmiş, gözleri Aidan'dan ayrılmıyordu. Neden bu kadar sinirlendiğini anlayamamıştım aslında bir nedene bile gerek yoktu. Ivan her an sinirli bir ruh hastasıydı. "Aidan." Sonja koşarak Aidan'ın yanında diz çöktüğünde ayaklarım yeni kendine gelmiş gibi hareketlendi. Aidan dirseğinin üzerinden kalkıp kollarının üstünde oturur vaziyete geçtiğinde hafifçe sırıttı dişleri kan içinde kalmış çenesinden ve dudaklarının kenarından akıyordu. Akan kanı gördükçe içimde kusma isteği uyanıyor, midem bulanıyordu. "Ona da böyle mi vurdun? Ne oldu duymak hoşuna gitmiyor mu? Korkak!" "Kapat çeneni." Aidan'a doğru henüz birkaç adım atmıştım ki bileğimin üzerine yüklenen ağırlıkla neredeyse dizlerimin üzerine düşüyordum..Ivan kolumdan tutmasaydı. "Bırak beni!" Sinirle dişlerimin arasından tıslarcasına konuşmuştum. Nasıl Aidan'a vurabilirdi? O onun dengi bile değildi. "Koltuğa geç." Aidan'ın yanına gitmek için tekrar kolumu Ivandan kurtarmaya çalıştım. Direniyordum eğer istemezse ondan kurtulmamın zor olduğunu biliyordum ama Aidan yerde kan içindeyken benim koltuğa geçmemi mi söylüyordu? "Hayır." Vazgeçmek üzereyken kolumu aniden bırakınca bileğimin üzerine basamadığım için tekrar yere kapaklandım. Aniden bırakmak zorunda mıydı?! Avuç içlerimin parkeye çarpmasıyla büyük bir gürültü çıkmıştı ama canım çok acımamıştı sadece biraz ellerim yanıyordu. Birkaç adım emekleyerek Aidan'ın yanına gittiğimde Ivan'ın gözlerinin üzerimde olduğunu biliyordum. Aidan'ın yanına gittiğimde bu sefer yüzüme bakmayarak sinirle Ivan'ı izleyen oydu. Yüzüne dokunmaya çalıştığımda elime sertçe vurdu. "Dokunma bana, iyiyim." "Ayağa kalk Michel." Ivan'ın emir veren sesi beynimde dolaşırken bu sesi ilk defa duymadığımı söyleyen sinyaller alıyordum. Sanki daha önce yaşamış gibiydim. Rüyamda.. "Kalk dedim." "Bana karışma! Ayağa kalkamadığım için oturuyorum değil mi?" Ivan'a bağırmak iyi bir fikir değildi, sert adımları yeri titrettiğinde korkmuştum ama belli etmeyerek başımı kaldırdım ve sertçe yüzüne bakmaya devam ettim. Şuan zorba gibi davranıyordu hatta direkt zorbanın tekiydi. Dakikalar içinde hepimiz yerde sürünüyor hale gelmiştik gerçekten inanılmaz. Aidan sendeleyerek yerden kalkarken Sonja kolundan tutmuştu ama Aidan onu da iterek kendisinden uzaklaştırdı. Ivan kolumdan tutarak beni sertçe kaldırdığında bükülen bileğim yüzünden ağzımdan acı bir inleme döküldü. Ivan beni tekrar kucağına aldığında bu sefer koltuğa değil çıkış kapısına yönelmişti. "Ne yapıyorsun? Nereye gidiyoruz?" Cevapsız kalan sorumla kendimi yere indirtmek için yine kıpırdanmaya başlamıştım. "Onu nereye götürüyorsun?!" Aidan hızlıca yanımıza gelmeye çalışırken Sonja kolundan tutarak onu durdurmuştu, bu hareketi için ona minnettardım. Ivan ile gitmek istemiyordum ama Aidan'ın tekrar Ivan'ı durdurmaya kalkmasını hiç istemiyordum. Dışarıya çıktığımızda yüzüme vuran esinti ile ilikilerime kadar titremiştim. Ivan'ın arabasına doğru yürüdüğümüzü görünce telaşa kapıldım, ne yapmaya çalışıyordu? "Nereye gidiyoruz? Beni yere indir." Sorum tekrar cevapsız kalırken sinirleniyordum. İçeride Aidan'a yumruk atıyor şimdi de beni kafasına estiği gibi bir yerlere götürebileceğini mi sanıyordu? Yoksa bahsettiği o gün bugün müydü? "Beni yere indir Ivan. Tekrar söylemeyeceğim." Sırıttığını görür gibi olmuştum. Bir de gülüyor muydu? Beni küçümseyor oluşu sinirlerimi daha çok bozarken hiçbir şey yapamıyor oluşum deli ediyordu. Sonja ve Aidan ile kalmak istiyordum. Arabanın kapısını açarak yolcu koltuğuna oturttuğunda kapıyı hızlıca kapattı ve sürücü koltuğuna doğru geçti. Beni istediği gibi istediği yere sürükleyemezdi, o arabanın diğer tarafına geçtiğinde kapımı açtım ve çıkmak için ayaklarımı yere indirmiştim ki Ivan sürücü koltuğuna oturdu. "Maggie'nin mezarını görmek istemiyor muydun?" Elim kapıda dona kalırken bir an ne yapacağımı bilemedim. Maggie'nin mezarına mı gidiyorduk yani? Peki ya Sonja ve Aidan onlarla gidecektik. "Sonja? Aidan?" "Onların gelebilecek durumda olduklarını sanmıyorum." Kaşlarımı sertçe çattım, kimin yüzündendi acaba?! Bütün bunlara sebep olmuştu ve gelebilecek durumda olmadıklarından bahsediyordu. Aslında herhangi bir yere gidebilecek durumda olmayan bendim. Burkulmuş bir bilek, sarsıntı geçiren bir baş, ağrılı sargılı bir el ve daha bir çok morluk?! "Pekala, o zaman sonra gideriz. Onlarla birlikte gideceğim." Kapıyı tamamen açtım, ayaklarımı aşağı sarkıttım inmek üzereydim ama Ivan'ın birden kolumu tutmasıyla ona baktım. "Bu son şansın olabilir. Gitmek istiyor musun? İstemiyor musun?" "Ne demek istiyorsun? Neden son şansım olacakmış?" "Sorgulamayı kes de cevap ver. Onu görmek için son şansın olabilir. Karar ver." Kafam karışmıştı, zonklayan başım zaten yeterince zorluk çıkartıyordu şimdi de Ivan'ın ne demek istediğini düşünemiyordum. Gerçekten Maggie'yi son kez mi görecektim? Neden? "P-pekala." Neden son kez olacakmış hala anlayamamıştım, Ivan ve tuhaf sırları sinirlerimi bozuyordu. Son kez olmayacağını biliyordum Maggie'yi bırakmazdım yine de belki bir süre Ivan ve Aidan'ı ayrı tutmak kaosu önleyebilirdi. Sonunda arabanın motoru gürültüyle çalıştığında başımı buharlanmış cama döndürdüm. Evden gittikçe uzaklaşırken son anda Sonja'yı perdenin arasından bize bakarken gördüm. Gözlerinde ki bakışı anlayamamıştım ağzını oynatarak bir şeyler söyledi ama göremedim. Ne söylemeye çalışıyordu? Aramayı düşündüm ama Ivan yüzünden yanıma ne montumu ne de telefonumu alabilmiştim. Maggie'nin mezarına yaklaştıkça karnıma ağrılar saplanıyor gibi hissediyordum. Bir yandan aklım Sonja da kalmıştı. Kötü bir şey olup olmadığını merak ediyordum. Sonunda arabanın motoru durduğundan tereddüt etmeden aşağı indim, orman beklediğim gibi ıslak ve ürkütücüydü. Gördüğüm rüyanın her saniyesi gözlerimin önüne geliyor her anı tekrardan yaşıyordum. Hipnoz olmuş gibi ormanı izledim. Yavaş adımlarla Ivan'ı beklemeden yürümeye başladım, attığım her adımda ayaklarım çamura zihnim karanlığa gömülüyordu. Bu sanki izlediğim bir filmi yaşamak gibiydi. Bildiğim sahneler yeniden yaşanıyordu. "Bekle." Zihnim bulandı durmadan bulandı. Berrak bir suyun dibinde ki çamura karışması gibi git gide kayboldu. Her şeyi yeniden yaşıyordum bu deja vu gibiydi ama daha gerçek. "Burda olmamalısın." Ivan'ın arkamdan gelirken bıraktığı yaprak ezme sesleri ormana karıştı. Ivan'ı duyuyordum ama iki kez, rüya ve gerçek birbirine girmişti ve ben gerçekliği ayırt edemiyordum. Hangi sesler zihnimden geliyordu hangi görüntüler gerçekti? "Michel." "Michel dur." Adımlarımı yavaşlatmadım, bütün sesleri duyuyordum ama bulanıktı sanki ormanın sessizliği hepsini yavaşça yutuyordu. Her şey arka planda kalıyordu, sadece ben vardım ve ayağımın altında ezilen toprak. "Kime diyorum?!" "Dur." Orman gittikçe karardı, ıslak yapraklar gökyüzünü kapattı ve ormanı kendi içinde boğdu. Ormanı karanlığa kilitledi. Henüz gün kendini geceye teslim etmiş olamazdı, aydınlık olması gerekiyordu ama bu orman farklıydı. Sanki burada gece çoktan çökmüştü. "Michel." "Lütfen.." Adımlarım yavaşladığında başımı yavaşça yere eğdim, canlı çimenler ayaklarımın dibinde başlarken bakışlarımı her ileri kaldırışımda küçük küçük çiçeklerin yerden yavaşça yükseldiğini gördüm. Kemik bahçesinin tatlı çilekleri.. Her şey aynıydı. Bu rüya mıydı gerçek mi? Hangisinde yaşıyordum bilmiyorum. "Michel yavaşla." "Michel, geri dön." Otların ve ormanın canlı kokusu burnuma dolarken bir an hissettim, orman gerçekten canlıydı. Soğukluğu titrememe sebep olurken sadece iyi olmasını diledim. "Nereye gittiğini biliyor musun?" "Michel sana yalvarıyorum, geri dön." Karanlık mezar önümde sessizce yatıyordu. Etrafı aynı rüyamda olduğu gibi çiçeklerle bezeliydi tek farkı burada ki bütün çiçekler solmuştu. Rüyamda ki cennet bahçesinin aksine hepsi ölüydü. Renklerini kaybetmiş, cansız çiçekler toprağa uzanmış öylece yatıyordu. Ivan'ın arkamda durduğunda çıkardığı yaprakların ezilme sesi de durmuş artık ortama sadece ormanın sessizliği hâkim olmuştu ve bir de nefes seslerimiz. "Buraya daha önce geldim." Sesim neredeyse ağlayacak gibi çıkmıştı ama ağlamayacaktım. "Biliyorum." "Hayır, rüyamda buradaydım. Her şey aynı." Duraksadım. "Yani aynı sayılır." Sessizliğini korudu zaten bir şey söylemesini de beklemiyordum. Ne diyecekti ki? Peki ben ne diyecektim? Bütün bu olanlara açıklama getiremiyordum. Bir anda sinirlenmeye başlamıştım her şey Ivan yüzündendi. Onun yüzünden Maggie'nin son isteğini yerine getirememiştim. Kim olduğunu sanıyordu o benim hayatımın bir parçası bile değildi. Aidan'a vurmuştu ve biliyordum ki Maggie de umrunda değildi. Onun şuan burada olması Maggie'ye saygısızlıktı. "Maggie'yi umursamıyorsun bile neden buradayız? Sırf beni çok düşündüğün için getirdiğini söyleme." "Ne diyorsun sen?" "Maggie'yi ya da beni umursadığın falan yok diyorum, değil mi?" Neyin peşindesin Ivan? Artık sırlardan ve gizemlerden oldukça sıkılmıştım. Bir şeylerin açığa çıkması gerekiyordu. "Bunu nereden çıkardın şimdi?" "Umursuyor musun?" Ivan beni anlamıyordu kafası karışmış olmalıydı. Haklıydı bende çoğu zaman kendimi anlıyor sayılmazdım ama biraz da onun kafasında soru işaretleri oluşturmak hoşuma gitmişti. "Bu neden bu kadar önemli?" "Cevap ver umursuyor musun?!" Sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı yine de istifimi bozmadım. Almak istediğim cevaplar vardı. Ne kadarını bildiğimi bilmiyordu ama aynı şekilde bende onun neler bildiğini bilmiyordum "Seni önemsiyorum dolaylı yoldan onu da umursuyorum." Hafifçe sırıttım. Gerçekten beklediğim bir cevap değildi, gerçekçi gelmiyordu. "Pekala o zaman bana cevap ver." Arkama döndüm ve yüzüne baktım. Değişken ruh halim kafasını karıştırıyor olmalıydı ama ben hiçbir zaman Ivan ile yakın olmak istememiştim. Benimle en başından ilgilenen oydu tabi buna ilgilenmek denilirse. Aramızda tuhaf bir ilişki vardı ama bende ne olduğunu bilmiyordum. O gün tekrar zihnine dolarken tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. "Ne tür bir cevap istiyorsun?" " Aklımda binlerce cevapsız soru var ve çoğu da senin hakkında. Bazı şeyleri kurcalamadım ya da önemsemedim sonuçta..." Durdum ve derin bir nefes aldım. Gözlerini gözlerimden ayırmadan beni dinliyordu. "..sonuçta hiçbir şey değiliz ve senin hakkında bir şeyler bilmek istemiyordum. Ama Maggie ile nasıl bir bağın olduğunu bilmek istiyorum." " Maggie ile hiçbir bağım yok." Aniden verdiği cevap ile gözlerine daha dikkatli baktım. Yalan söylemiyor gibiydi ama emin olamıyordum onun hakkında hiç bir şeyden emin olamıyordum. Şimdi söyleyeceklerim sadece bir düşünceydi, kanıtım yoktu bu yüzden sadece tepkilerine odaklanacaktım. " Bir şey arıyorsun, biliyorum. Bu yüzden Aidan'a vurdun ve buraya gelmemelerini sağladın. Burada yalnız olmam gerekiyordu çünkü aradığın şey benimle de ilgili değil mi? Maggie'nin mezarında bulmamı mı bekliyordun?" " Ne arıyormuşum?" Cevap vermedim, tuzak soruydu. 'Evet bir şey arıyorum' dememişti aynı zamanda 'evet arıyorum peki ne aradığımı biliyor musun' diyordu. İçimde ki kuvvetli bir dürtü de biliyordu ki Ivan da ne aradığını bilmiyordu. "Neden Aidan ve Sonja'nın geldiği gece dışarı çıktın? Kiminle konuştun?" "Sen ne düşünüyorsun?" Sorularıma soruyla cevap veriyordu ve bu durum beni git gide daha da çileden çıkarıyordu. "Sadece artık sıkıldım bu gizemden ve cevapsız sorulardan. O gece o sokakta kiminle konuştun?" Sessizleşti, bir an cevap vermeyeceğini düşündüm ama çürük vişne rengi dudakları hafifçe aralandı. Orman geçen her saniyede daha da karanlığa gömülüyor git gide ıssızlaşıyordu. "Efrain." "Ne?" "O gece o sokakta konuştuğum kişi, Efrain Kywan." Beynimin içinde dönüp duran soru fırtınası aniden durmuş bazı şeyler daha da netleşmişti. O geceye geri döndüm. Ay ışığının gizlice aydınlattığı o odaya. Ölümün, karanlıkta kalan köşelere saklandığı o odaya. Yüzüme vuran ışıkla uyanışım ardından Maggie'nin aniden uyanarak beni sarsması. O an mantıksız gelse de sayıkladığı kelimeler bir bir anlam kazanıyordu. "Odama git, yatağımın altında gizli bir cep var. Orada küçük bir şişe var onu al ve herkesten sakla kimsenin bulmasına izin veremezsin özellikle Ivan'ın. " Küçük bir şişe..Özellikle Ivan'ın.. "Şştt, Sessiz Kulelere gittiğinde Kywan'ı bul. Efrain Kywan Boswell ona bu şişeyi göster ve benim adımı söyle. O sana anlatacak. Seni seviyorum, seni çok seviyorum. " "Maggie.." "Ne?" Aradığın şeyi biliyorum Ivan, ama nedenini bilmiyorum. Öğrenecektim çok yakında bütün düğümler çözülecek gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilecekti. Maggie'nin bildiği bir şeyler vardı ve bu düğümleri çözmek için tek bir seçeneğim vardı. Efrain Kywan. Ayrıca tehlikeli bir durumla da karşı karşıyaydım ki o da Maggie'nin sakladığı ve Ivan'ın deli gibi aradığı şişeydi. İçinde ne varsa Ivandan önce bulmak zorundaydım en azından Ivan aradığı şeyi kendi elleriyle attığını öğrenmeden. "Efrain'ı nerede bulabilirim?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD