bc

URFA’NIN GELİNİ BERFİN TÖRE

book_age18+
815
FOLLOW
7.5K
READ
dark
family
age gap
fated
second chance
arranged marriage
single mother
heir/heiress
drama
tragedy
serious
city
pack
small town
enimies to lovers
surrender
addiction
like
intro-logo
Blurb

URFA’NIN GELİNİ BERFİN TÖRE

Berfin, Urfa’nın törelerle çevrili bir köyünde büyümüş genç bir kadındır.Sessizliği öğretilmiş, korkuyu miras almış, susması beklenmiştir.Ama o susmaz.Bir aşiretin gölgesinde başlayan hayatı, yasaklar, tehditler ve örtülen gerçeklerle şekillenirken Berfin, köyün yıllardır görmezden geldiği karanlığa ışık tutar. Bu ışık; düşman kazandırır, dostları sınar, kanın eşiğine kadar sürükler.Tehditler açıktan yapılır.Ev basılır.Kan akar.Ama Berfin geri çekilmez.Onun direnişi sadece kendisi için değildir; bir çocuğun korkusuz okula gidebilmesi, bir kadının sesini yükseltebilmesi, bir köyün suskunluktan kurtulabilmesi içindir. Devlet, aşiret, töre ve erkek egemen düzen arasında sıkışan köy; Berfin’in duruşuyla yüzleşmek zorunda kalır.İhanet açığa çıkar.Gerçekler konuşur.Köy ikiye bölünür.Sonunda Berfin ne kahraman olur ne de mağdur.O, kalan olur.“Urfa’nın Kızı Berfin”, bir kadının susmamayı seçmesinin, bir köyün de susmamayı öğrenmesinin hikâyesidir.Bu roman; yasak aşk ya da silahlı çatışmadan çok, cesaretin sessiz ama yıkıcı gücünü anlatır.Çünkü bazen en büyük devrim, gitmemektir.

chap-preview
Free preview
KIRANLI KONAĞI’NDA BİR SABAH
📖 1. BÖLÜM – KIRANLI KONAĞI’NDA BİR SABAH Urfa güneşi daha doğmamıştı ama Kıranlı Konağı çoktan uyanmıştı. Avluda ince bir serinlik, havada toprak ve ıslak taş kokusu vardı. Harran ovasından esen rüzgâr, konağın yüksek duvarlarına çarpıp içeriye yumuşak bir uğultu olarak doluyordu. Horozların ötüşü, uzaktan gelen köpek havlamaları, tandır başına inen kadınların fısıltıları.Hepsi birbirine karışmıştı. Kıranlı Aşireti, Urfa’nın en eski, en köklü aşiretlerinden biriydi. Bu konağın taşlarına sinmiş bir ilke vardı. “Mehmet Kıranlı ne derse o olur.” Mehmet Kıranlı, sabah namazını bitirmiş, avludaki uzun tahta sedire oturmuştu. Üzerinde koyu renk şalvarı, sırtında ince bir ceket, başında hafif yana kaymış bir poşu. Yüzündeki çizgiler hem yaşını hem de gördüğü kavganın, barışın, törenin izlerini taşıyordu. Elinde ince belli bir çay bardağı, dumanı tüten çaydan bir yudum alıp dalgın dalgın avluya bakıyordu. Tam karşısında, büyük su küpünün orada bir kız hareket ediyordu. Berfin. Mehmet’in gözünde, bu konağın en değerli emaneti. Aşiretin tek kızı, evin ateş çiçeği. Berfin, suyu avuçlarına doldurup yüzüne çarptı. Soğuk su, uykusunu alırken içindeki sıkışmışlığı almıyordu. 18 yaşındaydı ama sanki ruhu çok daha fazlasını görmüş gibiydi. Uzun, koyu kestane saçlarını iki kalın örgü halinde toplamış, uçlarına ince kırmızı kurdele bağlamıştı. Üzerinde düz, koyu renk bir elbise, belinde ince bir kuşak vardı. Ela gözleri, sabahın loşluğunda bile parlıyordu. Ama içinden geçenler gözlerindeki ışıktan farklıydı. “Bu duvarların dışındaki hayat nasıldır acaba? Bu avlunun dışında yürüyen kızlar ne konuşur, ne giyer, nereye gider?” Derin bir nefes aldı, sonra su küpünün yanındaki bakır leğeni yerine koydu. Gözleri istemsizce avlunun bir köşesindeki duvara asılı bakır tabağa kaydı. Tabağın ortasında Kıranlı aşiret damgası vardı; sert, keskin, ağır bir işaret. Berfin içinden geçirdi. “Ben sadece bu damganın kızı değilim. Ben Berfin’im.” Tam o sırada avlu kapısından ince, sinirli bir ses duyuldu. “Berfiiiin! Kız neredesin yine? Sofra kendiliğinden mi kurulacak?” Bu ses, Mehmet’in eşi, Berfin’in yengesi Zehra hanım’a aitti. Gür kaşlı, ince dudaklı, her adımını kontrol etmeyi seven bir kadındı Zehra. Üzerindeki koyu renk entari, başındaki oyalı yazma, her adımında şıngırdayan bilezikleriyle avluya indi. Berfin, elindeki bezi sıktı, yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirip döndü. “Geliyorum Zehra yenge.” Zehra, hanım onu baştan aşağı süzdü. “Kız, saçlarını da özenmişsin yine. Misafire mi gidecez, tarlaya mı inecen, karar veremedim vallahi.” Berfin hafifçe başını eğdi. Avludayım yenge. Saçım da benden başka kime gösteriliyorum sanki.” Zehra hanım. “He he. Dilin de uzamış senin. Hadi, fazla konuşma da sofraya yardım et. Mehmet Ağa birazdan çayı ister.” Zehra mutfağa doğru yürürken bile içinden söyleniyordu. Berfin de peşinden adımladı. Mutfağın kapısından içeri girince sıcak tandır kokusu yüzüne vurdu; taze pişmiş ekmek, yağda kızaran yumurta, kaynayan çaydanlığın tıslaması. Mutfakta iki kadın daha vardı, komşu akrabalardan. Onlar da sofraya hazırlık yapıyordu. Berfin sessizce masaya tabak dizmeye koyuldu. Zehra, hanım göz ucuyla onu izliyor, bazen de çevresine “Bu kız büyüdü, artık evlenme zamanı geldi.” anlamında bakışlar atıyordu. Avluda bu hazırlıklar sürerken, konağın büyük demir kapısında bir gölge belirdi. Kapı vuruldu. “Tak, tak, tak…” İçeriden bir delikanlı koşarak kapıya gitti. Kapı yavaşça açılınca, dışarıdan yeni bir yüz göründü. Elinde dosya çantası, sırtında şehir işi bir ceket, altında sade bir pantolon. Ayakkabıları konak tozuna yabancı duruyordu. Saçları yanlardan kısa, üstten hafif dağınıktı. Gözlerinde sakin ama dikkatli bir ifade vardı. “Selamün aleyküm.” dedi genç. “Aleyküm selam.” diye karşılık verdi kapıyı açan delikanlı. “Kimsin ağabey, kime baktın?” “Ben Mert. Mehmet Kıranlı Ağa ile görüşmeye gelmiştim. Arazilerle ilgili. Şehirden gönderildim.” Delikanlı, “bekle,” diyerek içeri seslendi. “Mehmet Ağa! Misafir var!” Avluda oturan Mehmet, ağa başını hafifçe kaldırdı. Çayından son bir yudum alıp bardağı sedirin yanındaki küçük sehpaya bıraktı. Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdü. Mert, onu görünce saygıyla hafifçe eğildi. “Mehmet Ağa, ben Mert. Şehirden, sizin araziler için görevlendirildim. Haritalama, ölçüm. Evraklarınızı getirdim.” Mehmet, ağa gözlerini hafif kısarak delikanlıyı süzdü. “Hoş gelmişsin.” dedi. “İstanbul’dan mı geldin?” “Evet Mehmet bey. Dün gece geldim, sabah da direk konağa geldim.” “İyi etmişsin. Erkenciyi severim.” Sonra eliyle avlunun ortasını işaret etti. “Gel, otur hele. Önce bir kahvaltı yapalım. Aç karnına iş olmaz.” Mert, bu sıcaklık karşısında biraz şaşırmış gibi başını salladı. “Sağ olun Mehmet bey eksik olmayın.” Tam o sırada mutfak kapısından dışarı tabak taşıyan Berfin göründü. Elindeki bakır tepside zeytin, peynir, domates vardı. Başını hafif kaldırdığında gözleri, avlunun ortasında duran Mert’le karşılaştı. Bir an. Sanki her şey sustu. Mert, eline aldığı çantayı sıkıca kavradı. Gördüğü bu genç kız, bu taş duvarların arasına sıkışmış bir bahar dalı gibiydi. Gözleri, sanki yıllardır içine gizlediği soruları taşıyordu. Berfin’in kalbi bir an göğsüne sığmadı. Başını hemen eğdi ama o bir saniyelik bakış, içindeki sıkışmışlığı yerinden oynatmıştı. “Şehirli” diye geçirdi içinden. “Bakışı bile farklı…” Zehra, hanım mutfaktan ikinci tepsiyle çıkarken o bakışları fark etti. Kaşları hafif çatıldı. Hemen araya girmek ister gibi sert bir sesle konuştu. “Berfin, kız! Tepsiyi bırak oraya, ekmekleri de getir. Misafirin karşısında dikilme öyle.” Berfin, irkilip. “Tamam yenge.” dedi, tepsiyi sedire bıraktı. Mert, gözlerini hızla başka yöne kaydırdı. Mehmet, ağa bütün bu küçük anı fark etmiş gibi ama belli etmemeye çalışan bir ifadeyle çaydanlığın yanına oturdu. “Mert,” dedi, “Buralar sana yabancıdır. Urfa’nın güneşi sert, insanı doğru, töresi ağırdır. Önce alışman lazım.” Mert saygıyla başını salladı. “Ben işimi düzgün yapmak için buradayım Mehmet bey. Töreye, düzene saygım var.” Mehmet’in hoşuna giden bir cümle olmuştu bu. “İyi. Bakalım sözün gibi duruşun da sağlam mı?” dedi. Gün böylece başlamış, Mert evrak çantasını açıp Mehmet beyle arazilerin planı, haritaları hakkında konuşmaya başlamıştı. Berfin uzaktan, bir köşeden sadece çay doldurmak için yanlarına gidip geliyor, göz ucuyla bu yabancı gence bakmaktan kendini alamıyordu. Ama içinden bir ses sürekli uyarıyordu. “Berfin, Bu aşiretin kızı olduğunu unutma. Yabancıyla göz göze gelmek bile başına dert açar diyodu.” Öğleye doğru güneş iyice yükselmiş, avlunun taşları ısınmaya başlamıştı. Mert, Mehmet’ bey’le beraber dışarı, arazilere bakmaya çıkarken, Zehra Hanım mutfakta kadınlarla fısıldaşıyordu. “Şehirden gelmişmiş. Mühendismiş. Bizim kıza yanlış gözle bakmasın sonra. Mehmet’in kulağına giderse kıyamet kopar.” Kadınlardan biri gülümsedi. “Berfin zaten narin kız. Gözü bile ürkek. Hem Mehmet Ağa varken kim ne cesaret eder?” Zehra, dudaklarını büzdü. “İnsan gönlüne söz yürümüyor bacım. Göz görür, kalp yanar. Ben içime sinmeyen hiçbir şeyi görmemezlikten gelemem.” Akşamüstüne doğru, gökyüzü yavaş yavaş kızarmaya başladığında, konakta ikinci bir hazırlık telaşı başladı. Bu sefer mutfaktaki tabaklar sadece ev halkı için değil, misafirler için de hazırlanıyordu. Çünkü o gece, Urfa uzun süredir görülmemiş bir olaya tanık olacaktı. Kıranlı Aşireti, yıllardır husumetli oldukları Karahan Aşireti’nin konağına gidiyordu. Sözde barış için, gerçekte ise herkesin içten içe tedirgin olduğu bir sıra gecesi yapılacaktı. Mehmet, ağa odasında hazırlanırken Zehra hanım yanına girdi. “Mehmet, bu Karahan işinden hiç hoşlanmıyorum.” dedi. “Yılların husumeti bir gecede biter mi?” Mehmet, ağa aynada poşusunun duruşunu düzeltirken konuştu. “Töre ne derse o olur Zehra. Kan davası uzadıkça herkes zarar görür. Biri adım atacak. Bu sefer de biz atıyoruz.” “Ya biri hıyanet ederse?” “Ben uyurken bile uyanık olan adamım, merak etme.” dedi Mehmet, ağa gözlerinde sert bir parıltıyla. Zehra, dudaklarını ısırdı, sonra aklına başka bir şey geldi. “Berfin’i de götürüyorsun değil mi?” Mehmet ağa başını hafifçe eğip. “Evet. Kıranlı Aşireti’nin kızı görünmezse sözümüz eksik sayılır. Herkes görsün kimle uğraştığını.” Zehra, hanım içten içe hesap yapar gibi susup odadan çıktı. Berfin, odasında eski bir sandığın önünde oturuyordu. Sandığın kapağını açmış, içinden en güzel elbiselerini çıkarıyordu. Beyazın kırık bir tonunda, işlemeli, ince bir Urfa fistanı, Elbisenin üzerine geçeceği renkli kuşak, hafif parlayan gümüş takılar. Elbisenin yakasını düzeltirken elleri titredi. “Karahan Aşireti.” Bu ismi çocukluğundan beri hep kavga, kan, husumet cümleleri içinde duymuştu. Yine de bu gece oraya gidecekti. Zehra hanım içeri girdiğinde Berfin’i aynanın karşısında buldu. “Güzel olmuşsun.” dedi, ama sesindeki ton şefkatten çok kontrollü bir onay gibiydi. “Bu gece herkes görecek Mehmet’in kızını.” Berfin fısıltı gibi konuştu. “Ben sadece orada sessizce oturacağım yenge. Gözüm kimseyle buluşmayacak.” Zehra hanım ona yaklaşıp saçındaki örgüleri düzeltti. “Kız, sen gözünü kaçırsan da bazı gözler senden kaçmaz. Aklını başında tut. Şehirli mühendisle nasıl göz göze geldiğini gördüm bugün. Bir daha öyle şey istemem.” Berfin bir adım geri çekildi, yüzü kızardı. “Ben bir şey yapmadım.” “Yapmana gerek yok. Bu memlekette bir bakış bile mesele olur. Unutma, sen Kıranlı Aşireti’nin kızısın.” dedi Zehra, hanım sonra sertliğini yumuşatmak ister gibi elini Berfin’in omzuna koydu. “Hadi hazırlan. Mehmet ağa bekletmeyi sevmez dedi.” Gece çöktüğünde, Kıranlılar kalabalık bir grup halinde Karahan Konağı’na doğru yola çıktı. Dar sokaklardan geçerken taş binaların arasında yankılanan ayak sesleri, uzaklardan gelen davul zurna sesine karışıyordu. Karahan Konağı’nın önü, geceye rağmen kalabalıktı. Avluda yanan fenerler, taş duvarlara sıcak bir ışık düşürüyor, içeriden hafif bir saz sesi duyuluyordu. Kapı açıldı, içeri girildi. Mehmet Kıranlı ağa önde, Zehra hanım ve Berfin arkada yürüyordu. Berfin, avlunun ortasına geldiğinde bir an durdu. O anda, karşıda, gölgede duran uzun boylu bir adamı fark etti. Üzerinde koyu renk bir gömlek, omzunda siyah bir poşu, elinde yarım yakılmış bir sigara. Yüzü sert çizgili, bakışları derindi. Karahan Aşireti’nin varisi. Gözleri, kalabalığın arasından Berfin’e kilitlendi. Sanki etrafa dolan tüm sesler sustu, sazın teli bile bir an titremeyi bıraktı. Berfin’in nefesi kesildi. Aras’ın bakışları, onu baştan aşağı süzmüyor, sanki içini görüyordu. O bakışta ne vardı? Öfke mi, merak mı, yoksa yıllardır bekleyen bir kaderin başlangıcı mı? Mehmet, Karahan Aşireti’nin büyükleriyle selamlaşırken, iki gencin bakışı bir anlığına havada asılı kaldı. Sonra Berfin, yüreği gümbür gümbür atarak başını çevirdi, gözlerini yere indirdi. *“Sakın” dedi kendi kendine. “Sakın gözlerine tekrar bakma. Bu, masal değil. Burası Urfa. Burası aşiret.” Ama kader, bir kere ipini çekmişti. Aras, sigarasını avludaki taşın üzerinde ezip ayağıyla bastırdı. İçinden yalnızca bir cümle geçti: “Kıranlı’nın kızı…” Ve o gece, sıra gecesinin ortasında söylenen her türkü, içilen her çay, yapılan her sohbetin arasında görünmez bir şey dolaşmaya başladı: Kıranlı Aşireti’nin kızı Berfin, Karahan Aşireti’nin varisi Aras. Ve Urfa’nın taş sokaklarında sessizce doğan, yasak bir aşkın ilk nefesi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.0K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
550.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
39.5K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.4K
bc

HÜKÜM

read
231.2K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
36.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook