İnanması zor.
Hala, Maggie'nin artık burada olmadığına, artık onun yemeklerini yiyemeyeceğime ve onun sesini duyamayacağıma inanamıyorum. Sanırım birinin ölümünü kabullenememek böyle bir şey. Hala onu bekliyorum, pişirdiği sıcak yemeklerin kokusunu duymayı, gülünce kırışan alnını ve belli belirsiz sol yanağında ki küçük gamzeyi görmeyi. Acı veren en büyük şey bütün bunları yaşayamamak değil de asla yaşayamayacağını bilmek, ölüm beklemek gibi bir umut da vermiyor insana.
Maggie'nin ölümünün üzerinden neredeyse bir ay geçti.
Cenazesi sade ve kısa olmuştu, onu Fewston'un sessiz ormanlarının içinde bulunan küçük bir mezarlığına gömüldü. Mezarı oldukça güzel oldu, en sevdiği çiçeklerle süsledik ve yanına gölgesinde rahatça uyuyabilmesi için çam ağacı diktirmiştik. Sessiz ve kısa bir törenin ardından kalabalık dağılmış, akan göz yaşları durmuştu.
Aidan ve Sonja yıkılmıştı, Maggie'nin kalan tek akrabalarıydı ölen kız kardeşinin çocukları. Kısa süreliğine gelmiş sonra gitmek zorunda kalmışlardı.
Maggie hayatını yaşayamamış, kendisine bir aile kurmamıştı. Hayatı boyunca bizim için çalışmış ve ailesi olarak kabul etmişti.
Annemin ölümünden sonra babamın yapamadığı ve gösteremediği sevgiyi göstermiş beni yalnızlıktan çekip çıkarmıştı. Annemin eksikliğini her ne kadar kalbimde derinden hissetsem de Maggie o yaraya merhem olmuştu.
Uzun bir süre okula gitmemiş, gittiğim birkaç günde ise hiçbir şey yapmıyor yemek dahi doğru düzgün yemiyordum. Babam benim için git gide daha da endişeleniyordu ama ona inanmıyordum.
Endişesinin sadece kızının depresyona girerek işlerine engel olması olabilirdi. Kim bilir imajına bir leke sürebilirdim çünkü ne olursa olsun zayıf olamazdık. Dışarıdan hiç kimse zayıflığımızı görmemeliydi. Bense babam için zayıflığın ta kendisiydim.
Maggie'nin ölümünden sonra artık onunla yüz yüze dahi gelmiyor, kendimden tamamen uzaklaştırıyordum. Aslında bunu etrafımda ki herkese yapıyordum.
Git gide karanlığa gömülüyordum, nefes alamıyordum ya da aldığım nefes yetersiz geliyordu. Yaşama amacımı kaybetmiş, karanlıkta yolunu bulamayan küçük bir kız çocuğu gibiydim.
Abby defalarca kez eve gelse de onu çoğunda kabul etmiyor, kabul ettiğimde ise yüzüne dahi bakmıyordum. Kayıp ve yalnız hissetmekten kendimi alıkoyamıyordum. Aptal küçük bir kız çocuğu gibi.
"Küçük bir çocuktan farksızsın. Zayıf, güçsüz, ilgiye muhtaç. Neden hala bir dadıya ihtiyaç duyduğunu biliyor musun? Çünkü hala küçük bir kızsın, tek başına yaşayamayacak ölümü kabullenemeyecek kadar küçük bir kız. "
Ivan'ın sesi tekrar ve tekrar kulaklarıma dolarken sadece gözlerimi kapattım ve battaniyeyi üzerime daha çok çektim.
Sabahtan beri yatağımdan çıkmamış neredeyse günlerdir günümün neredeyse tamamını burada geçiriyordum. Kapının yavaşça açılmasıyla başımı yorganın ucundan çıkarttım. Hayley kapıya yaslanmış beni izliyordu. "Bu şekilde devam edemezsin."
Ses çıkartmadım zaten haftalardır duyduğum aynı konuşmaları artık ezberlemiştim.
"Arkadaşın aramıştı, Abby'di değil mi? Onunla konuşmayacak mısın?"
Sessizliğimi korumaya devam ettim. Günlerdir Abby ile konuşmamıştım. Benim için endişelendiklerini biliyordum ama beni anlamıyorlardı. Abby, Hayley, babam hatta Ivan bile. Hiçbirini istemiyordum ben yalnızca Maggie'yi istiyordum.
"Okul rehberlik hocanız bay Carter seninle görüşmek istiyor. Bugün. Gitmezsen babanla başın belaya girecek. "
Olmayan moralim de bozulurken yataktan çıktım ve dolaba doğru yürüdüm. İstersem okula gitmezdim umrumda değildi ama iş babama gelince onu görmek istemiyordum ayrıca burada kalıp her gün duymaktan sıkıldığım destek cümlelerini ve 'bu şekilde devam edemezsin, nereye kadar böyle olacaksın, artık kendi hayatına bakmalısın' sözlerini de tekrar dinlemeye niyetim yoktu.
Siyah bir pantolon ve vişne rengi bir poları elime alarak banyoya girdim. Sıcak su bütün vücudumu gevşetirken bir süre öylece durdum.
Banyo da işim bitince giyinerek dışarı çıktım ve saçlarımı da kurutup tepeden dağınık bir topuz yaptıktan sonra aşağı kata indim. Hayley televizyonun karşısında koltuğa oturmuş telefonla konuşuyordu.
"Evet bay Carter, birazdan okula gelecek. Size güveniyoruz teşekkürler, iyi günler."
Hayley'nin son cümlesi beynimi kurcalarken montumu aldım ve sessizce giydim. Size güveniyoruz derken ne demek istiyordu? Hayley yine bir şeylerin peşindeydi ama bununla uğraşacak gücüm yoktu.
"Ah,tatlım çıkıyor musun? Senin için şoförü çağırmamı ister misin yada Ivan'ı ?"
"Ivan mı? Neden? "
"Seni okula götürmesini istemiyor musun? "
Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Hayley ve Ivan ne zamandır böyle haberleşiyordu? Ailemiz ile hiçbir bağlantısı ve ilgisi olmayan birinin neden sürekli karşıma çıkıp duruyordu?
"Ivan bizim çalışanımız mı? Neden beni okula götürsün ki, arkadaş bile değiliz. "
"Ne oldu, kavga mı ettiniz? "
"Ah, gerçekten geçmişi ne çabuk unutuyorsunuz üç yıl önce yaşananları bir tek ben mi hatırlıyorum. "
Hayley gözlerini hafifçe devirdi. Yakalayacağımı düşünmediği bir ayrıntıydı ancak fark etmiştim. Sürekli aynı hikaye dönüp duruyordu ancak neden ailemden bir kişi bile benim tarafımı tutmak yerine sinir hastası zorba birinin yanındaydı?
"Geçmişte yaşanan bir kaza-"
"Kaza mı?! Boşversene, Ivan ailemizin bir parçası değil senin gibi, bu yüzden önemsemeni yada anlamanı beklemiyorum. İşlerime burnunu sokma yeter."
Ceketimi hızla üzerime geçirdim ve kapıyı çarparak çıktım. Doğrusu yürümeye başladıktan yaklaşık on dakika sonra sinirlerim yatışmış ve durduk yere neden sürekli sinirlendiğimi düşünmeye başlamıştım. Anlaşılan aynı benim gibi duygularım da karma karışık ve param parçaydı.
Ne hissedeceğimi bilmiyordum ve durumlar benim için gittikçe daha karmaşık bir hale geliyordu. Tutunabileceğim tek kişiyi de kaybetmiştim, şimdi bu deli yuvasında akıl sağlığımı korumak zordu.
Kendimi diğerlerinden soyutladığımın farkındaydım ve bu şekilde devam edemeyeceğimin de, yalnız hissediyordum terk edilmiş ve geride bırakılmış. Depresyon başlangıcında olduğumun bilincindeydim sürekli uyuyor ve git gide hissizleşiyordum ama bu durum hakkında elimden hiçbir şey gelmiyordu. Çırpındıkça daha çok battığım bir bataklığın içindeydim ve artık kurtulmak için gücüm kalmamıştı.
Kurtulmak istiyor muydum bunu da bilmiyorum. Yaşamak için bile sebep bulmak benim için oldukça güçtü.
Okula yürüyerek gittiğim için hafif çileştiren yağmur yüzünden ıslanmıştım. Okula ders esnasında gitmeyi umut ederken teneffüs olduğunu görmek beni şaşırtmamıştı.
Koridor doluydu ve attığım her adımda insanlar kenara çekiliyor, bana bakıyordu. Fısıltıları kulaklarımı doldururken hızlı adımlarla acıma dolu gözlerinden kaçmaya çalıştım.
"Michel gelmiş. "
"Şuna bak, ceset gibi gözüküyor. "
"Dadısının öldüğünü duydum, perişan olmuş olmalı, yalnız kaldı. "
"Bir insanın bu yaşta dadısı olması.."
"Kimsesiz kaldı. Babası onunla ilgilenmiyormuş hatta ona vurmuş, hastanede annem görmüş."
"Demek ki her şey para değilmiş. "
Bay Carter'in odasının önüne geldiğimde beklemeden hızla içeri girdim. Bana bakan gözler ve acıyan bakışlar hiçbirini istemiyordum. Burası, bu okul ve kasaba her şey lanet bir lağım çukuru gibiydi.
"Michel, gelmişsin. Geç otur biraz konuşalım. "
Söylediğini yaptım yavaş adımlarla yürüyerek masasının önünde bulunan eski koltuklardan birine bıraktım kendimi.
"Acını tahmin dahi edemem, başın sağolsun."
Haftalardır duyduğum cümleleri yeniden dinlemek gözlerimi devirmeme sebep oldu. Yapmacık tavırlar sergileyen kibar olmaya ve acını anlıyormuş çok da umrundaymış gibi görünen insanlar beni yoran başka bir unsurdu.
Ben sessizliğimi koruyunca hafif bir öksürükle konuşmaya devam etti.
"Çok zor bir dönemden geçtiğini biliyorum ama bu şekilde davranmanın, etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştırmanın sana bir yararı yok. Herkes elbet bir gün sevdiklerini kaybeder ama biz geride kalanlar yaşamak zorundayız. Beni anlıyor musun? "
"Evet. "
Yaşamaktan başka çaremiz var mıydı sanki bunu isteyerek yapıyormuşuz gibi.
Hayley'nin dahi planı aptal bir rehberlikçiyle psikiyatristçilik oynamak mıydı yani?
"Önünde uzun ve yaşamaya değer bir hayat var, etrafında ki herkes senin için endişeleniyor. Yeni gelecek insanlara bir şans tanımalı ve yardım ellerini itmemelisin eğer-"
"Yeni gelecek insanlar mı? "
Kaşlarımı istemsizce çatarak yaşlı yüzüne odaklandım. Bu kasabayı ve insanları anlamıyordum. Benim dışımda herkesin bildiği ancak benim bilmediğim şeyler olduğu hissi canımı sıktı.
"Evinize senin için yeni tutulan dadından bahsediyorum baban senin için her şeyi yapmaya hazır ve çabalıyor. Bu çabaları görmezden gelme. Eğer okula gelmek istemiyorsan bu süreçte senin için özel-"
"Yeni tutulan dadı mı? "
Alayla gülümsedim, benimle dalga mı geçiyorlardı?
"Ha-haberin yok muydu? Ben sandım ki-"
"Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Bir insan kırılınca yerine yenisini koyabileceğiniz bir eşya mı sanıyorsunuz? Babam elinden geleni yapıyormuş. Hayır, o sadece ilgilenmiyor ne Maggie'nin ölümüyle ne de benimle. Sadece aptal ebeveynlik görevini başkalarının omuzlarına yükleyebileceğini sanıyor."
Neredeyse koşar adımlarla odadan çıkmış, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Hayal kırıklığının kalbimde bıraktığı iz canımı yakıyor artık katlanılamaz hale getiriyordu.
Neden her seferinde babamdan daha fazlasını bekliyordum ki? Özünde nasıl biri olduğunu unutup neden ondan gerçekten tek bir kez kızını önemsemesini bekliyordum ki.
Maggie için yaptırdığı mezarlık, içimde babama dair bir umut gibi yeşermişti ve bende defalarca kez hayal kırıklığına uğrasam bile yaşamasına izin vermiştim.
Şimdi büyümesine izin vererek yaşattığım umudumun bir hayale dönüşerek tekrar ve tekrar üzerime yıkılmasını izliyordum.
Altında ezilip kaldığım başka bir yükün daha altına girmiştim.
Ders zili çoktan çalmıştı ve koridorların boş olması rahatlığıyla yavaş adımlarla tuvalete doğru çevirmiştim adımlarımı. Aynaya baktığımda gördüğüm manzara hiç iç açıcı değildi, gözlerimin altı mosmor olmuştu ve ciddi derecede kilo vermiştim. Gerçekten de söylendiği gibi bir cesetten farksız görünüyordum.
Avucuma su doldurarak birkaç kez yüzüme çarptım yine ağladığım için gözlerim kızarmıştı.
Aslında artık göz yaşlarımın kalmadığını düşünüyordum ancak anlaşılan bir sonu olmuyormuş.
"Berbat görünüyorsun. "
Gözlerim aynaya tekrar çevrildiğimde Ivan'ın kapının eşiğine yaslanmış yansımasını gördüm. Yüzümü koluma silerek arkama döndüm.
Sanki berbat göründüğümü bilmiyordum bunu gelip hatırlatması gerekmiyordu hem onu ne ilgilendiriyordu ki?
"Burası kızlar tuvaleti. "
"Neden ağladın? "
Gitmeye ya da kızlar tuvaletinden çıkmaya niyeti yok gibiydi. Önemsiyor gibi görünmüyordu.
"Gerçekten bunu merak ediyor musun? "
"Sana hastanede söylediklerimi ne çabuk unuttun. Hatırlatmamı ister misin?"
Neydi ki bu şimdi? Amacı neydi neden birden bire bunu yapıyordu anlamıyordum.
"Umurumda değil, hayatıma karışma. "
"Bay Carter yüzünden mi, sana ne söyledi? Babanla mı ilgili? "
Bay Carter ile görüştüğümü görmüş müydü? Ya da görüşeceğimi biliyordu belki de. Benim dışımda herkes her şeyi biliyordu zaten.
"Evet onun yüzünden, babam yüzünden, Hayley ve senin yüzünden. Ne olacak? "
"Bir şeyleri büyütmekte üstüne yok değil mi? Ne söyledi ki burada tek başına ağlıyorsun? "
"Neden, aptal küçük zayıf bir kız gibi mi görünüyorum? Ne kadar umrumda. Yoksa senin de haberin var mıydı? "
Cevap vermedi tek kaşını havaya kaldırarak 'neyden?' der gibi baktı. Sorusunu bakışından anlamıştım. Çenemden süzülen soğuk su damlalarını silerek sözlerime devam ettim.
"Maggie yerine gelecek kişiden, sözde babamın beni çok düşünmesi sonucu gelecek kişiden. "
"Konu bu muydu yani? Neden her şeyi kendi üzerine yoruyorsun, Maggie öldüğüne göre babanın yeni bir çalışan alması normal değil mi? Bir ay geçti Michel, yoksa bulaşıkları sen mi yıkamak istersin? Gerçi sen yemek yemeği de bırakmışsın.. "
"Kapat çeneni. "
"Hayal kırıklığına uğradıysan kusura bakma küçük kız ama dünya etrafında dönmüyor ve gerçekleri yorganın altına saklanarak yok edemezsin. Ördüğün duvarların arasından bir an önce çıksan iyi edersin, sana zaman tanıyorum diye sonsuza kadar bıraktığımı sanma. Ayrıca.."
Duraksadı ve gözlerimin içine dikkatlice baktı.
"..Canın bu kadar çok yanıyorsa, hissetme o zaman. "
Zilin çalmasıyla Ivan arkasını dönerek tuvaletten çıkmış bense üzerime hızlıca ceketimi geçirerek arkasından ilerlemiştim. Söyledikler beynimin içinde dönüp duruyor zihnimi meşgul ediyordu. Hissetme o zaman ne demekti? Sanki bu benim elimde olan bir şey gibi konuşmuştu. Sanki onun yaptığı buydu, bilerek hiçbir şey hissetmiyordu.
Ceketin şapkasını da kafama geçirerek Abby'nin sınıfına gittim, etrafa bakmama rağmen ortalıkta gözükmüyordu. Kapıda duran bir kıza doğru yaklaştım.
"Abby nerede biliyor musun? "
"Bilmiyorum birkaç gündür derslere gelmiyor. "
Arkamı dönerek çıkışa doğru ilerlemeye başladım Abby ile bende birkaç gündür konuşmuyordum, aklıma sabah Hayley'nin söyledikleri geldi. Abby'nin beni aradığını söylemişti belki de onu geri aramalıydım. Bir an önce şu lanet okuldan ve üzerimde merakla gezinen gözlerden kurtulmak istiyordum. Ders başlamıştı yine de öğretmenler bile merakla bakışlarını üstümde gezdiriyordu.
Kapıdan çıkmak üzereydim ki bir ses beni durdurdu.
"Michel! "
Arkama döndüğümde gördüğüm kişi beni şaşırtmıştı onun burada ne işi vardı ki?
"Gwen? "
Koşar adımlarla yanıma geldi ve koridordan uzaklaşarak daha sessiz bir yere geçmem için omzumdan hafifçe destekledi.
"Burada ne işin var? "
"Transfer öğrenci de diyebilirsin. Bir hafta önce başladık ama sen yoktun."
Başladık dediğine göre yalnız değildi. Sözde üvey kardeşi Aaron buralarda olmalıydı. Hayat zaten yeterince katlanılmazdı gerçekten bunların olması mı gerekiyordu?
"Evet yoktum."
"Peki sen nasılsın?"
"İdare eder, şimdi gitmeliyim. Hoşçakal. "
Konuşmayı bitirmek istemiyordu ancak umursamadım. Ne kadardır tanışıyorduk ki şimdi gelmiş beni merak ediyordu?
"Tamam, hoşçakal."
Kimseye ayrılırken hoşçakal demezdim ben, 'görüşürüz' demeyi tercih ederdim ama artık içimden gelmiyordu bu kelimeyi söylemek.
Çıkış kapısı birkaç metre önümde dururken birden durdum, nedenini bilmiyordum ama içimden tuhaf bir his hemen sağımda duran kapıdan girmemi söylüyordu.
Orada yalnızca konferans salonu olmasına rağmen, hareket etmek için tekrar ilerledim ama kapı beynimde dönüp duruyor oraya girmemi söyleyen komutlar alıyordu.
Durdum ve arkama baktım, koridor çalan zil sesiyle dakikalar içinde boşalmış şimdi ıssız kalmıştı.
Yavaş adımlarla yürüyerek kapıya doğru ilerledim bu saatte kilitli olduğundan emindim bu yüzden kolu aşağı indirdim. Klik sesiyle açılan kapı bir an duraksamama sebep oldu ardından gıcırtıyla kapıyı iterek açtım.
Beklediğim gibi karanlık ve boştu.
Birkaç adım atarak içeriye girdim boş kırmızı koltuklar arka arkaya sıralı cansızca duruyordu.
Çıkmak için arkama döndüm tam o sırada açılan ışıklarla kafamı hızla sahneye doğru çevirdim.
Aaron sahnede yanan ışığın altında gülümseyerek bana bakıyordu. Işık beyaz saçlarının arasına girmiş sanki ışıltıyla parlamasına sebep oluyordu.
"Karanlıkta dolaşmamalısın."
"Burada ne işin var?"
"Karanlıkta ki yaratıklardan korkmuyor musun?"
"Yaratık mı?"
Sarhoş falan mıydı? Neden etrafımda normal kimse yoktu?
Güldü ve sahne merdivenlerinden iki eli cebinde yavaşça inmeye başladı. Bu beni ürkütse de merakım ağır basıyordu. Aslında bana saldırsa bile umurumda değildi.
"Sadece şaka yapıyorum. Sen nasılsın Michel? Son görüşmemizden bu yana biraz değişmişsin."
"Evet öyle oldu." Dedim umursamazca. Herkesin birden merakı ve endişesi olmuştum nedense. Bu kadar sevildiğimi bilmiyordum.
"Yalnız hissediyor olmalısın. İyi misin?"
"Hayır, değilim. "
Bu saçmalığı dinlemek bile çok saçmaydı.
Arkamı döndüm ve gitmek için kapıya yöneldim ama çok sesli olmasa da ince fısıltısını duymuştum.
"Acını sonlandırabilirsin.."
"Ne?"
Yavaşca ilerlemeye ve avına yaklaşan bir kaplan gibi sessizce ürkütmeden yürümeye başladı. Sanırım burada av ben oluyordum.
"Sadece seni düşünüyorum, yalnız kaldığın bir hayatta acı çekerek yaşamanın anlamı nedir ki?"
Sessizliğimi korudum, söyledikleri beynimde bir zehir etkisi yaratıyordu ama bütün bunlardan uzaklaşmam gerekirken zehrin beynime ve aklıma girmesine izin veriyordum. Kalp atışlarım hızlanmıştı ama korkudan değildi, bütün bu acının sonlanması fikri beni heyecanlandırmıştı.
"Ne istiyorsun? Benim için endişelenmeye mi başladın birden bire?"
"Hayır hayır,sadece seni düşünüyorum. Seni anlıyorum terk edilmiş hissediyor olmalısın. İnsanlara katlanamıyor ve kendi içinde tek başına acı çekiyor olmalısın. Seni anlıyorum bende yaşadım. Ben sadece bunların bitebileceğini söylüyorum."
"Nasıl?"
Ne kast ettiğini anlıyordum ama dile getiremiyordum.
Gülümsedi ve aramızda santimler bırakarak kulağıma yaklaştı.
Geri çekilmemek için kendimi kasmıştım. Güçsüz duramazdım, durmak istemiyorumdum.
"Biraz hap ve bir bardak su... Acısız ve kolay, her şey bitecek. "
Gülümseyerek yanımdan geçti ve gitti. Hiçbir şey düşünmüyordum. Maggie'yi görme fikri mutlu hissetmeme sebep oluyordu. Sözleri bir zehir gibi kanıma karışmış önce aklımı sonra da kalbimi ele geçirmişti.
Onun aptalca sözlerinden etkilenmiş değildim ancak bu fikrin aklımda zaten olduğunu fark etmeme sebep olmuştu. Bunu bir seçenek olarak gördüğümün bile farkında değildim.
Hızlıca okuldan çıktım ve eve doğru koşmaya başladım. Hayır, bu kadar ileri gidemezdim. Zehri kanımdan akıtmam gerekiyordu, git gide mantıklı ve tek çare gibi gelen bu zehirden kurtulmalıydım. Korkuyordum. Bu fikirden, yapabileceklerimden, yalnız olmaktan.
Ama ilginçti ki hiçkimseyi görmek istemiyordum etrafımda ki bütün insanlar katlanılmaz geliyordu. Abby'yi aramalıydım, ondan yardım istemeliydim. En başından beri yanımda olmaya çalışan ve inandığım tek kişiydi.
Eve vardığımda yumruklarcasına kapıyı çalmaya başladım sonunda Hayley şaşkınlık ve telaşla kapıyı açtı.
"Neler oluyor? Ne oldu?"
Ayakkabılarımı ve ceketimi bir kenara fırlatarak merdivenleri çıkmaya başladım. Hala zehrin etkisindeydim ve beynim uyuşuyor aklım çeliniyordu.
Merdivenlerin ortasında durdum ve arkama döndüm, Hayley şaşkınca bana bakıyordu.
"Abby aradı değil mi?"
"Bi-birkaç gün önce aramıştı sana ulaşamayınca sesli mesaj bıraktı. Odanda ki telefon-"
Sözlerinin geri kalanını dinlemeden odama çıktım kapıyı kapattım ve yatağın üzerine çıkarak baş ucumda duran telefonun başlat düğmesine bastım. Bir an önce Abby'i aramak ve onunla konuşmak istiyordum. Korkuyordum, birine sığınma hissiyle dolup taşıyordu içim.
Okunmamış bir sesli mesajınız var.
Tık.
"Ah, şey..ben. İyi misin? Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Sanırım şu anda elimden gelen tek şey Özür dilemek. Ama biliyorum..bir faydası yok ve bana kızgınsın, haklısın. Üzgünüm. Her şey için üzgünüm ve sana sadece 'Üzgünüm' diyebildiğim için de Özür dilerim.
Sana ihtiyacım var ve biliyorum benden nefret etsen de senin de bana ihtiyacın var.
En çok da bunun için Üzgünüm...
Ne demekti şimdi bu?
Başımı odamın kapısına çevirdiğimde üzgünce bana bakan Hayley'i gördüm.
"Bilmiyor musun?"
"Neyi?" Dedim sinirle. Neden bu lanet kasabada hiçbir şeyden haberim yoktu benim.
"Abby gitti. İki gün önce ailesiyle birlikte taşındılar, eve birkaç kez gelmişti ama sen hiç kimseyi görmek istemedin.. Üzgünüm. "
Kapıyı kapattı ve ayak sesleri azalarak merdivenlerde yankılandı. Pişmanlık hissi yavaş yavaş beni boğmaya başladığında göz yaşlarım sel oldu aktı.
Ağlamam bir kriz gibi başlamıştı deli gibi ağlıyor inanmak istemiyordum. Birini daha kaybetmiş olamazdım. Onunla görüşmek istemediğim her güne lanet ettim. Bencildim, yanımda olmak isteyen ve gerçekten beni düşünen birini elimin tersiyle itmiştim.
Neden? Nasıl? Sorular beynimde çorba oluyor cevapsız kalıyordu.
Ne yapacağımı bilmiyordum artık tamamen yalnızdım. Terk edilmişlik hissi tekrar bedenimi sararken korkuyu iliklerimde hissediyorum. Gerçekten gitmiş miydi yani? Bir daha yüz yüze gelemeyecek miydik? Ona en son ne zaman sarıldığımı hatırlamaya çalıştım ama aklımda hiçbir şey yoktu. Pişmanlık hissi kalbimi sıkıştırdı.
Yalnızdım. Artık Maggie yoktu, Abby de beni bırakmıştı. Ben yine geride bırakılmıştım. Kimse yoktu, gerçekten yanımda olacak beni düşünen güvendiğim kimse yoktu artık.
Telefonumu çıkartıp defalarca kez aramaya çalışsam da hiçbir şekilde aramalarım yanıtlanmamıştı. Özür dilemek istiyordum, seni kırdıysam seni incittiysem özür dilerim lütfen geri gel.
Benim sana ihtiyacım var, benim sandığından çok daha fazla ihtiyacım var. Karanlık git gide daha çok çöküyor ve ben artık önümü göremiyorum.
Bir saat kadar aralıksız ağladım Hayley odaya girdiğinde şaşırmış ve ne yapacağını bilemez olmuştu. Sonunda sadece kapıyı kilitledim, içeri girmesine izin vermemiştim.
Kanımda ki zehir etkisini gösteriyor ve bu acıdan tek bir çıkış yolu bırakıyordu.
Korkuyordum ama yalnız kalmaktan daha çok korkuyordum.
Düşündüm, şimdi ne olacaktı? Ne yapacaktım?
Ardından göz yaşlarım aniden durdu. Aniden hissizleşmiştim. Hiçbir şey olmamış gibi sarılarak ağladığım yastığımı kenara bırakarak sırt üstü tavana baktım. Zihnim bulanıyordu.
"Acını sonlandırabilirsin.. Biraz hap ve bir bardak su... Acısız ve kolay, her şey bitecek. "
Yavaşca yattığım yerden doğruldum ve oturur vaziyete geldim. Ruhsuz ve boştum, hiçbir duygu yoktu. Göz yaşlarım artık akmıyor, canım artık yanmıyordu.
Ruhsuz bir ceset gibi hareket ediyordum, baş ucumda duran masadan ilk çekmeceyi açtım ve yeniden zorla kullandırılmaya başladığım antidepresan ilaçlarımı çıkarttım, aynı şekilde masanın üzerinde duran cam şişeden bir bardak su.
Ellerimin titrediğini fark ettim, sarhoş gibi hissediyordum. Bir şeyler yapıyordum ama ne yaptığımın tam olarak bilincinde değildim. Kararsızlık ve korku ortaya çıkmaya başlayınca zehir tekrar etkisini gösteriyor kanıma karışarak bütün vücudumu geziyordu. Yeniden güç veriyor devam etmemi söylüyordu.
"..yalnız kaldığın bir hayatta acı çekerek yaşamanın anlamı var mıdır ki?"
Kutunun kapağını açtım ve hepsini avucuma doldurdum. Bir çoğu yere dökülmüştü ama umursamadım. Düşünmek acı veriyor ve tereddüt etmeme sebep olurdu. Acı çekmek istemiyorsam düşünmeyecektim.
Yapabildiğim tek şey hafifçe gülümsemek oldu.
"Beni terk edemezsin. Beni burada yalnız bırakamazsın Maggie.."
Zihnim bilinçsiz gibiydi, hareketlerimin çoğunu idrak edemiyordum ama elimdeki bütün hapları yuttum, bir tane bile bırakmadan.
Göz kapaklarım kapanıyor düşüncelerim yavaşça iz bırakmadan kayboluyordu. Beynimin içine gri bir duman doluyor gibiydi.
Sanki karanlık ile aydınlık arası da bir yerdeydim. İşte o zaman zihnime bir ses doldu.
Oldukça tanıdık ama bir o kadar yabancı gelen bir ses.
"..Canın bu kadar çok yanıyorsa, hissetme o zaman. "