Cihangir 'in anlatımıyla devam
Dicle.... işi gücü bırakmış, peşinden koşturuyordum. Kaçacağını biliyordum. Ailesiyle kahve içtikten sonra arka sokakta beklemeye başladım. Ön kapıda adamlarım vardı, oradan çıkamazdı. Arka kapı tek ihtimaldi. Nitekim öyle de oldu.
Gece ilerlemişti. Dicle’yi pıtı pıtı yürürken gördüğümde istemsizce güldüm.
“Gerçekten mi?” dedim kendi kendime. “Benden bu kadar kolay kurtulacağını mı sanıyorsun?”
Beni gördüğü an olduğu yerde donup kaldı. Gözlerindeki korkuyu net gördüm. Koruma kapıyı açıp onu arabaya yönlendirdi.
“Hayır… lütfen…” dedi kısık bir sesle.
“Bin,” dedim sertçe.
Yanıma oturdu. Dizleri titriyordu, ellerini kucağında kenetlemişti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi de.
Hangi ara dudaklarına yapıştım, farkında bile değilim. O an kontrol bende değildi. Küçük dudakları ağzımın içinde kayboldu. Dudakları titredi, gözünden bir damla yaş aktı, yanağıma değdi.
Bir an durdum. Sinirle geri çekildim.
“Ağlama,” dedim dişlerimin arasından. “Ben sana dokundum diye ağlayamazsın.”
Bana baktı. Gözleri doluydu ama ses çıkarmadı.
“Alışacaksın,” dedim. “Bu iş uzadıkça zor geliyor, biliyorum. Ama bitecek.”
O an karar verdim. Daha fazla uzatmayacaktım.
“En kısa sürede düğün olacak,” dedim kendi kendime. “Yarın gelinliğini alırız, ertesi gün bu iş biter.”
Şu an bile alıp götürmek, koynuma almak istiyordum ama içinde bir ukde kalmasını istemedim. Her şey olması gerektiği gibi olacaktı.
Dicle’yi evine bıraktığımızda abisini açtı kapıyi , Hafifçe eğilip kulağına egildim.
“Sakın,” dedim alçak ama net bir sesle, “kılına zarar gelirse karşınızda beni bulursunuz.”
Yılmaz’ın rengi bir anda değişti.
“Emrin olur ağam,” dedi hızlıca. “Gözüm gibi bakarım.”
Arabaya binip konağa doğru yola çıktım. İçimde tuhaf bir sevinç vardı. İki gün sonra bu konağa geldiğimde, Dicle’nin koynunda dinlenecektim.
Odaya girdiğimde Mizgin yatak başlığına sırtını dayamış, beni bekliyordu.
“Hele şükür ağam,” dedi. “Neredeydin?”
“Sanane,” dedim sertçe. “Ne zamandan beri sana hesap veriyorum?”
“Hesap değil,” dedi hemen. “Merak ettim.”
Bir an durdu, sonra ekledi:
“Annen bugün hamamda kuma kızı görmeye gitmiş. Beğenmiş. Güzelmiş belli.”
Sinirle yatağa oturdum.
“Eee?” dedim. “Bunun olacağını biliyordun Mizgin.”
Yatağın kıpırtısından hareket ettiğini anladım. Ellerini omzuma koydu.
“Cihangir,” dedi kısık bir sesle, “seni seviyorum. Kıskanıyorum.”
Başımı hafifçe çevirdim.
“Sen beni sevdiğini ne zamandan beri söylüyorsun?” dedim. “Bu zamana kadar neredeydi bu sevgi?”
“Yanılıyorsun,” dedi. “Her zaman sevdim. Senin için her şeyi yaptım.”
Acı bir tebessüm geçti yüzümden.
“Her şeyi yapmak,” dedim, “sevmek mi oluyor Mizgin?”
Kalktım.
“Duş alacağım.”
Kolumdan tuttu, beni tekrar yatağa çekti.
“Seni özledim,” diye fısıldadı.
“Yorgunum.” dedim.
Bu iki gün içinde Mizgin’le olamazdım. Aklım Dicle’deyken başka bir kadına dokunmak haksızlıktı. En azından kendime karşı.
Banyoya geçtim. Ilık suyun altına girdim. Gözlerimi kapattım.
Aklımda tek bir yüz vardı.
Duşumu alıp banyodan çıktım. Bornozu omuzlarıma alıp öylece yatağa attım kendimi. Tavana bakarken gözlerimi kapattım ama uyku gelmedi. Dicle’nin yüzü girip çıktı aklıma. Suskunluğu, bakışlarını kaçırışı… İçimde bir yer huzursuzdu ama bunu kendime bile itiraf etmek istemedim.
Sabah olduğunda her zamanki gibi erkenden uyandım. Üzerime bir şeyler geçirip doğruca çalışma odasına çıktım. Yatak odası ikinci kattaydı, çalışma odası üçüncü katta. Yanındaki boş odanın kapısı uzun zamandır kapalıydı. Kapıyı açtım, içeri girdim.
“Burası Dicle’yle benim odam olmalı,” dedim kendi kendime.
Ağzımdan çıkınca karar daha da kesinleşti. Çalışma odasına açılan kapısı olması işime gelmişti. Mizgin’in gözünden uzakta, her an kontrolüm altında… Dicle bu konağa girdiğinde bir an bile benden uzak kalamayacaktı. Bu düşünce içimi rahatlatmak yerine tuhaf bir gerginlik yarattı ama üstünde durmadım.
Kahvaltı için Mizgin kapıyı çaldığında ses tonundan huzursuz olduğu belliydi.
“Ağam, kahvaltı hazır,” dedi.
“Geliyorum,” deyip odadan çıktım.
Salona birlikte geçtik. Annem çoktan yerini almıştı. Beni görür görmez yüzü aydınlandı.
“Günaydın oğlum.”
“Günaydın ana, nasılsın?”
“İyiyim oğlum,” dedi, sonra duraksayıp ekledi, “Dün Dicle’yi hamamda gördüm. Bence uygun kız. Hiç uzatmayalım, düğün hazırlıklarına başlayalım derim.”
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Tamam ana. İki güne düğün kurulur.”
Mizgin’in eli havada kaldı, çatalı masaya bırakamadı bile.
“Bu acele ne ağam?” dedi. “Daha doğru dürüst konuşulmadı bile.”
Bakışımı ona çevirdim.
“Öyle olması gerek Mizgin,” dedim kısa ve net.
Annem hemen ayağa kalktı, heyecanı yüzünden okunuyordu.
“O zaman ben Ayşe Hanım’ı arayayım. Çarşıya çıkacağız diyeyim.”
“Elini yorma ana,” dedim. “Ben söyledim, merak etme.”
Bu söz Mizgin’i çileden çıkardı. Çatalı masaya sertçe bıraktı.
“Ne demek söyledim? Sen… sen nereden biliyorsun kızı?”
Ses tonunda kıskançlık vardı ama umurumda olmadı.
“Annemi almaya gidince gördüm,” dedim. “Onları da evine bıraktım. Ne var bunda?”
Mizgin’in yüzü düştü. Gözleri dolu dolu bana baktı.
“Beni şimdiden sildin Cihangir,” dedi. “Oysa ben senin itibarın için kumaya razı geldim.”
İçimde en ufak bir yumuşama olmadı.
“Tamam Mizgin, uzatma,” dedim ve konuyu kapattım.
Kahvaltıdan sonra annemle birlikte arabaya bindik. Vedat da yanımızdaydı. Araba hareket ettiğinde annem yan koltukta bana dönüp gülümsedi.
“Oğlum, Dicle çok güzel kız. Maşallah, çok beğendim.”
İstemeden sırıttım.
“Öyle ana, çok güzel kız.”
Vedat’a dönüp talimat verdim.
“Çalışma odasının yanındaki oda boyanıp temizlensin. Mobilyaları akşama konağa yollarım.”
“Tamam ağam,” dedi hiç tereddütsüz.
Annem bu kez daha temkinliydi.
“Oğlum, çok acele olmuyor mu bu iş?”
“Anne,” dedim, sesimi biraz sertleştirerek, “senin istediğin torun değil mi? Bırak da zamanına ben karar vereyim.”
Bir an sustu, sonra başını salladı.
“Tamam oğlum, tamam.”
Dicle’nin evine vardığımızda o ve annesi hazırdı. Minibüse bindi. Araba çarşıya doğru hızlanırken Dicle başını önüne eğmişti, tek kelime etmiyordu. Annemle annesi alınacak eşyaları konuşuyor, listeler yapıyordu. Dicle’nin sesi çıkmıyordu, sadece dinliyordu.
Konu gelinliğe geldiğinde başını kaldırdı.
“Gelinlik istemiyorum,” dedi net bir sesle.
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Alınacak.”
Arabada bir anda sessizlik oldu. Gerginlik herkesi rahatsız etti. Vedat aynadan bana baktı ama bir şey demedi.
Bir süre sonra Vedat dayanamayıp sordu.
“Ağam, odayı hangi renk yapsınlar?”
Dicle bu kez öfkeyle yüzüme baktı.
“Beyaz, Beyaz yapsınlar.”
Çarşıya vardığımızda ilk kuyumcuya girdik. Annem tezgahın üstüne ne varsa dizdirdi. Bilezikler, setler, altınlar… Ama Dicle’nin gözü başka bir yerdeydi. Vitrindeki nazar boncuğu şeklindeki kolyeye bakıyordu, kaçamak ama sürekli.
Bunu fark edince kuyumcuya işaret ettim.
“Şunu ver,” dedim.
Kolyeyi elime aldım, Dicle’ye döndüm. O bir adım geri çekilecek gibi oldu ama durdu. Kolyeyi boynuna taktım.
“Buna daha çok ihtiyacın var, Güzelliğine nazar değmesin.”