4. BÖLÜM (PART 1)

1471 Words
İnsan yorulur bazen. Yaşamak zorunda olduğu gerçeklerinden, yaşayamadığı hayallerinden veya vefa beklediği sevdiklerinden. Ve hatta kendinden bile... Genç kız da yorulmuştu. Ama onun yorgun olan bedeni değil, ruhuydu. Bedeni zaten bir koşturmaca içindeydi ve Güneş artık bu maratona alışmıştı. İnsanın içinde bitmek bilmeyen bir boşluk hissi oluşurdu ve aynı his genç kızda da fazlasıyla vardı. Yıllar geçmiş olmasına rağmen hala babasına karşı küçükte olsa bir özlem vardı içinde ama diğer yandan da ondan nefret ediyordu. Ve bu ikilemden bir türlü kurtulamıyordu. Ne kadar düşünmek istemese de, istemsiz olarak aklına düşüveriyordu. Bu hiç adil değildi. Onları bırakıp giden adamı düşünmek, hala düşünmeye devam etmek hiç ama hiç adil değildi. Neden gitmişti? Neden karısını, kızını terk etmişti? Annesiyle severek evlenmemişler miydi? Oysaki annesi sürekli anlatırdı o unutulmaz büyük aşklarını. Evlenmek için ne badireler atlattıklarını, ne zorluklardan geçtiklerini. Bir türlü anlayamıyordu. Genç kız yüzüne düşen damlayla birlikte düşüncelerini bir kenara savurdu birden. O damlayı önce yüzünde hissetmiş, ardından da elinde tuttuğu fotoğrafta görmüştü. Yağmur çiselemeye başlamıştı ve şiddetini arttırmadan eve gitmesi gerektiğini biliyordu. Hala elinde tuttuğu babasının fotoğrafından çekti bakışlarını. Önündeki ucu bucağı olmayan masmavi denize odakladı. Aslında karşısındaki bu mavilik, bir renkten daha fazlasıydı... Bu deniz, tıpkı sonu olmayan bir gökyüzü gibiydi. Bir damla daha yanağına düşerek oradan aşağı doğru kaydığında artık kalkması gerektiğinin farkındaydı. İşten çıkar çıkmaz soluğu bu sahilde almış ve kayalıklara oturmuş uçsuz bucaksız denize dalmıştı. Elindeki fotoğraf ve aklındaki bitmek tükenmek bilmeyen düşünceleriyle birlikte... Derin bir nefes aldı ve elindeki fotoğrafı buruşturarak atması bir oldu. Ardından ayağa kalktı. Aslında farkındaydı ki, bu fotoğrafı bu şekilde atmak hiçbir işe yaramayacaktı. Çünkü evde daha bir sürü vardı ona ait fotoğraf, hatıra. Cebindeki telefonun titremesiyle birlikte bakmaya gerek duymadı. Titreşime almıştı. Ama zaten annesi olduğunu biliyordu. Annesinden başka kimi vardı ki? Yine de daha fazla annesini merakta bırakmak istemedi. Hızlı ve büyük adımlarla evin yolunu tuttu. Yağmur damlaları durmuştu. Yağmaktan vazgeçmişlerdi. Başını gökyüzüne kaldırdığında kara bulutlar yerini beyaz bulutlara bırakmıştı. İşten bugün erken çıkmıştı. Yaz ayında olduğu için de hava henüz kararmamıştı. Sahilden çıkmış ve çoktan mahallesine giriş yapmıştı. Saat o kadar çok geç değildi fakat yine de bu saatte mahallede kimseyi bulmak kolay olmazdı. İkindi vaktinden itibaren adeta ıssızlaşırdı sokak. Bunu umursamadı. Eve doğru adımlarını yavaşlatarak yürümeye devam etti. Bir süre daha yürümüştü ki önüne aniden çıkan adamlarla ne yapacağını bilemedi. Korkuyla durdu ve geriye doğru sıçradı. Ne olduğunu anlamadan da biri kollarını arkasında birleştirerek tutmuştu, diğeri de bir eliyle ağzını kapatırken öbür elinde tuttuğu çakısını boynuna dayamıştı. "Sakın bağırayım deme!" diye uyardı aralarından biri. Genç kız korkudan nefes nefese kalmıştı. Ama ağzını tutan el yüzünden de rahatlıkla nefes alıp veremiyordu. "Şimdi elimi çekeceğim ve sen ses çıkarmayacaksın!" konuşurken o serseri bakışlarını kızın korktuğunu belli eden gözlerinden bir an olsun çekmiyordu. Genç kız başını hızlıca aşağı yukarı salladığında, adam da yavaşça elini çekmişti kızın ağzından. Güneş derin derin soluklanırken sordu, "ne - ne istiyorsunuz benden?" sesi de bakışları gibi korktuğunu apaçık belli ediyordu. Arkasında ki ellerini hala sımsıkı tutan adam ise, "sus, bir şey yapmayacağız. Tabi eğer uslu durursan!" diye tehditvari bir şekilde uyardı. Diğeri ise kızın ağzını bırakmıştı bırakmasına, fakat çakısını elinde tutmaya devam ediyordu ve genç kızın bakışları da ister istemez o elindekine kayıp duruyordu. Bu adamların ne yapacakları, kendisinden ne istedikleri hakkında en ufak bir fikri yoktu. Cebinde ki her dakika titreşimini hissettiği telefonunu bu adamların önünde çıkarıp cevap vermek ne kadar mantıklıydı? Sadece bunu hesap ediyordu şu an. O sırada elinde çakıyı tuttuğu adam kızın sırtındaki çantayı bir hışımla almasıyla birlikte gözleri ışık hızında büyüdü. 'Tanrım, yardım edecek kimse yok mu' diye düşünürken başını da gözyaşları eşliğinde sağa sola doğru sallamaya başlamıştı. Her şeyini alamazlardı. Parasına ihtiyacı vardı. "Hayır, bırakın çantamı!" diye bağırıp çantasına atılmak istedi. Fakat maalesef ki elleri hala biri yüzünden tutulmaktaydı. Bu hareketle birlikte kızın sesi yüksek çıktığı için bir elinde sallayıp durduğu çakıyı kızın boğazına dayarken diğer eliyle de tekrar ağzını kapatmıştı. "Sus dedim sana!" Boğazına dayanan çakıyla birlikte korkusu katlandı. Göz bebeklerine kadar titremeye başladı. "Ne olur bırakın gideyim." derken alamadığı nefeslerinin arasından zorlukla konuşmuştu. Ağzını tekrar tutmaya yeltenen adam diğerine bakarak, "sahip çık şu kıza!" diyerek elini çekti kızın ağzından. Ardından bir kaç adım geriye giderek uzaklaştı ve çantasını açtığında kıza hitaben konuştu. "Önce ne kadarın varmış bakalım. Sonra gidersin istediğin yere!" Çantanın içinden cüzdanı çıkararak parasını saymaya başladı. Genç kız kart kullanmıyordu. Onun bütün parası sadece yanında olurdu. "Hayır, ne olur almayın. O paralara ihtiyacım var." gözünden yaşlar durmaksızın akıyorlardı. Bugün hava yağmamıştı belki ama o yağmur gözlerinde çoktan yağmıştı. Ellerini tutmaya devam eden adam ise hafifçe sırıttı. "Bize senden daha fazla lazım." dedi, cüzdandan çıkan bir deste paraya bakarken. Bütün maaşı oradaydı. O parayı alırlarsa onlar diğer maaşa kadar ne yapacaklardı? Genç kızın bu düşünceyle birlikte yaşları arttı. Kenetlenmiş ellerini kurtarmaya çalışıyordu ama adam öyle sıkı tutuyordu ki, artık morardığına emin olmuştu. Adam cüzdandaki parayı alarak çantayı yere attı. Genç kızla göz göze geldi. Onun ağlamalarını umursamadı bile. Zira ilk yaptıkları iş ve ilk sıkıştırdıkları kız değildi. "Telefonun nerede?" diye sorarken arkasındaki iş ortağıyla buluşturdu gözlerini. O da bakışlarını anladı ve kızın ceplerini aramaya yeltendi. Onun çırpınışları arasında telefonu da arka cebinden alırken kolundaki saate kaydı gözü. Hiç düşünmeden saatide çıkarırken, "pahalı bir şeye benziyor." dedi. Babasının aldığı saatti. Genç kızın mavilerinden akan yaşlar dur durak bilmiyordu. Ne kadar da talihsiz olduğunu düşünüyordu artık. Başına gelmeyen kalmıyordu. Resmen belayı mıknatıs gibi üzerine çekiyordu. Neyi varsa her şeyini almışlardı resmen. İşte bir kez daha, erkeklerden nefret etmişti. Tam o sırada uzakta olaylara çoktan şahit olmuş olan kır saçlı adam yerden uzun bir sopa bulmuş ve sinsice onlara doğru yaklaşmaktaydı. Son bir kaç adım kala, büyük bir öfkeyle elinde çakı olan adamın ensesine sertçe vurduğunda yere düştü. Arkasından kızın ellerini sımsıkı tutmaya devam eden adam ise korkuyla bir kaç adım geriledi ama kızın ellerini de bırakmamıştı. "Bırak lan kızı!" diye adeta kûkrediğinde aldığı darbeyle yere düşmüş olan adam kalkmaya hazırlanıyordu. Bunu fark eden kır saçlı, 30'lu yaşlarının başında olan adamın ona tekme atmasının ardından dakikalar önce cebine sıkıştırmış olduğu kızın paralarını aldı. Diğeri de kızın ellerini sonunda bırakmış, kaçmak için yeltenmişti ki, izin vermeyip elindeki sopayla sertçe ona da vurdu. İkisi de artık bayılmıştı. Genç kız korkudan hala tir tir titriyordu. Ellerini boğazına getirerek nefes alıp vermeye çalıştı. Daha sonra da aklına boğazına bıçak dayandığı geldi ve daha fazla içi daraldı. Ellerine titreyen göz bebekleriyle baktığında tahmin ettiği gibi morarmak üzere olduklarını gördü. O sırada adam da yerden kızın çantasını almış, içine de paralarını, saatini ve telefonunu koymuştu bile. Ardından sakinleştiğine emin olduğu kıza bir adam atarak, "iyi misin?" diye sakince sordu. Attığı adımla Güneş refleksle irkilerek geriledi. Bu hareketle adam daha fazla yaklaşmadı, elini havaya kaldırarak 'sakin ol' işareti yaptı. Ve sorusunu yineledi. "İyi misin?" Bu kır saçlı adam... Günler öncesinde Hayrettin amcasının ayarladığı, onların evlerine gelen tamirciden başkası değildi. Ama genç kız bu adamın o olduğunu elbette ki bilmiyordu. Genç kızın konuşmaya bile mecali kalmamıştı. Başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Dikkatle baktığında daha önce bir yerde karşılaşıp karşılaşmadıklarını düşünmesine mani olamadı. Ama daha sonra bu düşüncesinden hemen vazgeçti. Adam, Güneş'e çantasını yavaşça uzattığında, titreyen elleriyle alabilmişti. Ardından elleri ve gözleri gibi titreyen sesiyle, "te - teşekkür ederim." diyerek oradan uzaklaştı. Derin bir nefes alan adam yerdekilere öfkeyle bakarken cebinden telefonunu çıkararak araması gereken numaraya tuşladı. "Alo. Abi..." derin bir nefes alırken karşı hattaki adamın kendisini dinlediğini pekala biliyordu. "Burada iki adam var. Merak etme ama ben hallettim, gerekeni yaptım. Sana gönderiyorum birazdan." Karşı hattaki adam anlamıştı. Çünkü bu adamın görevi sadece tamircilik değildi. Bu yüzden aramasının sebebi olarak O'nunla ilgili olduğunu da pekala anlamıştı. Öfkeyle o tok sesiyle konuştu. "Hemen o itleri bana gönder!" Hiçbir cevap beklemeden telefonu suratına kapattı. Adam alışan bakışlarını telefondan çekerken hemen başka bir numarayı aradı. "Atacağım konuma iki adam yollayın!" ☀️☀️☀️ Genç adam gecenin serinliğini derince içine çekiyordu. Güneş batmış, hava kararmıştı. Beyaz bulutlar yerini aya ve yıldızlara bırakmıştı. Ortaya çıkan karanlıkta düşünüyordu sessizce. Gecenin sessizliğini seviyordu. Aslında geceler sonsuz gibi görünürdü, ama geceler asla sonsuz değildi. Peki sonsuz olmasını istemesi ne kadar normal bir düşünceydi? Karan zaten kendisi normal değildi. Düşünceleri de kendisi gibi karanlıktı. Ama geceler sonsuz olamazdı. Bu siyahlık sonsuz olamaz, bu gökyüzü sonsuza kadar karanlığa bürünemezdi. Bu dünyanın aya, yıldızlara olduğu kadar güneşe de ihtiyacı vardı. Çünkü sürekli karanlıkta yaşayanlar, güneşin parlaklığını hissedemezlerdi. Geceye olduğu kadar gündüze, karanlığa olduğu kadar aydınlığa da ihtiyacı vardı bu yaşadıkları dünyanın. Genç adam bunların pekala farkındaydı. O aydı, geceleri ortaya çıkmayı severdi. Karanlıkta siyaha bürünen gökyüzünü aydınlatırdı. Ama ay kadar, güneşinde gökyüzüne ihtiyacı vardı ve o da tam aksi, gündüzleri ortaya çıkardı. İşte bu yüzden de aydınlığı görmek için karanlık geceden geçmek gerekirdi. Gece olmadan gündüz, karanlık olmadan da aydınlık olmazdı. Aslında bu iki zıt kutup birbirini tamamlıyordu. Bir o kadar da birbirlerini çekiyorlardı. Ne kadar tuhaf bir çelişkiydi böyle. Ay karanlığa, Güneş aydınlığa aşıktı... Karanlık, geceye Aydınlık ise, gündüze aitti... ☀️ DEVAM EDECEK... ☀️ Peki siz bu zıtlığı sevdiniz mi? Yorumlarda buluşalımmm 💖
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD