Telefonu yatağın yanındaki mermer sehpaya bıraktım. Sırtüstü uzanıp, otel odasının yüksek ve süslü tavanına baktım. Dün gece, bu yabancı yatakta gözlerimi kapattığımda, hayatımın sadece birkaç saat içinde bu kadar kökten değişeceğini asla tahmin edemezdim.
Tam o sırada, telefonun keskin çalma sesi bir kez daha odanın sessizliğini deldi. Ekran, bu kez Baba yazısıyla parlıyordu. Derin, temkinli bir nefes aldım ve telefonu açtım.
"Efendim baba," dedim, sesim uykudan biraz pürüzlü çıkıyordu.
"Haberlere baktın mı?" diye sordu. Sesi, her zamanki gibi ciddi ve mesafeliydi.
"Şok oldum baba," dedim. Yanıtımı verirken, kendi sesimin beklediğimden çok daha sakin ve donuk çıktığını fark ettim.
"Ben de çok şaşırdım," dedi. Kısa bir duraklamadan sonra ekledi: "Gencecik çocuktu. Allah rahmet eylesin."
"Âmin," diye mırıldandım.
Hattın diğer ucunda bir saniyelik bir sessizlik oldu.
"Bizim kumar borcu silinecekti, kahretsin, bu adam tam da ölecek zamanı buldu."
Telefonu, kulak mememden uzaklaştıracak gibi oldum. Alnımın ortasında, istemsizce bir çizgi oluştu.
"Baba, biraz fazla acımasız değil misin?" diye sordum, sesimde azıcık bir sitem vardı.
"Ne yapayım kızım," dedi savunmacı bir tavırla. Sonra konuyu, her zamanki gibi hızla değiştirdi. "Neyse. Sen neredesin? Ne zaman geliyorsun?"
"Aşağı yukarı 1 saate gelirim," diye cevapladım.
"Nereye gittiğini bile söylemeden kayboldun," diye çıkıştı, ama sesinde gerçek bir endişe yoktu.
"İşim vardı baba," dedim, sözlerimi kestim.
"Tamam," dedi. Sonra, emredici tonuna geri döndü. "Hızlıca hazırlan. Ziyarete gideceğiz."
"Kimi?" diye sordum, içimde cevabı zaten bilmenin ağırlığıyla.
"Baykara ailesini," dedi.
Boğazım aniden düğümlendi, sanki nefes borum sıkışmış gibi oldu. Daha birkaç dakika önce öldüğünü öğrendiğim, beni satın alacak adamın ailesine, taziyeye gidecektim.
"Peki baba," dedim. Sessizce.
Telefon kapatıldı. Cihazı yastığın üzerine bıraktım ve yatağın içinde doğruldum. Başımın her iki yanında, düzenli ve acılı bir vuruş vardı. Dün geceden kalan alkolün etkisi, damarlarımda ağır bir sise dönüşmüştü.
Ayağa kalkıp banyoya yürüdüm. Geniş ve aydınlık aynanın karşısına geçtim. Karşımda, göz altları mor, gözleri kıpkırmızı kan çanağına dönmüş, saçları çılgınca dağılmış bir yabancı duruyordu. Yüzünde, şaşkınlık ve bitkinlik vardı.
Kapının soğuk metal kolunu aşağıya indirdim. Hafif bir klik sesiyle kapı açıldı. Koridora adım attım ve arkamdan kapıyı çekerek kapattım.
Hızlıca taksiye binecekken resepsiyon görevlisi ile göz göze geldim.
“Merhaba.”
“Günaydın hanımefendi,” dedi.
“Şey, her şey için teşekkürler.”
“Rica ederiz iyi günler.”
Hemen taksiye bindim. Dün gece beni buraya getiren adamı elbette hatırlıyordum. Neyse ki bana bir şey yapmamıştı.
Taksiden indiğimde, evimizin sokaktaki dingin havası bile içimdeki gerilimi hafifletmiyordu. Babam, kapının önünde ayakta durmuş, ceketinin düğmelerini ilikliyordu. Yüzünde, bir yandan acelenin getirdiği keskin bir ifade, diğer yandan derinlere gömülmüş bir kaygı vardı. Beni görünce, saate baktı.
"Sonunda geldin," dedi, sesinde azarlama ve rahatlama karışımı bir ton vardı. "Hadi, arabaya geçelim. Geç kalmak saygısızlık olur."
Çantamı omzumdan indirip kapı eşiğine bıraktım. İçeri bile girmeye zaman yoktu. Sessizce, babamın siyah sedanının yolcu koltuğuna yerleştim.
"Kimin öldürdüğü belli mi?"
Babam, gözlerini yoldan ayırmadan omuz silkti. "Polis, net bir şey söylemiyor. Bence sarhoşken denize düşüp boğuldu. O çevrenin insanları çok fazla içer zaten."
Sözcükleri, ölen bir insandan bahsediyormuş gibi değil, sorunlu bir iş ortaklığından söz ediyormuş gibi seçiyordu.
"Kötü olmuş ya," dedim.
Babam derin, düşünceli bir nefes aldı. "Onu bunu geç," dedi, sesi biraz daha ciddileşerek. "Sana bir şey soracağım."
"Buyur baba."
Direksiyonu, parmaklarının beyazlaşacağı kadar sıktığını fark ettim. "Bu aileyle, Baykaralarla, resmi bir sözleşme imzaladık," diye başladı, kelimeleri tartarak. "Kumar borcumun büyük kısmı, seninle Ozan'ın nişanlanması karşılığında silindi. Geri kalanını da düğünden sonra ödeyeceklerdi. Ama şimdi... ortada damat kalmadı. Endişeleniyorum, ya verdikleri parayı isterlerse?”
"Baba," dedim, sesimde yorgun bir pes etmişlik vardı. "Adam öldü. Bu durumda bile bunu mu düşünüyorsun gerçekten?”
"İşte mesele tam da bu, kızım," dedi, sabırsızlıkla. "Onlara bir gelin borçluyuz. Senin yaşında başka erkek olmadığı için tek seçenek Ozan'dı. Şimdi gidip onlarla konuşacağım. Eğer senin için uygun biri yoksa..." Sesini alçalttı, sanki söyleyeceği şeyden bile rahatsızdı. "...o zaman, ablanla, aileden başka biriyle evlendireceğiz. Sözleşmede isim yoktu, sadece bir kız yazıyordu. Önemli olan akrabalık bağı."
Kalbim, göğüs kafesime hızlı ve sert vurmaya başladı. "Ablam daha önce Demir Baykara'yla nişanlıydı," diye hatırlattım, sesime kasıtlı olarak hafif bir sorgulama tonu kattım. "Belki de Demir Baykara, ablamı ister. İkinci bir şansları olabilir."
Babam kısa, boş bir kahkaha attı. "Ben de aynı şeyi düşündüm," dedi. "Ama Demir Baykara, o yüzüğü çoktan geri attı. Sebebini hiçbir zaman tam anlamadık."
"Yine de bu seçeneği düşüneceğim," diye mırıldandı sonunda. "Ortada imzalı bir belge var. Karşılıklı söz verildi."
"Neden bu aile, bizden bu kadar ısrarla gelin istiyor?" diye sordum, içimdeki merak ve şüphe ağır basıyordu.
"Çünkü çıkarlarımız kesişiyor, kızım," diye cevapladı, basit bir mantıkla. "Hem Hande de güzel bir kızdır. Baykara ailesine layık bir gelin olur. Zaten eskiden söz vermişlerdi bize. Sonra, o... olay oldu."
Kaşlarımı çattım. O dönem yurtdışında okuduğum için ailenin içindeki bu fırtınanın tam merkezinde değildim. "Ben o sıralar burada değildim," dedim. "Ablamın nişanlısı, neden nişanı attı?"
Babamın sesi bu kez neredeyse bir fısıltıya dönüştü, direksiyona daha da yaklaşmış gibiydi. "Hiç bilemedim," dedi. "Ama o Demir'i, bir kez bile yakından gören anlar. Girdiği odayı bir buzhaneye çevirir. Gözleri insanın içini üşütür. Ben, bu yaşıma geldim, o adamdan ürkerim. Sen düşün işte."
Demir.
İsim, zihnimde bir çan sesi gibi çınladı. Dün geceki karmaşanın içinde duyduğum isimle birebir örtüşüyordu. Kalbimin atışları hızlandı. Bu kadar tesadüf, gerçek olamazdı.
Cenaze evinin önüne, gösterişli ve soğuk görünümlü bir malikanenin kapısına yanaştığımızda, arabanın içindeki gerilim iyice yoğunlaştı.
Büyük, demir işlemeli kapıyı, üniformalı bir hizmetli açtı. İçeri adım attığımızda, burun direklerimi sızlatan keskin bir çiçek kokusu ve tuhaf, ağır bir sessizlik karşıladı bizi.
Salonda, Ozan'ın anne ve babası oturuyordu. Sonradan öğrendiğim gibi, annesi Nermin Hanım, babası ise Cahit Bey'di.
“Hoş geldiniz,” dedi Nermin Hanım.
“Başınız sağ olsun,” dedi babam.
Cihat Bey; “Sağ olun.”
Onların yüzlerine baktığımda, içimde bir şey ters gitti.
Ağlamıyorlardı.
Nermin Hanım'ın bakışları, babamdan ayrılıp bana kaydı. İncelikle süzdü beni. "Serenay," dedi, sesi tiz ve keskin değil, alçak ve hesaplıydı. "Seni nihayet yakından görmüş olduk."
Yanındaki Cahit Bey, başını onaylar bir şekilde salladı. Gözleri, iş görüşmesi yapıyormuş gibi üzerimde gezindi. "Hoş geldin kızım. Gönül isterdi ki farklı bir durumda tanışmak…”
“Sağ olun,” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıktı.
Nermin Hanım bir adım yaklaştı.
“Nasılsın kızım?” diye sordu.
“İyiyim Nermin Hanım,” dedim. Ardından nezaketle ekledim. “Siz nasılsınız. Başınız sağ olsun, tekrardan.”
Bu kez başını hafifçe eğdi.
“Sağ ol,” dedi sadece.
O sırada babamla Cahit Bey, kısa bir bakışmadan sonra balkona doğru yöneldiler. Kapı kapandığında salonda garip bir sessizlik kaldı. Ne yas vardı bu sessizlikte, ne de acı. Daha çok bekleyen bir hava dolaşıyordu odada.
Nermin Hanım koltuğu işaret etti.
“Otur kızım,” dedi. “Ayakta kalma.”
Yan yana oturduk. Koltuğun kumaşı pahalıydı, ama soğuktu. Nermin Hanım bana döndü, yüzüme biraz daha dikkatle baktı.
“Demek oğlumun nişanlısı olacak kız sendin,” dedi. “Ah benim canım oğlum… Seninle bile tanışamadan vefat etti.”
Elindeki peçeteyi yüzüne götürdü. Göz kenarlarını, dudaklarını hafifçe sildi. Ama ağlamadı. Gözleri dolmadı bile. Bu detay, içimde ani bir şaşkınlık yarattı. Oğlu ölmüştü ama ortada tek bir damla gözyaşı yoktu. İçimden istemsizce bir düşünce geçti. Bana ne.
Nermin Hanım konuşmaya devam etti.
“Her şey o kadar ani oldu ki,” dedi. “Bir gece önce konuşmuştuk. Planlar yapıyorduk.”
Başımı salladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Teselli edecek bir cümle bulamıyordum çünkü teselliye ihtiyaç duymuyor gibiydi.
“Zor olmalı,” dedim sonunda.
“Alışılıyor,” dedi sakin bir ifadeyle. “Hayat devam ediyor kızım.”
Bu cümle, cenaze evinde duyduğum en tuhaf cümleydi. Salona göz gezdirdim. Her şey kusursuzdu. Çiçekler taze, mobilyalar yerli yerindeydi.
Nermin Hanım yeniden bana döndü.
“Çok güzelsin,” dedi. “Maşallah. Fotoğraflardan bu kadar belli olmuyordu.”
“Teşekkür ederim,” dedim, hafif bir gülümsemeyle.
“Elbisen de çok yakışmış,” diye ekledi. “Zarif bir kızsın.”
İçimdeki huzursuzluk, bu iltifatlarla daha da büyüdü. Bu evde her şey olması gerektiği gibiydi ama hiçbir şey doğru hissettirmiyordu. O an anladım ki burada yas tutulmuyordu. Burada bir boşluk vardı ve o boşluğun nasıl doldurulacağı hesaplanıyordu.
Ve ben, o hesabın tam ortasında oturuyordum.
Tam o anda, salonun havası aniden değişti. Kapı açıldı ve içeriye biri girdi. Önce ayak seslerini duydum, sonra o tanıdık ağırlığı hissettim. Başımı kaldırdığımda, kalbim göğsümün içinde sertçe çarptı. Nefesim boğazıma takıldı. Hayatımın şoku diye geçirdim içimden. Dün gece, barın loşluğunda karşıma çıkan adam şimdi bu evin salonundaydı.
Demir…
Elinde sigarası vardı, dumanını ağır ağır içine çekerek salona girdi. Yüzünde hiçbir duygu yoktu. Kimseye bakmadan ilerledi. Adımları kendinden emin, bedeni gergin ama kontrol altındaydı. Sanki bulunduğu her yere kendi ağırlığını taşıyordu.
Doğrudan Cahit Bey’e yöneldi. Kısa bir selam verdi. Ben hâlâ donmuş gibi yerimde duruyordum. Gözlerimi ondan alamıyordum ama o beni görmüyordu. Görseydi ne olurdu bilmiyordum ama bu görünmezlik canımı daha çok yakıyordu.
Tam o sırada Nermin Hanım bana doğru eğildi. Sesi alçaktı ama kelimeleri netti.
“Demir de geldi sonunda,” dedi.
O an içimde bir şey koptu. İsmi, beynimin içinde yankılandı.
“Demir Baykara mı o?” diye sordum, sesim titreyerek çıktı.
Nermin Hanım başını salladı.
“Evet kızım,” dedi. “Kocamın yeğeni.”
Nefes alamamaya başladım. Göğsüm daraldı. Midemde ani bir bulantı hissettim. Dün gece, farkında olmadan etkisi altına girdiğim adam, ablamın eski nişanlısıydı. Baykara ailesinin en soğuk, en korkulan adamıydı. Kendimden bir an için iğrendim. Nasıl bu kadar savunmasız olabilmiştim. Nasıl bu kadar kolay etkilenmiştim.
Nermin Hanım ayağa kalktı ve Demir’le konuşmak üzere birkaç adım attı. O an, burada daha fazla duramayacağımı anladım. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden hareket etti. Salondan çıktım. Koridora saptım. Rastgele bir kapı buldum ve kendimi içeri attım.
Kapıyı kapattığım an sırtımı ona yasladım. Ellerim titriyordu.
“Ne yaptım ben,” dedim kendi kendime. Sesim boğuk çıktı.
Kapı koluna uzandım. Açılmadı. Bir kez daha denedim. Kilitliydi. Kalbim hızlandı.
“Allah kahretsin,” dedim fısıltıyla.
Kapıya asıldım. Vurdum. Nefesim düzensizleşti. Göğsüm sıkışıyordu. Panik atağımın başladığını hissediyordum. Odanın duvarları üzerime geliyor gibiydi. Kapıya tekrar vurdum. Daha sert vurdum.
“Baba,” diye bağırdım. “Baba, yardım et.”
Kapının arkasından tanıdık bir ses geldi.
“Serenay, sen misin?”
“Evet baba,” dedim, sesim titreyerek. “Kilitli kaldım. Lütfen kapıyı açar mısınız.”
Kapının arkasında bir hareketlenme oldu. Anahtar sesi duymadım. Kapı açılmadı. Birkaç saniye geçti. Bana saatler gibi geldi. Sonra aniden, kapıya sert bir darbe indi. Bir omuz atıldı. Kapı gıcırdayarak sarsıldı.
Bir darbe daha geldi. Bu kez daha güçlüydü. Kapı, ani bir sesle açıldı. Geriye sendeledim. Başımı kaldırdığımda, karşımda onu gördüm.
Demir.
Kapıyı açan oydu. Yumruğu hâlâ havadaydı. Omzu kapıya yaslıydı. Kaşları çatılmıştı. Gözleri sertti. Bakışları doğrudan benim üzerimdeydi. O an dünya durdu. Ne babamı gördüm ne de arkamdaki koridoru. Sadece onunla göz göze geldim.
Bir an düşecekken kollarımdan tuttu, beni göğsüne doğru çekti. “Serenay?”
“Demir…” dedim.
O bir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Sadece baktım.
Ve o da dudaklarıma bakıyordu…