Yağmur hızlanmaya başlarken bende adımlarımı hızlandırdım. Kapıya ulaştığımda derin bir soluk verdim ardından çıkarttığım anahtarları yavaşça ceketimin cebine koydum. Kapıyı araladığımda karşılaştığım sessizlik ve tenha yanlış yere gelmediğimi doğrular gibiydi.
Her hareketim boş salonda gürültüye dönüşüyor sessizlikte yankı buluyordu, sonunda botlarımı da çıkarınca içeriye girdim aynı yavaşlıkta çantamı da bir kenara atarak odama yöneldim. Yanan mum ışıkları ile gözlerimi etrafta gezdirdim.
Fewston hiç bir zaman parlak bir güne uyanmak, ışığı ve sarı güneşi kucaklayabileceğiniz bir sabaha kalkmak için uygun değildi en parlak günü bile gri bulutlarla kaplı olurdu ve bugün de onlardan biriydi. Dışarıda hala gündüz olmasına rağmen içerisi karanlıktı.
Salonda duran kocaman masaya ve dev altın işlemeli avizeye baktım. Ne israf ama.
Ağzında altın kaşıkla doğanlardandım, varlıklı bir aileden geliyordum.
Para, ailem için hiç bir zaman sorun olmamıştı. Tek çocuk olarak oldukça şımartılmıştım. Yedi yıl öncesine kadar şımarık ve umursamaz bir çocuktum ama mutluydum.
Babamdan her zaman en zor şeyleri isterdim yine de bulup getirirdi. Benim için her şeyi yaptığını düşünüyordu.
Ne istediysem bulduğunu sanıyordu ama en çok istediğim şeyi, benim için ayıracak vakti hiç bir zaman bulamamıştı. Yine de o zamanlar annemin olması yalnızlığımı önlüyordu.
Belki umursamaz biriydim, benim için her problemi hallediyorlardı ancak hayatım şimdinin aksine karanlık değildi. Kendimi derin karanlık bir depresyonun içine gömmüştüm.
Üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldim ancak ilk basamaktan ileriye gidemedim. Annemin mutfaktan ' Aç mısın bakalım? ' diye seslenmesini bekledim.
Annesiz geçirdiğim yedi yıla hiç bir şekilde alışamıyordum, alışamayacaktım.
Boş odalar beklediğim sesin gelmeyeceğini haber vermek ister gibi rüzgarla uğuldadı, döndüm ve yavaş hareketlerle odama çıktım. Ceketimi hızlıca çıkarttım ve umursamadan bir kenara attım.
Sırt üstü kendimi yatağa bıraktığımda yorgun ve düşünceli bakışlarımla tavanı izlemeye koyuldum. Ne kadar zaman boş tavana baktığımı bilmiyorum ama biraz sonra kapımın tıklatılmasıyla başımı hafifçe kaldırdım. Gelen Maggie'ydi.
"Neden geciktin, seni merak ettim. "
Gözlerimi kapattım ve başımı tekrar yatağa bıraktım. "Beni eve Ivan bıraktı. "
Elim hafifçe sızladı. Sert bakışları zihnimde dolaşmaya başlayınca gözlerimi yumdum.
"Aç mısın? " İçime dolan kırıklığa engel olamadım.
"Evet, biraz. "
Maggie gülümsedi ve yere attığım ceketimi kaldırarak yerine astı. "Senin için hemen bir şeyler hazırlarım biraz bekle. "
Gülümsedim, Maggie çıkmak için kapıya yöneldi. "Maggie. " Dedim hızlıca.
"Efendim? "
Kararsızca bir kaç saniye bekledim, hafifçe gülümseyen yüzüyle sabırla bana bakmaya devam etti. Minik gülümsemesiyle çıkan gamzeleri içimi ısıttı. "Seni seviyorum, iyi ki varsın. "
Önce bir şaşkınlık geçti yüzünden ardından sıcak bir gülümsemeye bıraktı kendini. "Bende seni seviyorum ve her zaman seveceğim. "
Ardından kapı kapandı. Odamda yine yalnızdım, gözlerimi kapattım ve bir süre sessizliği dinledim.
Gök yüzü gittikçe siyaha büründü yoksa bu kararan benim zihnim miydi?
"Annen artık burada değil, çocuk gibi davranmayı bırak ve büyü Michel. Senin o kadına ihtiyacın yok. "
Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle hızlıca silmeye çalıştım. Dişlerimi birbirine kenetlemiş yumruklarımı sıkıyordum.
"O benim annem. "
"Artık senin bir annen yok! Annen öldü. Duydun mu beni şimdi hemen odana, büyüyüp böyle şeyler için ağlanmayacağını öğrenene kadar da odandan çıkma! "
Dakikalar birbirini kovaladı zihnimin dar tozlu yollarında, ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Uyandığımda saç diplerimin ter içinde kaldığını hissettim. Aşağı kattan gelen kırılma sesiyle gözlerimi hafifçe araladım, hava kararmıştı.
Yattığım yerden kalktım, gördüğüm rüya hala bedenimde etkisini kaybetmemişti.
Babamın sözleri kulaklarımda çınlıyordu.
Odanın geldiğim zamankinden daha da karanlık olması beni şaşırtmıştı. Ne kadar zamandır uyuyordum? Saatler olmuş muydu?
Yarı uyanık bakışlarımla camdan dışarıyı taradığımda havanın bu kadar çabuk kararmasını açıklayamıyordum. Maggie baş ucuma bir tepsi bırakmıştı ama çoktan soğuduğunu görebiliyordum.
Odamın kapısını araladım, koridor bomboştu. "Maggie? "
Bir ses bekledim ama hiç bir şey yoktu. Küçük adımlarla odadan çıktım ve merdivenleri yavaşça inmeye başladım, bir yandan yavaşça görüş alanıma giren geniş salonu tarıyordum. Kalbimin hızlandığını hissettim. "Maggie?"
Mutfağa geldiğimde Maggie'yi burada bulmayı bekliyordum. Başımı hafifçe içeri uzatarak hızlıca etrafa baktım ancak yerde paramparça olmuş bir tabak dışında hiç bir şey yoktu. "Maggie! "
Mutfaktan çıkmak için arkamı döndüm ancak son anda gözüme takılan ayrıntıyla bakışlarım tekrar yerdeki kırık parçalara ve yeni fark ettiğim kan lekelerine döndü. Midemin kıpırdadığını hissettim, kana hiç bir şekilde bakamıyordum.
Kalbimdeki telaşa ve endişeye engel olamadım. Beynim acil durum vermiş gibi planlar kurmaya başladı. Hızlıca üst kata çıkacak ve telefonumu bulacaktım. Maggie'yi aramalı mıydım? Belki de kendini yaralamış ve ardından tek başına hastaneye gitmişti.
Merdivenlere kadar gelmiştim ki bir ses beni durdurdu. "Michel? "
Maggie aralık dış kapıdan endişeyle bana bakıyordu. Çıktığım bir kaç basamağı hızla inerek Maggie'nin boynuna atladım.
"Ne oldu?" Telaşlı sesine aldırış etmeden kollarımı daha sıkı doladım omuzlarına. Gözlerimin istemsizce dolması, bir an şaşırmasına sebep oldu.
"Sana bir şey olduğunu sandım!" Fazla tepki veriyordum belki de ama Maggie duygusal her halime alışıktı.
"Bunu da nereden çıkardın? "
Omuzlarına doladığım kollarımı gevşettim ve yüzüne baktım. "Mutfakta kan izleri vardı, yaralandın mı? "
Bir an donakaldı ardından hafifçe gülümsedi ve kıkırdayarak konuştu.
" Sadece domates sosu. Tabak bir an elimden kaydı. Endişlenme bu yaşta artık her şey zor. Benim yaşıma gel de görüşelim."
Kalbim tekrar yavaşladığında derin bir nefes aldım. "Beni korkuttun. Nereden geliyorsun? "
Elinde tuttuğu poşete kaydı gözlerim. Hızlı adımlarla mutfağa giren Maggie'nin peşinden gittim. Poşeti hızlıca kenarıya bıraktı.
"Sadece markete gittim. Evde başka domates sosu yoktu, akşam yemeği için tavuk yapıyorum. "
Eline bir bez aldı ve bir yandan yerdeki camları temizlerken diğer yandan hızlıca silmeye başladı. Yavaşça yanına eğildim. Neden bu kadar acele ettiğini anlayamadım. Panik olmuştu.
"Bırak yardım edeyim, neden bu kadar acele ediyorsun? "
Elindeki camları hızlıca çöpe attı ardından bana döndü. "Acele mi ediyorum? Ah, sanırım biraz gerginim.
Bugün babanın misafirleri gelecek oldukça önemli insanlar olduğunu söyledi ve ben elime yüzüme bulaştırıyorum. "
Sözleri bir an içime oturdu, gerginliğinin sebebini şimdi daha iyi anlamıştım.
Maggie yaşlanmaktan korkuyordu. Bir gün elden ayaktan düşerse bir işe yaramayacağından, yalnız kalmaktan korkuyordu. Bekar olduğu için ona bakabilecek ne kocası vardı ne de çocuğu.
Her ne kadar ömrüm boyunca ona bakmaya gönüllü olsam da sonuçta öz çocuğu değildim ve o bunu zaten kabul etmezdi. "Bırak yardım edeyim. "
Elimi yerde duran minik cam parçasına uzattım ama elimi havada yakaladı ve beni hafifçe itti. "O kadar da yaşlı değilim. Hala ellerim tutuyor küçük hanım, bana acıma. Ayrıca iğrenç kokuyorsun. "
Ona acımadığımı beni yanlış anladığını söyleyecekken sözlerim boğazımda tıkandı.
"Ne? "
"Ter kokuyorsun, banyo etsen iyi olur. Misafirler bir saat içinde gelecekler. "
Gördüğüm rüya gözlerimin önüne tekrar gelirken durgunlaştığımı hissettim. Yüzüm istemsizce düşmüştü. Bozuntuya vermeyerek gülümsedim.
"Pekala, gidiyorum ancak genç bayan bilmenizi isterim ki bir prenses asla kokmaz. "
"Hadi ordan cadı. "
Yavaşça eğildiğim yerden doğruldum. Misafirlerin kim olacağını düşünüyordum aslında daha çok misafirler varken nasıl odamda kalabileceğimi. Babam buna eminim ki izin vermeyecekti özellikle de Hayley.
Artık senin bir annen yok!
Düşünceli adımlarımla banyoya yöneldim henüz kapıyı aralamıştım ki Maggie'nin sesi kulaklarımı doldurdu.
"Ne yapıyorsun? "
Anlamsız bakışlarımı Maggie'ye yolluyordum, anlaşılan bir şeylerin etkisinde olan sadece ben değildim.
"Banyo edeceğim. Kokuyordum unuttun mu? "
Elinde bezle mutfak girişinde doğruldu ve ciddi bakışlarını üzerimde gezdirdi, bir an yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşündüm. Gerçekten gergin olmalıydı. "Neden odanda ki banyoyu kullanmıyorsun? Bende yemek yaptığım ve elime yüzüme bulaştırdığım için kirlendim. Banyo edeceğim. Hayley misafirlerin karşısına böyle çıkarsam beni keser."
"Tamam. " Düşünceli bir şekilde çıkan sesim hafifçe çatlamıştı. Açtığım kapıyı kapatarak merdivenlere yöneldim.
Hayley'nin sözü bana geçebilirdi ama Maggie'yi ezmesinden nefret ediyordum.
"Michel. "
Merdivenlerin yarısında bakışlarımı tekrar Maggie'ye çevirdim.
"Senin yaşlarında gençler de gelecekmiş, kaçmayı düşünme bile. "
Kahretsin.
"Anladım. " somurtarak merdivenleri tamamladım ve odama girdim. Beynimin bir kenarında Hayley'den kurtulma ve odamda kalma planlarımın üzerini çizdim.
İç çamaşırları ve temiz havlu çıkartarak banyoya yöneldim.
Kısaca hızlı bir duş aldıktan sonra elbise giymek için gardrobuma baktım, hava şimdiden kendisini geceye teslim etmişti.
Soğuk rüzgarın uğultusu doldurdu kulaklarımı.
Aslında bana kalsa pantolon ve tişört yeterliydi ama Hayley beni misafirlerin karşısında pantolonla görürse ne yapardı bilmiyorum. Hayley için ölüm kalım meselelerinden biriydi bu.
Gardrobu açtığımda hiç bir elbisemi göremedim. Nerede olduklarını düşündüm ama gardroptan başka bir yere de koymazdım. Siyah sütyen ve iç çamaşırlarımı üzerime geçirdikten sonra Maggie'ye seslenmek için odamın kapısını açtım. Karşımda görmeyi beklediğim en son kişi duruyordu. "I-Ivan. "
Gözleri gözlerime kilitlenmiş bir saniye bile ayrılmıyordu. Şaşkınlıkla yüzüne baktım, donmuş yüz ifadesi sanki bir katili andırıyordu.
Saçları ıslak ve karma karışıktı. Hızla kapıyı çarparak yüzüne kapattım.
Bir an ne olduğunu idrak edemedim. Dolaba koştum ve üzerime bir pantolon geçirmeye başlamışken kapı tekrar açıldı, ani bir kalp kriziyle arkamı döndüm ama gelen Maggie'ydi ve elinde siyah bir elbise tutuyordu.
"Ivan neden burda! "
"O da babanın bir misafiri. Ne oldu ki? "
Kafamı duvara vurmamak için zor tuttum kendimi.
"Hiç bir şey. Bunu mu giyeceğim, dolabımda ki elbiseler nerede? "
Elinden elbiseyi kaptım ve hızlıca giyinmeye başladım. Mahçup bir şekilde gülümsedi. "Kuru temizlemeye vermiştim ama almayı unutmuşum. Şükürler olsun bunu vermemişim. "
Aniden zilin çalmasıyla Maggie apar topar aşağı indi. Hala az önceki durumun utancını yaşıyordum içimden küfürler savuruyor, nasıl dışarı çıkacağımı düşünüyordum.
Neden gelmişti ki? Babamı çok mu umursuyordu sanki. Sabah ki olayın üzerinden sadece saatler geçmişti şimdi gelmiş birden bire karşıma çıkıyordu.
Sonsuza kadar burada kalmazdım ne kadar bunu yapmak istesem de Hayley gerekirse beni sürükleyerek çıkarırdı.
Sonunda sadece odamın kapısını sessizce açtım ve parmak uçlarımda koridora çıktım. Aşağı kattan gelen gülüşme seslerine kulak kesildim.
Bir kaç basamak indim ve salonu dikkatlice izlemeye başladım.
Bembeyaz saçlı, siyah takım elbiseli bir adam gülümseyerek babama bakıyordu. Saçları bembeyaz olsa da oldukça dinç ve sağlıklı görünüyordu hatta yakışıklı bir adam bile sayılırdı.
Gerçekten yaşlandığı için mi beyazlamıştı saçları yoksa boyamış mıydı?
Hayley bir el hareketi ile nazikçe oturmalarını işaret etti.
Beyaz saçlı adam ilerleyerek koltuklara gitti ardından genç bir kız girdi görüş alanıma. Uzun dalgalı kahverengi saçları kalçalarına kadar geliyordu.
Dar siyah bir elbise giymişti ve neredeyse kalçaları gözükecekti. Diğerlerine göre hafifçe gülümsemekle yetiniyordu.
O kız da koltuklara gidince bu sefer genç bir oğlan siyah dar pantolonu ve oldukça şık salaş tişörtüyle ayakta dikilmeye başladı. Beni en çok şaşırtan ilk gördüğüm adamınkiler gibi bembeyaz saçları olmasıydı.
Tek farkı genç çocuğunkiler oldukça asi bir tarz verilmiş gibi darmadağınıktı.
"İnsanları incelemen bittiyse inelim artık. "
Küçük bir çığlık kopartmamla salondaki sesler kesildi, bütün dikkatlerin üzerimde olduğunu hissettim. Ivan benim aksime rahat hareket ediyordu ama dişlerini sertçe birbirine kenetlediğini gördüm. Nefesini neredeyse ensemde hissediyordum.
Daha tek bir kelime etmeme fırsat vermeden elini belime yerleştirerek beni aşağı kata yönlendirdi.
Ellilerinin ortasında olduğunu tahmin ettiğim adam bir el çırparak bana baktı.
Aniden yaptığı hareket bir an beni yerimden sıçratmıştı.
Gülümsemesi neredeyse kulaklarına vardı, hayranlıkla bakan gözleri üzerimde geziniyordu.
Bu herif beni tanıyor muydu?
Tuhaf hareketleri ve bakışları beni olduğumdan daha çok geriyordu.
Genç kız ve erkekte beni dikkatli bakışlarıyla süzerken hafifçe gülümseyerek karşıladı. Nasıl birden bire böyle ilgi odağı olmuştum anlayamadım. Bu oldukça rahatsız ediciydi.
"Michel, kızım. "
Babamın sesiyle ona baktım. Bir an gözlerime oldukça yorgun gözüktü. Gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar artmış ve yaşlanmıştı sanki. Zaten nadiren görüyordum, her gördüğümde çöküyordu.
Salona geldiğimizde beyaz saçlı adam elini uzattı. Bir an tereddütle eline baksam da sonunda havada kalan elini tuttum.
"Seninle tanışmak ne büyük bir onur Michel. Ne güzel bir isim, aynı senin gibi. Bana Bay Joseph diyebilirsin. "
"Teşekkür ederim, Bay Joseph. "
Elimi hafifçe çektim, bakışlarımı tekrar babama çevirdim. Normalde işini her zaman ciddiyetle yapan bir adamdı ve bu kadar gülümsemesi beni geriyordu oldukça önemli insanlar olmalıydılar.
Hayley küçük bir kahkaha attıktan sonra yapmacık bir tatlılıkla konuşmaya başladı.
"Pekala Michel, neden gençleri odana götürmüyorsun. Hem tanışmış olursunuz biz de işlerimizi rahatça görüşürüz. "
Bu bir tavsiye değildi. Emirdi.
Gözlerimi devirdim, onları odama falan çıkarmak istemiyordum. Tamam Ivan daha önce odamı defalarca kez işgal etmişti ancak odam bu kadar yabancıyı sokmak istemediğim bir yerdi.
Homurdanarak konuştum, yüzüme sahte bir gülücük yerleştirmeyi unutmamıştım.
"Tabii, onlar da isterlerse. "
Genç kız hafifçe gülümsedi. "Neden olmasın. Hem Michel ile tanışmayı çok isterim. "
Gözlerimi devirmemek için kendini zor tuttum. Bana olan meraklarını anlayamıyordum. Herkesin bana olan aşkı mı tutmuştu? Nasıl tiplerdi bunlar böyle.
Ivan konuşma esnasında geri planda kalsa da biz üst kata çıkarken aşağıda kalmayı tercih etmişti. Aslında bu beni üzmüştü onlarla yalnız kalmak istemiyordum ne konuşacaktım ki?
Normalde her haltın içinde olmayı yanımdan ayrılmamayı biliyordu şimdi uzak durası mı gelmişti?
Odama geldiğimizde gergince kapıyı açtım. Sırayla içeriye girdiler ve odamı süzmeye başladılar.
Sonunda çalışma masamın etrafındaki sandalyelere yerleştiler. Zaten çok fazla seçenekleri yoktu.
Her ikisiden de ses çıkmıyordu, yaptıkları tek şey beni incelemekti ve bu beni oldukça rahatsız hissettirdi.
İzlenmek elimi ayağıma karıştırıyordu.
Onlar oturmuş odama bakarken bende hızlıca giyip giyip çıkarttığım kıyafetlerimi yerlerden toplayarak gardrobuma tıkıştırıyordum.
Kıyafetler ortadan kalktığında merakıma yenilerek onlara doğru döndüm.
"Acaba kardeş misiniz? "
"Hayır. "
"Hayır!"
Aynı anda verdikleri cevapla bir an şaşkınlığımı gizleyemesem de kendimi hızlıca toparladım. Genç kız çatık kaşlarla bir an oğlana baksa da gözlerini kaçırdı ve hafifçe gülümseyerek bana baktı.
"Bana Gwen diyebilirsin. "
Gülümsemekle yetindim. Oğlandan ses çıkmıyordu etrafa baktı ve gözüne kestirdiği oyuncak ayımı eline alarak incelemeye başladı. Benimle tanışmak yada konuşmak, diğerlerinin aksine pek umurunda değilmiş gibi gözüküyordu.
Bunu bende umursamıyordum, aslında işime gelirdi.
Gwen, sesini hafif bir öksürükle temizledi. "O da Aaron. "
"Memnun oldum. Ben size içecek bir şeyler getireyim. "
Bu tuhaf ortamdan hızlıca tüymek istiyordum. Birazdan akşam yemeği yenecekti en azından o saate kadar idare edersem yemekten sonra odama kaçabilirdim. Yalnız.
Beyaz saçlı adının Aaron olduğunu öğrendiğim çocuk elinde tuttuğu ve gözlerini üzerine diktiği oyuncak ayıdan ayırmadan tok çıkan sesiyle sertçe konuştu.
"Hizmetçiniz halleder. Neden karşıma oturmuyorsun? "
Sözlerini bir an idrak etmek için düşündüm. Ardından kaşlarım istemsizce çatıldı onunsa gözleri oyuncaktan ayrılmış dikkatle beni bulmuştu.
"Bizim hizmetçimiz yok, sadece yardımcımız var. Ayrıca basit bir içecek getirme işini de halledebilecek yetiye sahibim. "
Kapıyı açarak hızlıca kendimi dışarı attım. Onların babamın önemli misafirleri olması umurumda değildi, Maggie hakkında kimse kötü konuşamazdı.
Tanrı aşkına neden karşıma çıkan hiç bir insan normal olmuyordu ki? Ne kadar kabaydı hem karşısına oturmamı nasıl emrederdi, ne sanıyordu kendini?
Salonu koşar adımlarla geçerek mutfağa girdim ve bir kaç bardağa kola doldurmaya başladım. Bir yandan aklım babamdaydı, ne tür bir iş yapıyor olabilirdi ki?
Daha önce böyle ilginç insanlar hiç görmemiştim. İşini eve getirecek biri değildi.
Hayley'nin kahkaha sesi neredeyse salonu inletiyordu. Sinirlerimi bozan bir gülüşü vardı. Aldırış etmeyerek içeceklerle mutfaktan çıktım.
Gözlerim salonda gezindi ama Ivan ortalıkta yoktu, bir kaç saat önce ki olay zihnime akın ederken tekrar kızardığımı hissettim.
Merdivenlere yönelmişken -beyaz saçlı tuhaf adamın- Bay Joseph'in yüksek sesle söyledikleri bulandırdı bütün zihnimi.
"Gerçekten çok şanslısınız Bay ve Bayan McCharty, paha biçilmez bir hazineye sahipsiniz. Çocuklarımın hazinenize çok iyi bakacağına garanti ederim. "
Duymam için yüksek sesle söylediği cümleleri rahatça duymuş ama hiç bir kelimeyi anlamlandıramamıştım.
O tarafa bakmamaya özen göstererek hızlıca merdivenleri tırmandım.
Bir an önce evimizden gitmelerini istiyordum, babama bu tuhaf insanları evimize getirdiği için kızgındım.
Anlamsız sözler hala aklımda dönüyordu. Bay Joseph'in hazineden kastı neydi? Ayrıca çocuklarım derken Aaron ve Gwenden mi bahsediyordu? Kardeş olmadıklarını sanıyordum.
Odama geldiğimde kapı arasından sızan ince ışıkla taşındı sessiz fısıltılar kulaklarıma. İnce bir ses başladı sanki yarım kalan sözlerine.
"Sonsuza kadar dayanamaz. "
"Hiç kimse sonsuza kadar dayanamaz. "
"Ona acıyorum. Özellikle zavallı kıza. Michel. Kim böyle doğmak isterdi ki? Evcilik oyunundan uyanamamış zavallı kız. Yaşadığı hiç bir şeyi hak etmiyor. "
Gwen'in sözleri biter bitmez Aaron alayla devam etti.
"Neden? Bence ölmesi en iyisi. Herkes için. Neden bu işi hepimiz için kolaylaştırmıyor? Biraz hap ve bir bardak su.. "
Biraz hap ve bir bardak su..
GERİ SAR.