8- Etten Kemikten Hayaller

4041 Words
Geri Sar. "Tanrım o sarı şey de ne?! " Abby'nin ağzı kulaklarında sözlerine güldüm. Yürürken bile yerinde duramıyor sürekli zıplayıp kollarını açarak etrafında dönüyordu. Gülümseyerek sorusunu cevapladım. "O bir Güneş Abby. Sarı ve çok büyük olup Dünyayı ısıtır. " "Yıllar sonra Güneş'i görmek, Tanrım sanırım kıyamet kopacak belki de bugün okulu ekmeliyiz. " "Olmaz sınavın var. " "Kahretsin. " Çok uzun süren yağmurlu haftaların ardından ilk defa güneş çıkıyor ve yağmur yağmıyordu. İster istemez içimde kelebekler uçuyor yüzümde bir gülümseme beliriyordu. Hava gri bulutlarla kaplı değildi ve gök gürlemiyor, yollar ıslanmıyordu. Bu gerçekten Fewston için bir mucize gibi bir şeydi. Güneşin tadını çıkarmak için yavaş adımlarla okula yürüyorduk ama ne yazık ki gelmiştik. Okulda ilk senemizin ikinci dönemindeydik. Okula hala oldukça yabancıydım ve birkaç aydır tanıdığım tek kişi Abby'di. Tanışmamız aklıma gelince gülümsedim. Şimdi eskiye göre daha iyidi, saçları uzamış biraz da kilo vermişti. Ruhlarımızı bahçede güneşlenmeye bırakarak boş bedenlerimizle içeriye girdik. Abby şimdiden somurtmaya başlamıştı. Okul normalin aksine boştu ve bu duruma şaşırmıyordum. Haftalar sonra güneş gök yüzündeydi ve herkes kamp yapmaya Fewston'un ormanlarına gitmiş olmalıydı. Zaten Fewston da ormandan başka da bir şey yoktu. Yapılacak sosyal etkinliklerin oldukça sınırlı olduğunu düşünürsek bu duruma şaşırmıyordum. Bana göre Fewston sss ormanının ortasına konulmuş yalnız küçük bir kasabaydı. Kaybolmuş kimsesiz ve yalnız bir kasaba. Dersler her zaman olduğundan daha yavaş ve sıkıcı geçiyordu. Öğle arası geldiğinden koşarcasına dersten çıkıp kantine inmiştim. Belki de Abby ile geri kalan dersleri ekebilirdik. Kafeterya da okul gibi boş olduğundan yer bulma sıkıntısı yoktu elimde ki tepsiyle içeri girdiğimde Abby arka masalardan elini kaldırarak havada salladı. Tabiki çoktan yemeğe başlamıştı. "Michel!" Onu gördüğümü belli edercesine gülümsedim ve belirlenen rotamda yürümeye başladım. Karşısında ki boş sandalyeye yerleştim. Abby ise her zaman olduğu gibi ağzı yarı dolu konuşmaya çalışıyor ve sürekli bir şeyler anlatıyordu. "Dianna denen bir kızla aynı sınıftaydık. Ne kadar kaba olduğunu bilemezsin! Çantasını düşürdüğü için bir çocuğu herkesin önünde rencide etti." "Gerçekten mi? Umarım onunla karşılaşmam." "Sürekli şehir dışından bahsediyor. Tatilde gittiği yerleri anlatıyor. Ne kadar can sıkıcı tahmin edemezsin " Lise böyle bir yerdi demek. Her türden insan ve ucube vardı. Zorba olan ergenlerle karşılamak şaşırılacak bir durum değildi. "Sınavım bitti. Dersi ekelim mi?" Kararsızca bakıştık, bende gitmek istiyordum o da ama biliyordu ki annemin ölümünden beri babamla aram iyi değildi ve okul yüzünden onunla karşı karşıya gelmek istemiyordum. "Sanırım bu Güneş için babamla tartışabilirim." "Emin misin?" "Evet." Hızlıca yemek yedikten sonra eşyalarımızı almak için sınıflarımıza gidecek arka kapıda buluşacaktık. Ben kapıya geldiğimde Abby henüz etrafta gözükmüyordu. Onu beklemeye başladım ama koridordan müdür yardımcısı bay Harieman'ın sesi yankılanınca hızlıca kapıdan çıkarak okulun arkasına yürüdüm. Abby'e dikkatli olmasını ve okulun arkasında beklediğimi söylemek için telefonumu çıkarttım. Müdür yardımcısı ya da diğer öğretmenler bizi burada yakalayamazdı okul bahçesi de olsa ormanı andırıyordu. Burada gizlenmek kolaydı. "Hey." Başımı telefondan kaldırarak erkek sesinin geldiği yöne baktım. Öğretmen tarafından yakalandığımı düşünüyordum ama karşımda genç yapılı bir çocuk duruyordu üst sınıflardan olduğu her halinden belliydi. "Evet?" Peki, benden ne istiyordu? "Sigaran var mı?" "Hayır, ben içmiyorum." Yamuk ağız sırıtarak bana doğru yürümeye başladı. Kalbimin hızlandığını hissettim. "Yalancı." "Efendim?" Bana doğru gittikçe yaklaşıyordu ama bir tuhaflık olduğu belliydi. Yürürken yalpalıyor gözleri ara sıra beni buluyor sonra odağını şaşırıp kayıyordu. "Neden buradasın o halde? Sigara içmek için geldiğini biliyorum. Cimrilik yapma çömez!" "Ge-gerçekten yok." Sonunda yanıma kadar geldiğinde gözlerini gördüm. Kahverengi gözleri neredeyse yok olmuş göz bebekleri bütün rengi örtmüştü. Kara deliği andıran siyah derin gözler kendinde değildi bunun sebebi ise uyuşturucuydu. Okulda ot kullanmak nasıl bir cesaretti ya da belki de nasıl bir güvenlik? Okulun bu durumu fark etmemesine imkan yoktu. Ceketimi tutup çekiştirmeye başlamasıyla kalbimin duracağını hissettim. Korku hareketlerimi kısıtlarken adrenalin harekete geçirdi. Kollarımı ellerinden kurtardığımda göğsünden ittirmemle yere düşmesi bir olmuştu. Yapılı olmasına rağmen onu düşürmem oldukça kolay olmuştu. Kafası yerinde değildi. Şaşkınlığım ve korkum ikiye katlanmış ne yapacağımı bilemeden ona baktım. Başını kaldırdı ve oturduğu yerden bana baktı. Gözlerinin ateş saçtığını görmemle koşmaya başlamam bir oldu. Ama benden hızlıydı ne ara ayağa kalkmış ve peşime düşmüştü anlayamamıştım bile. Az önce hafif bir ittirmemle yere düşen, düz yolda zor yürüyen bu çocuk nasıl koşarken bu kadar hızlı olabilmişti? Saçlarımın köküne saplanan acıyla inledim, saçlarımı yakaladığı gibi beni geri çekerek bedenine çarparak durmamı sağladı. Gözlerim acıdan yaşarmış saç diplerim yanıyordu. "Lütfen bırak beni lütfen." "Seni küçük pislik! Kaçabileceğini mi sanıyordun? İnsan gibi istediğimde vermeliydin işte neden zorluyorsun?" "Lütfen bırak beni." Saçlarımı bıraksa da kolumdan tuttuğu gibi beni duvara yapıştırmış köşeye sıkıştırmıştı. Duvara çarptığımda bütün vücudum sızlarken başım acıyordu. Başımı sertçe vurmuştum ve şişeceğinden emindim. Zilin sesi okulu inlettiğinde küfür ederek kolumu bıraktı ve birkaç adım geri çekildi. "Zile dua et çömez yoksa elimde ölmüştün." Teneffüs saati bitince öğretmenler bahçeleri turlar herkesin derse girdiğinden emin olurlardı. Arkasını dönerek uzaklaştığında rahatlasam da hissettiğim korku hala iliklerimde canlı duruyor titreyerek ağlamama sebep oluyordu. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yaslandığım duvardan kayarak yere çömeldim. Korkum biraz daha hafifleyene kadar orada kaldım ama sonunda ayağa kalkarak ön bahçeye dönmek için yürümeye başladım eğer öğretmenler beni bu halde görürlerse nedenini sorarlardı ve işin içine babam girmek zorunda kalırdı. Saç diplerim hala sızlıyor korkudan bedenim uyuşuyordu. Göz yaşlarımı hızlıca silerek arka bahçeden çıkmak için duvarın köşesini döndüm. O zaman gördüm oradaydı işte. Başından beri duvara yaslanmış bizi dinliyordu. Yardım etmeden yardım dahi çağırmadan öylece durup keyifle bunu izlemişti. Hayatımdan bir türlü çıkmayan o çocuk. Ivan. ~ "..Canın bu kadar çok yanıyorsa, hissetme o zaman. " Hiçbir şey yok sessizlik ve karanlık. Hissedebildiğim tek şey hissizlik. Her şey o kadar bulanık ki bedenimi yada duygularımı hissetmiyordum. Haklıydı demek hissizlik böyle bir şeydi. Hiçbir ses yada görüntü yoktu ama zihnimde bir yerde Maggie'yi hayal ediyordum. Bana o kadar uzaktı ki sanki zihnimin en karanlık köşesinde ve ben onu bulamıyordum. Koşmak istiyordum ama nasıl yapılacağını bilmiyordum ses çıkartmak ve ona seslenmek istiyordum. Ben nasıl yapacağımı unutmuş gibiydim. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Maggie'nin yüzünü düşünüyordum, hafif tombul yanaklarını ve kısa boyunu. Gülümsemesini ve benimle ilgilenişini. Her yer karanlık, nefes alıyor muydum? Nefes sesimi dahi duymuyordum. Gözlerim açık mı yoksa karanlıkta mıydım? Nefes alamadığım düşüncesi beni boğmaya başlamıştı nefes almak istiyordum ama sanki ortamda hava yoktu yine kaybolmuşluk hissi içime dolarken içimde bir çığlık büyüdü. Şuan içinde bulunduğum durumu idrak edemiyordum. Neredeydim, saat kaçtı hiçbir şey bilmiyordum. Zihnim hiç bu kadar boş olmamıştı. Maggie'yi bir daha görememe korkusu bütün bedenimi sardı. Az önce hissedemediğim bedenimi şimdi korku bütün damarlarımda dolaşırken hissediyordum. Çığlık içimde büyüdü büyüdü ve git gide arttı. "Maggie!" Sessizlik ve karanlık hüküm sürmeye devam etti ama kendi çığlığımı duymuştum yankılanan ses gittikçe uzaklaştı ve yok oldu. O kadar kısa sürmüştü ki hayal ettiğimi düşündüm. Gitmesine izin vermezdim eğer gidecekse beni de almak zorundaydı. Bacaklarımı oynatmaya çalıştım ama nerede olduklarını unutmuştum sanki. Nasıl hareket edecektim? Maggie'ye beni de almasını söylemem gerekiyordu. Yalnız kalamazdım hayır! Annem gibi Maggie de beni yalnız bırakamazdı beni terk etmenize izin veremem Abby gibi annem gibi beni bırakıp gidemezsiniz! "Maggie!!" "Michel?" Kısık ses zihnimin karanlığına girdi ve sessizce yok oldu. Sese gitmek istiyordum Maggie beni bekliyordu ama hala karanlıktı ve ben nereye gideceğimi bilmiyordum. Ses her yerden geliyor olabilirdi yine de bulmak zorundaydım. "Michel!" Maggie, bana sesleniyordu. Onu görmek istedim. Yanına gitmek ve ona sarılmak, kokusunu içime çekmek. Ne olursa olsun onu bulmam gerekiyordu. "Maggie..beni de yanına al. Lütfen beni bırakma." "Michel!" Karanlık sarsıldı, titredi, dalgalandı. Korkuyu hissedebiliyor, duyabiliyordum ama bana ait değil gibi geliyordu. Ben kendimden emindim artık korku yoktu, endişe ya da yalnızlık olmayacaktı. Korkan ben değildim o zaman kimindi bu korku? Maggie'ye yürüdüm. Zihnim anılar ve görüntülerle doldu, yumuşak bir his bedenimi kaplarken hafif hissettim. Maggie'ye gidiyordum beni bırakmayacaktı. Beni bırakamazdı. "Michel uyan!!" Uyanmak mı? Gözlerim kapalı mıydı? Peki bu ses, Maggie değil miydi yani? Karanlık tekrar sarsıldı, titredi. Gözlerimin açık olduğunu sanıyordum ben oysa oldukça dinç hissediyordum. "Uyan Michel! Gözlerini aç!" Hisler bir bir içime dolarken korku tekrar bedenime girdi. Hafiflik hissi bedenimi terk ederken duyguların altında ezildiğimi hissettim. Çatlak bir ses çıkartsam da sadece fısıldadım karanlığa. "Korkuyorum." Yağmur muydu bu ıslaklık yoksa göz yaşı mıydı yanaklarımı ıslatan? Ağlıyor muydum yoksa bilmiyorum. Zihnim bulanıktı ve ben bütün farkındalığımı yitirmiştim. "Özür dilerim! Özür dilerim kızım lütfen gözlerini aç. Lütfen." Baba? Zihim tekrar bulanmaya başladı, babamın yüzü gözlerimin önüne gelirken ne kadar yaşlandığını fark ettim. Artık eskisi gibi güçlü durmuyordu, düşüncelerimin tekrar bulanmasıyla kaybolan Maggie'nin yüzü yanaklarımın tekrar ve tekrar ıslanmasına sebep oldu. Bir taraftan siyah kaybolurken diğer taraf karanlıkta boğuluyordu, siyaha doğru bir adım attım. "Maggie?" "Gözlerini aç Michel. Uyan. " Bu ses ne babama aitti ne de başka birine bu ses Maggie'nin di. Biliyordum. Göz yaşlarımı artık daha rahat hissediyordum. Kıpırdamak istedim ama karanlık git gide daha çok sarsılıyor, bulunduğum yer sallanıyordu. Maggie'nin gülümseyen yüzü tekrar zihnime düşerken bende gülümsemeyle karşılık verdim ve yavaşça gözlerimi araladım. "Michel! Michel!" "Baba?" Yatağımda mıydım hala? Babamın kucağında duruyordum. Endişeli yüzü önce beni buluyor sonra telaşla odada geziyordu. Yanaklarım ıslaktı, gözlerimin acıdığını ve kapanmak için yalvardığını hissettim. Aydınlık ile karanlık arasında sıkışmış gibiydim sadece hangi tarafı seçeceğim konusunda kararsızdım. "..Canın bu kadar çok yanıyorsa, hissetme o zaman. " Doğruydu, eğer canım yanıyorsa ve yanmaya devam edecekse en iyisi hissetmemekti. Hissetmek istemiyordum, var olmak ve yaşamak. Ben yalnızca gitmek istiyordum. Gözlerimi tekrar kapattığımda siyaha gömülmeye hazırlanmıştım tek tek bütün hislerimi kaybederken bir ses doldurdu kulaklarımı. "Michel? Neler oluyor?!" O ses, tanıdık gelen ama bir o kadar yabancı olan o ses. Karanlık ile aydınlık arasında ki o sınırda durmuş başımı hafifçe yana vererek arkama, aydınlığa, o sese bakıyordum. Babamın telaş dolu sesi karanlığa karışıyor iyice bulanıklaştırıyordu. Ama o ses öyle farklıydı ki nerede olursam olayım ayırt edebilir sadece onu duyabilirdim. "Hap içmiş, baygındı. İntihar etmeye kalkmış!!" Karanlık tekrar ve tekrar sarsıldı, sallandı ve yorgunlukla titredi. Hafiflediğimi hissettim ya da belki de boşlukta gibi sonra o tanıdık koku doldu ciğerlerime. Beni kollarına alarak kaldırmış bir yandan acele ediyor diğer yandan sinirle emirler yağdırıyordu. "Ambulansı ara! Hayley banyonun kapısını aç ve küveti doldur acele et!" Merdivenlerden indiğimizi hissettim ama gözlerimi bile açık tutmakta zorlanıyor ölümün keskin sınırında ayak izlerimi bırakarak sesizce dolaşıyordum. Bir uçurumun kenarında gibiydim kim bilir belki zihnimin oyunuydu belki de gerçekten öyleydim. Kirpiklerimin arasından ona baktım keskin çenesi sinirden seyiriyor dişlerini sıkıyordu. Başını boynuma yaklaştırarak sessizce konuştu. "Uyansan iyi edersin. Ölümün bu kadar basit olamaz." Gülme isteği ile dolup taşmıştım uyansam bile anlaşılan beni kendisi öldürecekti. Ölmek için güzel bir şeçenekti. Belli bile olmayacak şekilde gülümsedim ama yüzümde ki her ayrıntıyı yakalıyordu. Zihnimde ki düşüncelerimi sözlerime dökmek istiyordum ancak sesim çıkmıyordu. "Gülüyor musun? Tek tek dişlerini sökeceğim senin. Uyanık kal." Dediğini yapmaya çalıştım ama ölümün keskin uçurumunda yürüyordum ve tek bir hava dalgası ile yıkılacak kadar zayıftım. Hazırdım. Kalmak istemiyordum ben çoktan o uçurumu kabullenmiştim. Ben zaten her şeyi kabul ediyordum neden şimdi böyle bir çaba harcıyorlardı. Ben savaşı kaybetmiştim. Soğuk zemine dokunduğunda tenim içime, kendimi geri çekme isteği dolsa da bunu yapacak enerjim yoktu. Ivan belimden destekleyerek beni oturur vaziyette tuttu. "Kusman gerek." Gözlerimi hafifçe araladım, klozetin kapağını kaldırdı ve dağınık topuzumdan taşan saçlarımı yüzümden çekti. Bana kusmamı söylüyordu ama yapmak isteyip istemediğimi sormuyordu. Başımı hayır dercesine hafifçe salladım. Böyle bir niyetim yoktu, kimseden beni kurtarmasını isteyen de yoktu. Beni anlamıyorlardı benim kurtuluşum buydu. Ben zaten kurtuluyordum. "Kus dedim aptal!" Ağzımı kapalı tutmaya devam edince belimdeki desteğini çekti ve parmaklarıyla çenemi kavrayarak dudaklarımı aralamamı sağladı. Ellerimle karşı koymaya hazırlanıyordum ki işaret ve orta parmağını boğazıma kadar sokmasıyla öğürmeye başlamam bir oldu. Bütün hapları kustum, bir yandan ağlıyor bir yandan öğürerek her şeyi çıkartıyordum. Öğürmem bitse de göz yaşlarımın sonu gelmiyordu. Belimden kavrayarak beni tekrar kucağına aldığında su dolu küvete doğru yürüdüğünü görünce elimden geldiği kadar çırpınmaya başladım. "Ne yapıyorsun bırak beni!" "Kapat çeneni ateşin var." Küvete eğildiğinde boynuna daha sıkı tutunarak kendimi yere attırmaya çalışıyordum. Bacaklarım küvete girdiğinde bir yandan bağırıyor diğer yandan çıkmak için çırpınıyordum. "Bırak beni! Bırak!" "Çırpınmayı kes!" "Ateşim yok lütfen bırak istemiyorum. Üşüyorum! Bırak beni!" Küvete her sokmaya çalıştığında kenarlara tutunarak kendimi ittiğim için sonunda sadece birkaç adım geri çekilerek durdu. Hala kucağında olduğum için ona tutunuyordum. "Pekala." Rahatlama hissi içime dolarken Ivan'ın pes etmesi kafamı kurcalamıştı ya da çok erken konuşmuştum. Belimden sıkıca kavrayarak bedenimi kendi bedenine iyice yapıştırdı. Yavaş adımlarla küvete doğru ilerleyince beni yine atmaya çalışacağını düşünerek hızlıca boynuna yapıştım ama düşündüğüm şeyi yapmamış kendisi benimle birlikte küvete girmişti. Bu sefer onu bırakma çırpınışlarım başlamış olsa da kollarıyla kollarımı sarmış hareket etmeme dahi izin vermemişti. Su bütün bedenimi yavaş yavaş ele geçirirken dişlerim birbirine vurmaya başlamış göz yaşlarım tekrar akmıştı. Küvete otururken bacaklarını iki yana açarak beni arasına almış elleriyle de kollarımdan tutarak kaçmamı engelliyordu. Duygularım ve hislerim birbirine girmişti hıçkırarak ağlamaya başladım bir yandan hala bağırıyor diğer yandan kalkmaya çalışıyordum. "Ben gitmek istiyorum! Bırak beni, rahat bırak beni! Senden iğreniyorum!" Çıkmama izin vermedi, dakikalar birbirini kovaladı ve sakinleştim. Yine de dişlerimin titremesi durmamış göz yaşlarım ise git gide azalmıştı. Yorgundun, hiç olmadığım kadar bitik hissediyordum. Sonunda sadece kendimi geriye vererek ona yaslandım ve başımı omzuna bıraktım. Gözlerimi kapattım ve sakince ağlamaya devam ettim. Dakikalar birbirini kovaladı sessizlikte uyumla alıp verdiğimiz nefeslerimizi dinledim. Başını omuz girintime yaklaştırarak fısıldadı. "Uyanık mısın?" Başımı evet dercesine hafifçe salladım. Yine yitip gitmiş gibi hissediyordum. Tam bir zavallıydım ölmeyi beceremiyor ölümün üstesinden de gelemiyordum. "Güzel. Eğer aklından birdaha ölüm kelimesini bile geçirirsen seni zahmete sokmam ve ben öldürürüm. Anladın mı?" Cevabım sadece yüzümü boyun girintisine sokarak sessizce beklemek oldu. Donuyordum, bir bakıma soğuk suya biraz alışmış olsam da dişlerimin birbirine vurması tam olarak durmuş sayılmazdı. Kapı yumruklanmaya başlayınca Ivan'ın kilitlediğini anladım. "Michel! Ivan o iyi mi? Kapıyı açın." Ivan'ın boynunda belirginleşen damar yüzüme değiyordu, sinirlenmişti. "O iyi, ambulans nerede kaldı?!" "Aradım geliyorlar." Ardından tekrar sessizlik oldu. Duyduğum tek ses nefeslerimizdi. Neden konuşmadığını merak ettim belki de onun da söyleyecek sözleri yoktu. Uykunun kollarına teslim olup olmamak arasında gidip geliyordum. Gözlerimi kapattım, ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama ambulansın sesi kulaklarıma dolmaya başlamış, telaşlı ayak sesleri zihnimde yankılanmıştı. "Dediğini yapmak istedim." Ağzımdan çıkan güçsüz kelimeler banyoda hafifçe yankı bulurken bunu bende beklemiyordum. Söylemek istediğim sözler değildi. Ne ara ağzımdan döküldüğünü bende fark etmemiştim. Telaşa, korkuya ve endişe dolu nidalara rağmen o da bende hiç kıpırdamadık. ~ " Ivan yapabileceğim bir şey var mı?" "Yok Gwen. İkiniz de ondan uzak durun yeter." "Kendini bebek bakıcısı gibi hissetmiyor musun Ivan?" "Seninle mi? Evet." Gözlerim acıyordu, ağırlaşan göz kapaklarımı zorlukla aralayarak etrafa baktım. Odada yatıyordum ama tanıdık gelmiyordu, duvarda ki gümüş saati görmemle nerede olduğumu anlamıştım. Hala evdeydim ama alt katta babamın odasında olmalıydım. Konuşma seslerine tekrar kulak kabarttım ama sesler git gide bulanıklaşıyordu. Seslerin sahiplerini başta ayırt edemesem de sonunda jeton düşmüştü. Gwen ve Aaron buradaydı. Konferans salonunda ki konuşmalar aklıma gelince korku bedenimi yavaşça esir aldı. Beni etkilemişti, her şeyi bilerek yapmıştı peki ya Gwen? O da bu işin içinde miydi? Beni öldürmek istemeleri kalbimin hızlanmasına sebep oldu, benden gerçekten ne istiyorlardı? Aaron'un tehlikeli sesi tekrar kulaklarıma doldu, zehri ile nasıl kanıma karıştığını düşündüm. "Bu gereksiz ve tamamen zaman kaybı." Göz yaşlarım tekrar akmaya başladığında tek yapabildiğim yorganı üstüme daha çok çekmek oldu. "Seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokma." Tartışma bir süre daha devam etti ama onları dinleyemeyecek kadar yorgundum. Zihnim her saniye ağırlaşıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım. Tekrar karanlık olduğunda görebildiğim tek şey gülümseyerek bana bakan Maggie'ydi. Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama uyandığımda hava karanlıktı ve yağan yağmurun sesi kulaklarımda uğulduyordu. Geniş yatakta sırtüstü dönerek tavana baktım. Saat akşam dokuzu gösteriyordu, uyuduğum için vücudum dinlense de kalbimde ki o his hala etkisini gösteriyordu. Korku ve yalnızlık hissi. Üzerimde ki kadife yorganı iterek doğruldum. Üstümde sadece askılı bir tişört olmasına rağmen üşümüyordum aksine terlediğimi hissettim. Yataktan çıktım ve yavaş adımlarla kapıya geldim. Gwen ve Aaron'un gitmiş olmasını umuyordum, belki babam evde olabilirdi ya da Hayley. Karşılarına çıkarak ilgi odağı haline gelmek istemiyordum. Beni ne bekliyordu bilmiyorum ama iyi bir şey olmadığı kesindi. Belki de dengesiz ve kırılgan ruh halime karşı hiç kimse bir şey söylemezdi ama biliyordum. Sözleri olmasa bile bakışları yetecekti. Kapıyı açmakta acele etmedim çünkü burası benim odam gibi üst katta değildi kapıyı açtığım an bütün salonun dikkatini hemen çekmek istemiyordum. Sessizce kapı kolunu tutarak çevirdim ama beklediğimin aksine beni karanlık bir oda karşıladı. Salonu genişçe taradım görebildiğim tek şey mutfağın aralık kapısından sızan turuncu ışıktı. Anlaşılan o telaş ve panik kaybolmuş şimdi ev kendini yeniden eskisi gibi sessizliğe ve karanlığa bırakmıştı. Demek Hayley ya da yeni hizmetli evdeydi. Bir yanım hemen üst kata odama çıkmam gerektiğini söylüyordu diğer tarafım ise merakıma yenik düşerek görmek istiyordu. Ayaklarım çıplak olduğundan ses çıkarmadan geniş salonu geçtim ve aralık mutfak kapısından içeriye baktım. Ivan? Neden hala buradaydı? Aslında beni en çok şaşırtan burada oluşu değil sigara içiyor oluşuydu. O sigara içmezdi daha önce hiç görmemiştim. Şaşkınca kapı arasından ona bakarken parkenin çıkarttığı gıcırtı onun da bana bakmasını sağladı. Kahretsin. İçimden lanetler ediyordum. Geri çekilme isteğiyle dolup taşsam da beni zaten görmüştü. Ne içeri giriyordum ne de geri çekiliyordum öylece durdum. "İçeri gel, konuşmamız gerek." Neden kalbim hızlanmıştı? Ama heyecandan değil korkudandı. Tok sesi içimi doldurdu. Başımı geriye çevirerek perde arasından sızarak karanlık salonu aydınlatan ay ışığına baktım. Koltukların üzerinde cansızca dağılıyor parkelerde yansıyordu. Şimdi arkamı dönüp gitsem peşimden gelir miydi? Belki biri gelip beni bu konuşmadan kurtarır umuduyla tekrar kapalı karanlık kapılara baktım ama ne bir ses vardı ne de bir ışık. Bu evden hep bir ses bekliyordum, belki biraz canlılık ancak her seferinde hayal kırıklığına uğramak artık yeni bir şey değildi. Maggie yoktu, belki az da olsa o sıcak canlılık artık bu evde kendini ölüm sessizliğine bırakacaktı. Kapıyı gıcırtıyla araladım ve yavaş adımlarla çıplak ayaklarımı izleyerek içeri girdim. Aslında neden çekiniyordum ki? Ivan da kim oluyordu? "Otur." Dediğini komut almış bir robot gibi yaptım. Kendine gel Michel! Neden ondan çekiniyorsun ona hesap vermek zorunda değilsin. O benim hiçbir şeyim değildi, ondan beni kurtarmasını istememiştim. "Anlat." "Neyi?" Dedim hızlıca. Beklemediğim bir soruydu bu. Mutfak masasına karşılıklı oturmuş birbirimize bakıyorduk. Neyi anlatmamı istiyordu anlayamadım. Parke soğuk olduğundan bacaklarımı kendime doğru çekerek topladım. İnce giyinmek pek de iyi bir fikir değildi anlaşılan. "Her şeyi. Başından sonuna kadar." Yine bir şey mi olmuştu yoksa ben mi bilmiyordum. Zaten yaşadığım her şeyde etrafımda oluyordu. Şimdi kalkmış benden neyi anlatmamı istiyordu ki? "Neden bahsediyorsun." "Aptal rolü mü yapıyorsun diyeceğim ama yapmadığına eminim. Okulda biz konuştuktan sonra ne oldu anlat." "Sana hiçbir şey anlatmak zorunda değilim." "Gerçekten sinirliyim sabrımı mı sınıyorsun? Aaron'la konuştun değil mi? Sana ne söyledi?" Gözlerinde ki saf siniri görmüştüm ama biliyordum ki Aaron ile ne konuştuğumuzu bilmiyordu ve beni test ediyordu. Eğer bilseydi sabah Aaron ile burada rahatça konuşmazdı sadece şüpheleniyor olmalıydı. "Maggie'den sonra benim için endişelenmiş. Baş sağlığı diledi." "Seni etkileyen şeyin Aaron yada Gwen olduğunu biliyorum ama hangisi emin olamıyorum. Ya sen söylersin ya da ben ikisiyle de bir konuşma yaparım." "Ne yaptığın umurumda değil. Benim dışımda kiminle ne yapıyorsan yap. Neden hala buradasın?" "Bebek bakıcılığını yapıyorum ne olacak?" "Bakıcıya falan ihtiyacım yok. Gidebilirsin." "Gidebilir miyim? Neden? Tekrar intihar edesin diye mi? Sana hastanede söylediklerimi hatırlıyorsun değil mi?" "Hayır, hatırladığım tek şey okulda söylediklerin." "Okulda mı?" Dedi. Ne kast ettiğimi kesinlikle anlamamıştı. "Bu kadar çok canın yanıyorsa hissetme o zaman." "Bana bu sözler yüzünden böyle aptalca bir girişimde bulunduğunu söyleme." Hayretle ve pişmanlıkla çıkan sözlerdi sanki belki de bana öyle gelmişti. "Öyle ya da değil, ayrıca söylediğin şeyleri umursamıyorum." Beyaz sivri dişleri ortaya çıktı ve alayla güldü. Kıvrılan dudaklarıyla yanağında belli belirsiz gamze ortaya çıktı. "Hah öyle mi? O zaman bu sefer söylediklerimi dikkate alsan iyi olur. Yakında gidiyoruz sana başından Maggie'nin ölümüne kendini hazırlamanı söylediğim gibi tekrar söylüyorum kendini unutmaya hazırla çünkü uzun bir süre dönmeyi düşünmüyorum." "İstediğin yere gitmekte özgürsün. Tek başına." Sigarasını söndürdü ve çektiği son dumanı da çürük vişne rengi dudaklarının arasından üfkeyerek özgür bıraktı. Alayla yana kıvrılan dudağı yavaşça biraz daha genişledi. "Neye inanmak istiyorsan ona inan ama o gün geldiğinde hazır olup olmadığını umursamayacağım." Sinirle gözlerine bakmaya devam ettim, nasıl kendinden bu kadar emin olabiliyordu? Sürekli gitmekten bahsediyordu ama beni de yanında götürebileceği fikrine nasıl kapılıyordu? Babam asla izin vermezdi ayrıca Maggie buradayken bende asla gitmezdim. Hem o kimdi ki kendini ne sanıyordu ve üzerimde böyle kararlar alma hakkına sahip oluyordu? Dağınık saçlarının arasına ince parmaklarını geçirerek hepsini geri itti ama asi saçları şimdi daha çok dağılarak gözlerine gelmişti. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda kalıyor nefes almamı zorlaştırıyordu. Ayağa kalktı ve ceketini alarak üzerine geçirmeye başladı. Bense hala sandalyeye bacaklarımı kollarımla sararak tünemiş öylece ona bakıyordum. Kelimeler sonunda nefes alamam izin verdiğinde çatlayan sesime aldırış etmeden konuştum. "Gidiyor musun? Evde tek mi kalacağım?" "Ne? Korkuyor musun?" "Hayır. Sadece evde kimin olup olmadığını bilmiyorum." "İkimiz dışında kimse." Niye böyle bir soru sormuştum ki? Elbette ki evde tek kalmaktan korkuyordum. Daha önce hiç yalnız kalmamıştım Maggie her zaman yanımdaydı ama şimdi.. Yalnız kalmaya alışmam gerekiyordu ama düşüncesi bile beni korkutuyordu. Ormanın ortasında bir evde karanlıkta yalnız kalmak istemiyordum. Ceketini üzerine giydikten sonra dudağının bir tarafı kıvrılarak alayla yükseldi, sivri dişleri yine ortaya çıkmıştı. "Korkusuz korkak. Bir yere gittiğim yok bir kaç saate dönerim." Bir kaç saat mi? Gözlerim istemsizce duvarda ki saate gitti, bakışlarımı yakalayan Ivan sessiz bir kahkaha attı. Saat on'u gösteriyordu, bir kaç saat demek gece dönecek demekti. Hafifçe gülümsedim korkak bir kedi olamazdım. Ona sürekli on sekiz yaşımda olduğumdan bahsediyordum ama öyle davranmıyordum. "Geri gelmene gerek yok. Bende zaten uyuyacağım." "Ah, öyle mi? Taman o zaman. İyi geceler." Kahretsin. Kahretsin. Belki de şuan gurur yapmanın sırası değildir. Yine de ona kalmasını söylemek istemiyordum Hayley ya da babamın nerede olduğunu sorarsam yine korktuğum için sorduğumu düşünecekti, öyle olsa bile bunu bilmesine gerek yoktu. Ivan'ın karşısında güçsüz ve korkak olmak istemiyordum. Birden aklıma giren görüntülerle alayla kendi kendime güldüm. Ivan'a güçsüz olduğumu göstermek istemiyor muydum? İntihar etmeye kalkıştım, onun kollarında çaresizce ağladım ve depresyona girerek herkesi kendimden ittim. Ne güç ama(!) Mutfak kapısından çıkmak üzereydi benden uzaklaşırken attığı her adımın gölgesi kalbime yalnızlığın keskin hançerleri gibi saplanıyor korkuyu bütün bedenimde hüküm kıldırtıyordu. "Nereye gidiyorsun?" Kapının eşiğinde durdu ve bana baktı ama ben yüzüne bakmak istemiyordum. Sadece yerde ki halıyı izlemeye devam ettim. "Otogara." Şaşkınca bakışlarımı yerden kaldırarak gözlerine baktım. Gidiyor muydu? Şimdi mi? "Gidiyor musun? Hemen mi?" Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme geçti ya da ben öyle sandım. "Seni almadan bir yere gideceğimi mi düşünüyorsun? Aidan ve Sonja'yı almaya gidiyorum." Aidan? Sonja? Buraya mı geliyorlardı! İçime dolan mutlulukla aniden sandalyeden fırlayarak ayağa kalktım. Gerçekten buraya mı geliyorlardı? Meşgul olduklarını uzakta okulları olduğu için sadece cenazeye gelebileceklerini sanıyordum. "Buraya mı geliyorlar?! Neden? Nasıl?" "Sakin ol, onları ben çağırdım. Yirmi dört saat bakıcılığını yapamam ya." Bacaklarım istemsizce hareket ederek ilerlememi sağladı ben daha fark edemeden kollarım Ivan'ı sarmıştı bile. "Teşekkür ederim! Teşekkür ederim!" Bir an öyle kalsam da sıcak bir şeye dokunmuşum gibi aniden çekilerek geri adım attım ellerimi nereye koyacağımı bilemiyor gibi bacaklarıma sürtmeye başladım. Heyecanım yavaş yavaş azalırken yerini utanca bırakıyordu. Böyle dengesiz olmak bazen beni bile yoruyordu. "Bende geleceğim. Üzerimi değiştirip hemen geliyorum." Koşar adımlarla mutfaktan çıktığımda yüzüne dahi bakmamıştım bu yüzden ona sarıldığımda verdiği tepkiyi göremediğim için bir tarafım pişmanlık duyuyordu. Dışarıda hala yağmur yağdığından üzerime kalın bir kazak geçirerek hızlıca giyindim montumu da alarak odadan çıktım. Botlarımı da hızlıca ayaklarıma geçirince araba da bekleyen Ivan'a doğru koştum. Sessiz bir yolculuk başladığında yaptığım tek şey kıvrılarak camdan yağmuru izlemek oldu. Yoğun ve sık çam ağaçları göğe yükseliyor Fewston'u korkutucu kılıyordu. Onu tamamen gizliyordu. Bir saatlik yolumuz vardı ve sıcak klima yüzünden mayışıyordum. Saat neredeyse gece yarısını gösteriyordu. Sadece birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatmıştım.. Ivan'ın nefes sesi karanlık koridorda yankılanıyordu sanki. Yanaklarımda ki sıcaklık ağladığımı gösteriyordu. Sahi neredeydim ben? Dar koridor bulanıktı yavaş yavaş silinen dumanla netleşti. Gri metal dolaplar ve boğucu sıcak hava nerede olduğumu anlamamı sağladı. Okuldaydım. Cızırdayan ve asla tamir edilmeyen lamba her zaman olduğu yerde sessizliği bozuyordu. Nefes sesim düzensizdi koşmuş gibi sert ve bir o kadar hızlıydı. Yavaş hareketlerle arkama döndüm okul boş ve sessizdi. Birkaç metre uzağımda duran Ivan'a baktım. Çıplak göğsü kan lekeleriyle dolmuş gözleri ona ait değilmiş gibi yabancı bakıyordu. Koyulaşmış gözleri bir saniye bile benden ayrılmıyor her hareketimi hatta her nefesimi izliyordu. Gözlerimi yavaşça kapattım ve açtım. Her şey saniyeler için de oldu. Patlama sesi kulaklarımda yankılanırken acı bütün bedenimdeydi. Saniyeler önce okulda koridordayken şimdi yağan yağmurda gök yüzüne bakıyordum. Soğuk, bedenimi ısırırken hissedebildiğim tek şey acıyla uyuşan bedenim ve sert zemindi. Gözlerimi gök yüzünden indirdim ve paramparça olmuş camların arasından beni izleyen gözlere baktım. Kendisi gibi yabancı bakan o gözlere. "Michel! Uyan." Gözlerimi açtığımda saç diplerime kadar terlediğimi hissettim sanki bir parkur koşmuş gibi nefes nefeseydim. Gözlerim heyecanla etrafı taradı ve kollarımı ellerine hapsetmiş Ivan da takılı kaldı. Rüyanın etkisi hala iliklerimdeyken kollarımı geri çekmek için çırpınmaya başladım. Ondan korkuyordum.. "Kabustu, sakin ol. Sadece bir rüya." Ivan yanılıyordu, hiç biri kabus değildi onlar geçmişimizdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD