5. BÖLÜM (PART 1)

1783 Words
Aslında bazı insanlar yağmuru hisseder, bazıları da sadece ıslanırdı. Genç kız hissedenlerdendi. Yağmur damlaları birer birer düşüyorken yere, o hissediyordu. Gözlerini dakikalar öncesinde kapatmış, başını da yukarı doğru kaldırmış, burnuna gelen o toprak kokusunu derince içine çekiyordu. Bu hareketi bir çok kez tekrarlamıştı. Yağmur daha bir anlamlı geliyordu, yüreği dünden ıslak kalanlara. Çokça yağmur yağsa, temizlenir miydi şu kirli dünya? Belki yağmura da gerek kalmazdı, insanlar bu kadar kirli olmasaydı. Güneş aklındaki bu derin düşünceleriyle birlikte bir kez daha hissetti yağmurdan sonra gelen toprak kokusunu. Bu kokuyu da yağmuru sevdiği kadar seviyordu. Çalan telefonuyla birlikte cebinden çıkardı ve arayana baktığında, Nilay olduğunu gördü. Açıp kulağına götürdüğünde arkadaşının, "ben geldim, kapının önündeyim." diye şakıyarak direkt konuya bodoslama dalacağını elbette ki tahmin ediyordu. Çünkü o Nilay'dı. Çok enerjik ve hayat dolu bir kızdı... Güneş'in aksine. Gözlerini deviren genç kız, "tamam, geliyorum." diyerek kapattı telefonu. Sabahın ilk ışıklarında başlamıştı yağan yağmur. Ve hala daha devam ediyordu. Başta çok şiddetli yağsa da, yavaş yavaş dinmişti. O da yağmuru daha iyi hissedebilmek için balkona çıkmıştı. Sabahın erken saatlerinde kalktığı için kahvaltısını çoktan yapmıştı. Annesine Nilay'ın geldiğini ve kapıda olduğunu haber vererek çıktı evden. Annesi de kendisinden bir saat sonra çıkacaktı. "Günaydın!" Arkadaşı Nilay yine tez canlı bir enerjiyle söylemişti bunu. Güneş tekrar devirdi mavilerini. "Sana da günaydın." Onun sesi arkadaşına rağmen yorgun çıkmıştı. Gün daha yeni başlıyordu üstelik. Ve arkadaşı, sabah sabah bu enerjiyi nereden buluyordu? Gerçekten anlamıyordu. Yağmur hızını azaltmış, şu an çiseliyordu. İki genç kız otobüs durağına doğru yürümeye başladılar hızlı bir şekilde. Zira yağmur yine her an şiddetini arttırabilirdi. İkisi de önlemlerini almışlar yağmurluk giymişlerdi ama ne olur ne olmazdı. Gerçi Güneş, yağmurun altında ıslanmayı seviyordu fakat şimdi değildi. İşe giderken değildi. Kafeye değil, otele gidiyorlardı. Patronlarının ortaklarından biri olduğu bir oteldi bu. Çok önemli, otelin asıl patronu için düzenlenecek bir davet yemeği vardı ve patronun söylediğine göre de çok önemliydi. Eleman eksikliğinden dolayı iki genç kızı da bu otel için seçmişti. Bir kaç gün orada çalışacaklardı. Nilay daha önce orada çalışmıştı fakat Güneş ilk defa gidiyordu. Umuyordu ki eline yüzüne bulaştırmazdı. Çünkü patronları da o yemekte olacaktı. Gece boyunca dikkatli gözleri sürekli üzerlerinde olacaktı, iki kız da bunun pekala bilincindeydi. Yağmurdan dolayı koşar adımlarla durağa ulaşmaya çalışan kızlar, acele etmeye çalışıyorlardı. Lakin işe geç kalmak istedikleri son şey bile değildi. Fakat durak da epey uzaktaydı. En sonunda yetiştiklerinde henüz otobüs gelmemişti. Bunun rahatlığıyla birlikte derince nefes alıp beklemeye başladılar. Neyse ki durak yağmura veya başka bir doğa olayına karşı korunuyordu. Üstü kapalıydı mesela. Bu yüzden de bir süre ıslanmaya bir son verebilirlerdi, bu arada yağmur da şiddetini çoktan arttırmıştı bile. Şemsiye almadıkları için kendilerine lanet ettiler. Şimdilik yağmurluğun şapkasıyla yetinmek zorunda kalmışlardı. Ama bu, yine de ıslanmalarını tamamen önlememişti. Bir süre sonra siyah bir araba uzaktan doğru kızlara yaklaşırken, hızlıca yanlarından geçip gittiğinde haliyle yerdeki çamur birikintisi de kızlara sıçramıştı. Öfkeyle giden arabanın arkasından baktıklarında ikisi de sövüyorlardı. "Hay ben senin araba diye..!" dedi Nilay, onun ardından da Güneş'in öfke dolu sesi karıştı araya. "Ehliyeti manavdan mı aldın!" diye bağırdı, duymayacağını bildiği halde. Üstlerine sinirle bakmaya devam ederlerken, hala söyleniyorlardı. "Şu üzerimize bak yaa!" Nilay'ın son sözü bu olurken, genç kız kendi üzerinden çektiği öfkeli mavilerini tekrar çoktan kaybolan arabanın gittiği yola doğru çevirdi. Öfkeden tek bir kelime dahi edemiyordu. O sırada otobüsün geldiğini gören Nilay arkadaşını dürterken, "neyse boşverelim. Sarhoşun teki olsa gerek!" dedi hala dinmeyen öfkesiyle, ardından da durakta duran otobüse bir bakış atarken, "hadi otobüs geldi. Binelim. Yoksa geç kalacağız." dediğinde Güneş'in de onaylaması eşliğinde binmişlerdi. Hala öfkeliydi. Neden bütün aksilikler onu buluyordu ki? Şanssızlığında bu kadarıydı. Dinmemiş olan öfkesiyle birlikte arkaya doğru sinirli adımlarla yürüdüğünde, Nilay'da hem kendisi için hem de arkadaşı için kartını basmakla meşguldü. Genç kız öfkesinden olsa gerek kendi otobüs kartını basmayı unutmuştu. Onun sinirini pekala anlıyor ve hak veriyordu arkadaşı. Sabah sabah olacak iş miydi bu? İkisininde aklından, zihninden benzer düşünceler geçiyordu. ********** Otobüs durmuş ve onlarda yaklaşık 5 dakikalık mesafeyi yürüdükten sonra otelin önüne gelmişlerdi. Nilay zaten daha önce bu otele geldiği için gayet normaldi fakat şu an Güneş, kocaman olmuş gözleri ve hayran bakışlarıyla otelin dışını incelemekle meşguldü. Karşısındaki yapıt bir otele değil, adeta gökdelene benziyordu. Bilmem kaçıncı katlıydı, sayamamıştı genç kız. Beyaz renklerin ağırlıkta olduğu bir oteldi ve dört bir yanı da denizle çevriliydi. Bahçesinde ise dopdolu, çeşit çeşit çiçekler hakimdi. Genç kız otelin dışından çekti hayran bakışlarını ve önden gitmekte olan arkadaşı Nilay'ı takip etmeye başladı. Büyük ve görkemli otelin o büyük kapısından içeri girdiklerinde, Güneş gördükleriyle uzunca bir süre daha şaşkınlık geçirdi. Çünkü içi dışının tam tersiydi. Hatta içi dışından çok çok farklıydı. Dışında beyazlar ağırlıkta olmasına rağmen içi simsiyahtı. Eğer ışıklar olmasaydı otelin içi kapkaranlık bile sayılabilirdi ama yine de güzeldi. Ayrı bir asillik katmıştı otelin içine. Bu otelin asıl sahibini şimdi daha fazla merak etmesine engel olamamıştı. Otelde siyah ve beyazın uyumu vardı ama bir o kadar da birbirine uzaktı bu iki renk. Uzak ve zıt. Yine de siyahın yanına en çok yakışan beyazdı, bu gerçeği kimse değiştiremezdi. Otelin yukarıya çıkan iki taraflı merdivenleri vardı. Üzerinde uzun kırmızı halı vardı fakat merdivenlerin fayansları bile siyahtı. Tıpkı otelin zemininin siyahlığı gibi. Bu adamın siyahı mı yoksa beyazı mı çok sevdiğini anlayamadı. Bu oteli inşa ederken veya ettirirken aklında ne vardı? Gerçekten çok merak etmişti. Otelin dışı çok güzeldi, bunu kabul ediyordu ama içi dışından da güzeldi. Güzel ve ihtişamlı... Bu otelin içinde resmen kaybolunurdu. Genç kız kendi kafasında bunları düşünürken, yanlarına yaklaşan uzun boylu, kumral saçlı, kahverengi gözleri olan genç adamı çok sonradan fark etmişlerdi. "Buyurun, hoş geldiniz?" İki genç kız da karşılarında duran oldukça karizmatik adama bakmaktaydı. Nilay sözü devraldı. "Sen burada yenisin galiba. Beni tanımamış olman doğal. Ben daha önce de çalışmıştım burada-" Cümlesinin yarıda kalmasının sebebi araya başka bir sesin girmesiydi. "Ah Nilay hoş geldiniz. Sonunda gelebildiniz. Akşama fazla bir zamanımız kalmadı. Hemen başlamanız gerekiyor." Enerjik sesiyle uzunca konuşmuştu. Yıllardır o otelin çalışanı olduğu için elbette ki Nilay'ı tanımıştı. Ardından kömür gözleri Güneş'e kayarken, "merhaba tatlım, Selin ben." diyerek tanıttı kendini. Genç kız da hafifçe gülümserken, "Güneş bende." diye karşılık verdi. Bu sırada ilk gelen genç adamın gözleri de kızdaydı ve bir anlığına hayranlıkla bakmasına mani olamamıştı. "Bende Kerem." diyerek o da kendisini tanıtmak istedi. Kahve gözleri hala genç kızdayken Nilay'da bunu tabiki fark etmişti. Sırıtarak o ikisine bakarken buldu kendini. Güneş'in ise bu bakışlar umrunda bile değildi. Bıkkın bir şekilde etrafta gözlerini gezdiriyordu. "Hadi hadi, fazla oyalanmayalım. Patronlar birazdan gelir." Selin'in sesiyle birlikte kendine gelen iki genç kız, hemen hareketlenmişlerdi. Çünkü haklıydı. Otelin tek bir tane patronu yoktu. Tam üç tane vardı ve asıl patron, yani otelin kurucusu bu kişiler arasına girmiyordu. Selin, Nilay'a bakarak son sözlerini söyledi. "Canım sen nasılsa soyunma odalarının nerede olduğunu biliyorsun." Başıyla onaylayan genç kıza hafif bir tebessümle karşılık verdikten sonra resepsiyondaki işine geri döndü. "Gel canım bu taraftan." Güneş, arkadaşını onaylarken gösterdiği tarafa doğru yönelmişlerdi. O sırada ismini öğrendikleri Kerem'in sesini duymalarıyla birlikte durup sesin sahibine döndüler. "İsterseniz ben size eşlik edebilirim?" Hala kahve gözleri Güneş'in üzerindeydi ve bir an olsun ondan ayrılmamıştı. Güneş gözlerini devirmemek için kendini zor tutarken, cevap veren kişi Nilay oldu. "Gerek yok, ben buranın eski çalışanıyım zaten. Yolu biliyorum. Teşekkürler." diyerek arkadaşının koluna girerek onu da beraberinde yürütüyordu. Merdivenleri kullanarak alt kata doğru inmeye başladılar. Otelin asansörü de vardı fakat nasılsa soyunma odası bir alt katta olduğu için merdivenleri kullanmak istemişlerdi. "Kerem'in sana nasıl baktığı gözümden kaçtı sanma." Nilay'ın muzip çıkan sesine aldırmayan genç kız, "yani?" dedi omuz silkerken, umursamazca. "Ciddi misin sen?" Bunu sorarken sesi çok şaşkın ve bir o kadar da ciddi çıkmıştı. Arkadaşının bu hallerini bir türlü anlayamıyordu. "Bana da biri öyle hülyalı hülyalı bakacak var ya, ben senin gibi vurdumduymaz olamazdım herhalde." bunu da söyledikten sonra bir iç geçirmiş ve uzaklara doğru dalıyormuş gibi yapmıştı. Genç kızın umursamaz sesi değişmezken, "bundan banane Nilay. Nasıl bakarsa baksın umrumda değil. Ayrıca adamın dış görünüşü de ilgimi çekmedi." dedi omuzlarını silkerek. Çünkü doğruydu. Güneş bunu umursamamıştı bile. O daha önce hiçbir erkeğe duygusal şeyler hissetmemişti. Hatta duygusal bir yakınlık bile hissettiği söylenemezdi. Herhangi bir hayranlıkta buna dahildi. Belki de bunun sebebi babasıydı. Babası yüzünden hiçbir erkeğe güvenmiyordu, güvenemiyordu. Ve güvenemeyecekti. O adamın annesine yaptığını kendisine de yapsınlar istemiyordu ve bununda en iyi yolu erkeklerden uzak durmaktı. Annesi bir adam yüzünden ihanete uğramıştı, üstelik bu kişi de onun nikahlı kocasıydı. Genç kız, annesinin yaşadıklarını yaşamak istemiyordu. Çünkü bizzat görmüştü ki, bunlar kolay atlatılacak şeyler değildi. Zaten hangi kadın, ihaneti kabullenebilirdi ki? Annesi bile hala kabullenememişken üstelik. Bunu kızına belli etmemeye çalışıyordu. Unutmuş gibi yapıyordu ama genç kız görüyordu, hissediyordu. Babasının annesine yaptığı ihanet, annesinde derin yaralar açmıştı ve hala o yaralar kapanmamıştı. Kapanmayacaktı da. Belki zamanla alışacaktı. Belki gün geçtikçe yarası yavaş yavaş kabuk bağlayacaktı. Lakin asla kapanmayacağını biliyordu genç kız. Belki alışacaktı ama asla geçmeyecekti. Ne de olsa yıllardır ortada olmayan birinin yokluğuna da alışmak kolay olabilirdi. Peki ya açılan o derin yarası? Acılar unutulur muydu? Geçmiş, bir gün geçer miydi? Kimisine göre o geçmiş, hala geçmemiş olabiliyordu. Peki ya annesine göre? Biliyordu. Annesi aslında babasını hiçbir zaman unutmamıştı, unutamamıştı. Babasını bilmiyordu ama annesi onu gerçek sevgiyle sevmişti. İnsan içindeyken yüzü gülüyordu. Hatta kızına karşı bile... Yüzü gülümsüyordu. Unutmuş gibi davranıyordu. Sırf kızı üzülmesin diye. Güneş bunların pekala farkındaydı. Aslında hayat ne kadar tuhaftı öyle değil mi? Acını kamufle etmek için biraz gülümsüyordun ve herkes senin dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünmeye başlıyordu. Bundan daha tuhaf ne olabilirdi ki? Genç kız için de geçerliydi bu. O da herkese inat - özellikle de babasına inat - ev dışında gülümserken, mutlu sanıyorlardı. Ama işin aslı öyle değildi. Şu an olduğu gibi... Bütün hazırlıklar tüm hızıyla devam ediyordu. Nilay ve Güneş soyunma odasında üstlerini değiştirip kendilerine uygun olan kıyafetleri bulup giydikten sonra yemeğin yapılacağı büyük salonda almışlardı soluğu. Ve hiç vakit kaybetmeden de hazırlıklara yardım etmeye başlamışlardı. Kendileriyle birlikte tam 10 kişi vardı. Bu görkemli otelin her tarafından zenginlik akıyordu. Yemeğin yapılacağı salon bile öylesine büyük ve ihtişamlıydı ki, iki genç kız da girer girmez hayran kalmışlardı. Nilay bile ilk defa giriyordu bu salona. Oldukça yorulmuşlardı ama durmak yoktu. Yemeğin başlamasına yaklaşık 2 saat kalmıştı. Saat akşamın 7'sini gösteriyordu. Hava artık kararmaya yüz tutmuştu. Ne kadar erken bitirirlerse o kadar erken evde olurlardı. İkisi de sadece bunu düşünmekteydi. Otel evlerine oldukça uzak bir semtteydi, otobüsle gitmek mümkün değildi. Çünkü son otobüs saat 8'deydi. Artık tek çare taksiydi. Yemek 20 kişilik olacaktı. Masaya koyulmadık şey kalmamıştı. İçecekler, yiyecekler... Zaten içlerinde normal bir içecek de yoktu. Hepsininde alkollü olduğunu düşündüğü fakat isimlerini bilmediği şeylerdi bunlar. Fakat genç kız düşünmeye bile tenezzül etmemişti. Onun alkolle işi olmazdı. Bir daha da görmeyeceğine emin olduğu için hiç sorgulamadan büyük dikdörtgen masanın üzerine yerleştiriyordu her birini. Masa oldukça büyüktü. En baş köşede büyük patron oturacaktı. Onun yanına da patronun tek oğlu. Mirasının tek varisi. ☀️ DEVAM EDECEK... Sizce bu mirasın varisi kim olabilir?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD