4. BÖLÜM (PART 3)

1018 Words
Gökyüzü gecenin karanlığına inat, incecik bir ışıkla parlıyordu. Dolunayın gümüşü sokağı örttükçe, gölgeler daha uzun, sessizlik daha yoğun oluyordu. Güneş, kendini bu sessizliğin içinde yalnız hissetti; hem korkmuş, hem yorgun, hem de bir garip huzursuzlukla doluydu. İnsan, bazen en güvenli yerinde bile yalnız kalabilir, gecenin karanlığıyla yüzleşmek zorunda kalırdı. Ve o gece, Güneş’in içinde titreyen tek gerçek, yaşadığı anın ağırlığıydı. Düşündükçe kalbi sıkışıyor, elleri istemsizce titriyordu. Her şeyi bildiğini sandığı hayat, bir anda belirsiz ve tuhaf bir gizemle sarmalanmıştı. Genç kız daha yeni yeni kendine geliyordu. Eve gireli saatler olmuştu ama o, odasından hiç çıkmamıştı. Ve tek düşündüğü şey saatler öncesinde yaşananlardı. Neydi bu yaşadıkları? Aklından hiçbir şekilde çıkmak bilmiyordu. Öyle çok korkmuştu ki. Hatta bu durum onun tansiyonunu bile etkilemişti. Eve geldiğinde annesi onun beti benzi akmış, kireç gibi olmuş yüzüyle karşılaşmıştı ama genç kız bununla ilgili ağzını açıp tek bir şey söylememiş, sadece "yorgunum." diye geçiştirmişti. Şu an ise odasındaki yatağına boylu boyunca uzanmış, tavana ifadesiz mavileriyle bakmaktaydı. Hala eli ayağı titriyordu. Kendine yeni yeni gelmeye başlıyordu. Eğer o adam gelip onu kurtarmasaydı kim bilir şu an hali ne olurdu. İlk defa şanslı olduğunu düşünerek o adama şükretmişti. Titrekçe derin bir nefes aldı. Bedenini yavaşça yatağından ayırdı. Bu kaçıncı su içişiydi bilmiyordu, ama bir kez daha yatağının yanındaki küçük çekmecenin üzerindeki sürahiye uzandı. Bardağa suyu doldurarak bir dikişte içti. Derin bir nefes aldı. İçtiği suyun daha fazla rahatlattığına inandırıyordu kendini. Bir süre sonra ayağa kalkarak penceresine ulaştı. Biraz da hava almalıydı. Pencereyi açarak başını dışarı doğru uzattı. Gökyüzüne kaldırdı kafasını. Dolunayın ışığı bulundukları sokağı aydınlatıyordu. Yıldızlar ise sayamayacağı kadardı. Geceler ona daima korkutucu gelirdi. Çünkü hep en tehlikeli olaylar gecenin karanlığında gelirdi insanın başına. 'Bugün olduğu gibi...' Odanın açılan kapısıyla birlikte bakışlarını içeri aldı. Annesi odaya girerek şüphe ve merak dolu bir şekilde kızına yaklaştı. "İyi misin kuzum sen?" Lakin kızının eve girdiği ilk halini beğenmemişti. Genç kız yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi. "İyiyim anne." derken istemsizce gözlerini kaçırmıştı. Annesi bu hareketiyle birlikte daha fazla yaklaştı. Elini kızının alnına koyarak kontrol etmeye başladı. Ardından saçını okşarken, "ama bana hiç öyle gelmiyor." dedi ılımlı bir sesle. Güneş tekrar gözlerini kaçırmasına engel olamadı. Annesine bu akşam yaşadığı olaydan bahsedemezdi. Onu da endişeye düşürmek istemiyordu. "Bir şeyin yok dimi senin?" diye tekrar sordu şüpheyle. "Ne oldu kızım, anlat bana." Anneydi işte. Anneler her zaman hissederdi. Onun annesi de sanki bir şeyleri hissetmişti. Genç kız zoraki bir şekilde gülümsedi. "Gerçekten anne. Yok bir şeyim." Ona inanması için annesiyle göz temasına girdi. "Hiçbir şey olmadı... Gerçekten." ve gülümsedi. "Ben... Yorgunum sadece. Bugün kafe çok yoğundu." Aslında kırık kalplerin hikayesi kısa olurdu. "Ne oldu?" derler. "Hiç." dersin biter. Güneş'te her zamanki gibi dertlerini kendi içinde saklıyor, kimseyle paylaşmıyordu. Oysaki acılar paylaştıkça azalmaz mıydı? Bu cevapla birlikte annesinin şüpheli bakışı yok oldu. Kızının gülümseyişine aynı şekilde karşılık verdi. "Tamam o zaman, sen öyle diyorsan." dedi ve ardından başka bir konuya giriş yaptı. "Geldiğinde de bir şey yemedin. Yemek hazırladım sana. Hadi gel." Genç kız gülümseyerek başını aşağı yukarı salladığında annesi de, "bekliyorum mutfakta." diyerek arkasını döndü ve odadan çıktı. Güneş'in titreyen göz bebekleri tekrar camdan dışarıyı bulduğunda son kez derin bir nefes alarak pencereyi kapatmaya yeltenmişti ki, uzakta bir yerde bir karartı görmesiyle birlikte kaşlarını çattı. Başını tekrar dışarı doğru uzattı. Orada biri vardı. Siyah bir arabanın içinde, camdan doğru kendisine bakıyordu. Gözlerini tedirgince kapatıp, usulca açtı. Başını tekrar pencerenin dışına uzattığında, sokakta ıssızlığı bozan küçük bir karaltıyı tekrar fark etti. Uzaktan bakınca, sanki gölgelerin içinden süzülen bir figürdü bu. İnsan mı yoksa sadece hayal mi ayırt edemiyordu. Siyah arabasının içinde oturuyor, camdan sabit bir şekilde ona bakıyordu. Gözleri simsiyah, duruşu kapkaranlık ve sessizliğiyle sokağı öldürüyordu adeta. Her ne kadar mesafe onu belirsizleştirse de, varlığı sanki havayı ağırlaştırıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Güneş, bir an için kalbinin göğsünde çarpıp durduğunu hissetti. Gözlerini bir kez daha hızlıca kapatıp açtığında ise karaltı bu sefer yok olmuştu. Sessiz sokakta yalnızca rüzgarın uğultusu kalmıştı geriye. Ama o kadar uzaktaydı ki, kim olduğunu seçemiyordu. Ya da nasıl biri olduğunu. Bir adamdı. Simsiyah gözleri ve kapkaranlık duruşuyla dikkat çeken bir adam... Gözlerini bir hızla sıkıca kapatıp tekrar açtığında, bir kez daha baktı o noktaya. Fakat kimse yoktu. Etrafına baktı kısaca. Sokak ıssız ve sessizdi. Ne kimsecikler vardı ne de az önce gördüğünü düşündüğü o adam. Hayal gördüğünü düşündü kız. Bunun sebebini de yorgunluk ve uykusuzluğuna yorumladı. Yemeğini yedikten sonra direkt yatacaktı. Pencereyi kapatarak odasından çıktı ve soluğu mutfakta aldı. Annesi yemek masasında oturmuş bekliyordu. O da oturarak eşlik etti. Yemeklerini yemeye başladılar. ********* Yemekten sonra ayaklanan genç kız, "ellerine sağlık annecim. Ben uyumaya gidiyorum." dediğinde annesi başıyla onaylarken konuştu. "Yatmadan önce kirlilerin varsa çamaşır makinesine at. Ben çalıştırırım." Genç kız onaylayarak odasına geri döndü. Bütün kirli kıyafetlerini alarak odadan çıktı ve banyoya ulaşarak bu yeni çamaşır makinesinin kapağını açtı. Evet, yeni bir makineleri olmuştu artık. O gün evlerine gelen tamirci vermişti bu çamaşır makinesini. Üstelik uygun fiyata. Güneş, o tamirciyi hiç görmemişti ama annesinin söylediğine göre o işteyken bir sabah gelmiş, ve bu ikinci el makineyi uygun fiyata onlara satmıştı. Hiç ikinci el gibi durmayan bu çamaşır makinesi, artık onlarındı. Güneş bunu umursamamış veya ilk defa sorgulamamıştı bile. Çünkü bu çamaşır makinesi olayına çok kafa yormuştu. Çok düşünmüştü. En sonunda da hal olmuştu. Kirlilerini makineye atarak odasına geri döndü ve yatağına girmesi bir oldu. Sabah onu yorucu bir maraton bekliyordu. Kafeye gitmeyecekti. Patronu ondan bir günlüğüne otele gidip eleman azlığından dolayı orada çalışmasını rica etmişti. Nilay'la ikisi oraya gideceklerdi. Patronlarının sadece işlettiği bir kafesi yoktu, aynı zamanda da ortak olduğu büyük bir otel vardı. Çok olmasa da küçük bir hissesine sahipti. Ve orada, otelin asıl patronu için büyük bir kutlama yemeği yapılacağını söylemişti patronu. Bu onun için çok önemliydi. Ayrıca otelden alacağı para, maaşı dışındaydı ve oldukça yüksek bir meblağaydı. Otelin sahibi gerçekten çok zengin biri olmalıydı. Bu düşüncelerle birlikte uyku onu yavaş yavaş ele geçirmeye başladı. Kendini tamamen karanlığa hapsettiğinde, yorgunluğun getirisi olan derin bir uykuya çoktan dalmıştı bile. *********** Sizce o makine gerçekten ‘ikinci el’ miydi, yoksa Güneş’in bilmediği bir şey mi var? Siz olsaydınız, hiç görmediğiniz bir tamircinin evinize makine bırakması size de garip gelmez miydi? Peki Güneş'in gördüğü o karartı.. Gerçekten hayal görmüş olabilir mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD