Yazarın anlatımıyla:
Taksi, şehrin gürültüsünü arkasında bırakarak otoyola çıktığında, Ronya başını cama yasladı. Gözleri yoldaydı ama aklı çok daha uzakta, geçmişin kıvrımlarındaydı.
Bir anda zihninde annesinin sesi canlandı, sonra dört yaşındaki halinin ağlayışları... O gece… Karanlık… Kan kokusu… Sessizlik… Ve ardından yetimhanenin soğuk duvarları. Hepsi üst üste bindi. Boğazına düğümlenen duygularla yumruklarını sıktı.
“Bitti sanmışlardı,” diye mırıldandı. “Ama henüz hiçbir şey bitmedi.”
Havaalanına varıldığında taksiden indi. Gökyüzü hâlâ griydi ama içinde yavaş yavaş bir ışık yanıyordu. Kararlılığın ve geçmişle hesaplaşmanın ışığı. Valizini aldı, terminale doğru yürümeye başladı. Kalabalığın içinde yalnızdı ama korkmuyordu artık. Her adımı onu Mardin’e, yıllardır içinde büyüttüğü hakikate götürüyordu.
Check-in işlemlerini yaptıktan sonra bekleme salonuna geçti. Bir kahve aldı, bir kenara oturdu. Telefonunu çıkardı. Alin’den gelen mesaj ekranında parlıyordu:
“Kalbim seninle. Unutma, geri döneceğin bir evin var.”
Ronya mesajı okuyunca gözleri doldu, ama gülümsemeyi de ihmal etmedi. “Ev,” diye geçirdi içinden. “Ev, kan bağından değil, kalp bağından olur. Ve ben bu dünyada evimi çoktan buldum.”
Uçağa binerken son kez telefonunu uçuş moduna almadan önce Alin’e bir mesaj yazdı:
“Uçuyorum. İçimdeki çocukla birlikte gidiyorum, ama döndüğümde kadın olarak geleceğim. Güçlü, özgür ve haklı biri olarak. Seni seviyorum.”
Kemerini bağladı, gözlerini kapadı. Uçak havalanırken bir damla yaş süzüldü yanağından. Bu, vedanın değil, dirilişin gözyaşıydı.
Mardin ufukta onları bekliyordu.
Ve Ronya, geçmişin karanlığına yürürken, ışığını kendi elleriyle yakacaktı.
Bu kez kurban değil, yargıç olmaya gidiyordu.
Ve bu hikâye artık yarım kalmayacaktı.
...
Uçak, Mardin semalarına yaklaştığında Ronya’nın kalbi daha hızlı atmaya başladı. Altında uzanan topraklara bakarken, yıllardır sadece zihninde taşıdığı o şehir şimdi ayaklarının altına seriliyordu. Her taşında, her sokak kıvrımında bir anı, bir iz, bir yara vardı. Ve şimdi o yaraları kapatmak, izleri takip etmek ve geçmişi kendi elleriyle yeniden yazmak için buradaydı.
Uçaktan indiğinde sıcak, kuru bir rüzgâr yüzünü yaladı. Mardin’in kendine has kokusu hemen doldu ciğerlerine: toprak, taş, tarih… ve hesaplaşmanın buruk havası. Havaalanı küçük ve sakindi ama Ronya’nın iç dünyası tam tersine, fırtınalıydı.
Elinde küçük valiziyle çıkış kapısından yürüdü. Taksi sırasına girmedi hemen. Kenarda durdu, bir an durup şehre baktı. Dağların yamaçlarına kurulmuş, üst üste binen taş evleriyle kadim ve mağrur bir şehir duruyordu karşısında. Sanki yüzyıllardır onu beklemişti.
“Beni unutmadınız değil mi?” diye fısıldadı kendi kendine.
Bir taksi çağırdı ve sürücüye adresi söyledi.
Yol boyunca sürücü şehrin tarihinden, medreselerden, dar sokaklardan, Mardin’in misafirperverliğinden bahsetti. Ama Ronya’nın kulağı sadece iç sesiyle doluydu. Her geçen saniye geçmişe bir adım daha yaklaşıyordu.
Taksi o dar sokaklara saptığında, çocukluğunun gölgeleri de adım adım onu sarıyordu. Camdan dışarı baktı… Ve bir anda yıllar önce battaniyeye sarılmış halde koştuğu o geceyi hatırladı. O sokağı, o evi, o çığlıkları…
Taksi durdu.
“Burası mı hanımefendi?” dedi şoför.
Ronya sessizce başını salladı. Arabadan indi, valizini aldı. Taksiciye hafifçe bir baş selamı verip demir parmaklıklı kapıdan içeri adım attı.
Mezarlık sessizdi. Ama Ronya biliyordu… Bu sessizlik yalnızca yüzeydeydi. Her taşın altında yarım kalmış hayatlar, söylenememiş sözler, içe gömülmüş çığlıklar yatıyordu. Toprak her şeyi hatırlardı. İnsanlar unuttuğunu sansa da o unutmazdı.
Yavaş adımlarla yürümeye başladı. Bu yolu ezbere biliyordu.
İlk adresi, annesinin mezarıydı.
Gözleri dolu doluydu. Nefesi boğazında düğümlendi. Beyaz mermer taş uzaktan görünüyordu. Üzerinde tanıdık bir isim: Rozelin Gülkanat.
Ama tam mezarın önüne geldiğinde, başını çevirdi. Göz ucuyla çevreye baktı. Sonra annenin mezarının hemen çaprazındaki başka bir mezarın başına oturdu.
Sessizdi. Rüzgar hafifti. Yabani otlar arasında sararmış çiçekler vardı. Yolmak istesede yapmadı.
Kimse onun döndüğünü bilmemeliydi.
Mardin’de neredeyse herkes Rozelin Gülkanat’ın öldürüldüğünü duymuştu. Herkesin gözü onun kızında olurdu. Mezarının başındaki şüpheli kız olamazdı! Ronya dikkat çekemezdi. Annesinin mezarında görünemezdi.
Bu yüzden uzak bir noktadan, orada öylesine oturuyormuş gibi yaptı.
Ama gözleri hep o beyaz taşın üzerindeydi.
Derin bir nefes aldı. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Sonra fısıltıyla konuşmaya başladı:
— Anne… Geldim.
— Çok zaman oldu, biliyorum. Ama döneceğimi söylemiştim sana.
— Burası hâlâ aynı… Sessiz… Soğuk…
— O gün... O gece… ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.
— Ama artık öğrenmek zorundayım.
— Söz veriyorum, ne pahasına olursa olsun bunu yapanların izini bulacağım.
— Seni böyle... toprağa gömülü bırakmam, anne.
— Sana veda bile edememiştim. Şimdi sadece uzaktan bakabiliyorum.
— Ama buradayım. Yanındayım.
— Beni affet…
Ronya elini yere koydu. Parmaklarının arasından toprağın serinliği geçti. Sanki annesinin eli ona dokunuyordu.
Bir süre öylece oturdu. Sessizce. Gözleri dolu, içi yanık, ama kararlı.
Dönüşü sessiz olmuştu. Ama kalışı öyle olmayacaktı.
“Şimdi gidiyorum anne, Dayımın konağına... Aladağ konağına!”