2- Demir Baykara 🔥🔥

1552 Words
O an, yavaşça arkamı döndüm. Bakışlarım, loşluğun içinden doğrudan bana yönelen o çelik renkli gözlerle buluştu. Ayağa kalkmıştı. Adımları, her biri yere bir karar gibi basarak ağırdı. Önündeki kalabalık, sessizce ve saygıyla, dalgaların yarılması gibi açıldı. “O kim?” Diye sordum. Çağrı; “Demir…” dedi. “Dikkat et, acayip derecede kötü şöhreti var.” Yanıma geldiğinde, üzerinde hiçbir heyecan emaresi yoktu. Sesi, derin ve sakindi. "Bir sorun mu var?" Çağrı, başını hızlıca iki yana salladı. "Hayır." Yerimden kalktım. "Ben dans edeceğim," dedim, nötr bir ifadeyle. Bardağı masaya bıraktım ve ayağa kalktım. Müziğin kalın ses tabakasının içine doğru yürüdüm. Ritim, direnç göstermeyen bedenime yayıldı. Hareketlerim, önceki coşkunluğunu kaybederek daha yavaş, daha kasıtlı bir hal aldı. Kalçalarım, müziğin bass'larını, sırtımdaki o yakıcı bakışı bilerek takip etti. Onun baktığını hissediyordum, fakat dönüp bakmadım. Dans ederken, içimde biriken öfke ve çaresizlik, dışa vurulmuş bir meydan okumaya dönüştü. Bu bir kaçış değil, bir yüzleşmeydi. Bir anda, arkamda onun varlığını hissettim. Eli, belime geldi. Dokunuşu sertti, ama kontrol tamamen ondaydı. "Çok fazla içtin," dedi. Sesinde, sakin bir otorite vardı. "Kendine gel artık." Omzumu, hafifçe ondan tarafa çevirerek baktım. Aralarımızdaki mesafe tehlikeli biçimde azalmıştı. "Seni tanımıyorum bile," dedim. "Bana neden emir vererek konuşuyorsun ki?" Gözlerini, tehditkâr bir şekilde kıstı. Sesi, odanın gürültüsüne rağmen net çınlıyordu. "Ben emir vermem, sadece dediklerimi yaptırırım.” Bir adım daha yaklaştı. Nefesi, tenime yakınlaştı. "Şimdi bana adresini söyle," dedi, üzerinde pazarlık olmayan bir tonla. "Seni eve bırakacağım." Hafif, biraz sarsak bir kahkaha attım. Sarhoş gibi görünmeye çalışıyordum. "Neden beni eve bırakacaksın ki?" dedim, sesim kasıtlı olarak alaycı çıktı. Bakışları, buz kesti. "Bak, yaşın çok küçük. Buradaki erkekler, üstüne saldıracak gibi duruyor. O yüzden bir abi gibi söylüyorum sana. Buradan hemen çık. Ya seni ben eve bırakayım, ya da sana taksi çağırayım." Kaşlarımı, meydan okuyan bir ifadeyle yukarı kaldırdım. "Bana abilik mi yapacaksın?" dedim. Ceketinin yakasına, parmak uçlarımla hafifçe dokundum. Bilerek, onun kişisel alanına daha da girdim. Sınırlarını, cesaretimin son kırıntılarıyla test ediyordum. Bir an için geri çekildi ve bakışları iyice karardı. "Az önce neredeyse sana tecavüz edecek bir adam vardı," diye hatırlattı, sesi giderek sertleşiyordu. "Beş dakika geçmeden senden kaç yaş büyük arkadaşınla konuştun. Ve sen buna rağmen korkmak yerine hâlâ burada duruyorsun. Şimdi beni dinle. Yavaşça ayağa kalk. Sana çağıracağım taksiye bin." "Hiçbir yere gitmiyorum." Dans etmeye devam ettim. Ellerimi havaya kaldırdım. Kalçalarımı, kasıtlı ve yavaş hareketlerle, müziğin vuruşlarına bıraktım. Ona doğru eğildim. Sınırına kadar gelmek, kontrolünü kırmak istiyordum. Kendimi, hafifçe ona doğru bastırdım. Kalçam, kasıklarına yakın bir noktaya değdi. O anda, nefes alışının değiştiğini, bir an için kesildiğini hissettim. Ama eli belimden çekilmediği gibi, bedenini de geri çekmedi. Sadece donup kaldı. O sırada, etrafımdaki sessizliği fark ettim. Dans pistinde hareketlerim yavaşlamıştı ve odanın o köşesindeki herkes, gözlerini üzerimize dikmişti. Partidekiler, onun adamları... Hepsi donmuş, nefeslerini tutmuş bir şekilde izliyorlardı. Şaşkınlık ve bir parça korku, hepsinin yüzüne sinmişti. Hiç kimsenin ona bu şekilde yaklaşmaya cesaret edemeyeceği çok açıktı. Ve ben, o kalabalığın ortasında, tüm bakışların üzerimde olduğunu bilerek, onun karşısında hâlâ dimdik ayaktaydım. Adamın gözlerinde, o ana kadar görmediğim bir şey parlıyordu. Sertliğin arkasında, derin ve karmaşık bir karışım vardı. Sonunda, alçak ve keskin bir sesle konuştu. "Yeter. Bu kadar." "Neden? Yoksa, az önceki adam gibi bana vurur musun?" Adamın yüz ifadesi değişmedi, ama çenesi biraz daha sıkılaştı. "Ben kimseye vurmam," dedi sakin bir tonla. "Ama o adama vurdun." "Çünkü o, kendisine ait olmayan bir kadına dokunmaya çalışıyordu." "Yoksa ben, sana mı aitim?" Sarhoş olmuştum. Başım dönüyordu. "Çok fazla içtin. Ve çok fazla konuşuyorsun." Bir anda beni kucağına aldı. “Ne yapıyorsun?” “Sus artık, lütfen.” Yakışıklı ve kaslı olduğunu düşündüğüm adam, beni kucağında taşırken, gecenin serin havası yüzüme ve boynuma hafif bir ipek gibi dolanıyordu. Ayaklarımın yerden kesilmiş olması, beni gerçeklikten biraz daha uzaklaştırıyordu. Tam arabasının kapısına yaklaştığımız sırada, partinin evinin bahçe kapısı gıcırtıyla açıldı ve arkadaşım Sertap, şaşkın bir ifadeyle dışarı çıktı. "Ne oluyor burada?" diye sordu, sesi endişeyle yükseldi. Adam hemen durdu ve beni, toprağa ayaklarımın değeceği şekilde yavaşça yere bıraktı. Ayakta durmayı başardım, ancak dengemi sağlamakta zorlandım ve hafifçe sallandım. Hemen Sertap'a doğru, biraz sendeleyerek yürüdüm. "Ben iyiyim, merak etme," dedim, sesimi mümkün olduğunca normal çıkarmaya çalışarak. Sertap, kaşlarını çatarak hem bana hem de arkamda sessizce duran adama baktı. "Siz nereden tanışıyorsunuz ya?" diye tekrar sordu, şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. “Yani Demir ile?” Elimi, havada belirsiz bir şekilde salladım. "İyiyim dedim ya, merak etme," diye tekrarladım. “Serenay…” “Sonra konuşalım.” Arabaya baktım. Demir ise tek kelime etmedi ve siyah, büyük arabasının kapısını sessizce açtı. Bir an tereddüt ettim, fakat içkiden gelen o yüzer halin verdiği cesaretle, arabanın yumuşak koltuğuna girdim. Koltuk, bedenimi saran derin bir rahatlıkla kucakladı ve içeride, temiz bir deri ve ahşap kokusu vardı. Demir eğildi ve bana, benim yapmaya üşendiğim şeyi yaptı; emniyet kemerimi taktı. Hareketi sırasında yüzü bana çok yakındı, fakat bakışları uzak ve tamamen sakindi. Nefesi tenime değdi. Gözlerimi kapattım ve alnımı serin camın üzerine dayadım. "Çok uykum var," diye mırıldandım. "Nerede yaşıyorsun Serenay?" diye sordu. İsmimi az önce duymuştu. "Sana ev adresimi veremem," dedim. "Ev adresini zaten vermemen, senin için daha doğru bir tercih olur. Fakat en azından seni götürebileceğim genel bir yerin adını söyle." Bu sefer kaşlarımı çattım. Sarhoşluğum, sözlerimi filtreleme yetimi oldukça zayıflatmıştı. "Bu geceyi senin evinde geçirebilir miyim' gibi bir şey söylüyorsun sanki. Bunlar ne biçim konuşmalar ya?" dedim, cümlelerim biraz sarsak aktı. Yüzünde, kısa süren ve anlamını çözemediğim bir tebessüm belirdi, ama hiçbir şey söylemedi. Arabayı, dikkatli ve yavaş bir tempoyla sürmeye devam etti. Yol boyunca, camdan dışarı akan şehir ışıklarını izledim. Sarhoşluğun etkisiyle zaman, normalden çok daha hızlı geçiyordu. Yaklaşık yirmi dakika sonra araba, pürüzsüz bir şekilde durdu. Kapıyı açıp indim ve başımı yukarı kaldırdım. Önümüzde, göz kamaştıran ışıklarla aydınlatılmış, devasa ve modern bir otel binası duruyordu. Girişinde, üniformalı görevliler nöbet tutuyordu. Demir arabayı kapattı ve doğrudan parlak mermerlerle döşenmiş lobiye, resepsiyona doğru yürüdü. Ben onu birkaç adım geriden, biraz sendeleyerek takip ettim. Görevliyle kısa bir konuşma yaptı, bir oda ayarladı ve oda kartını aldı. Kartı bana doğru uzattı. "Bu gece burada kal," dedi, sesi kesindi. "Yarın, aklın başına geldiğinde evine geçersin." Ardından resepsiyona döndü. "Hesabı bana yazın," diye talimat verdi. Dengemi sağlamaya çalışarak öne doğru eğildim. "Ben kendi odamın parasını öderim," dedim. Elim koluna değdi, hafif irkildi. Bu sırada etrafıma daha dikkatli baktım. Otelin aşırı derecede lüks ve pahalı bir yer olduğunu fark ettim. Demir yavaşça bana döndü. "Saçmalama," dedi, sesi alçak ama tartışmaya izin vermiyordu. "Ben, yanımdakine asla ödetmem.” Tam çıkışa doğru gideceği sırada, bir kez daha resepsiyon görevlisine baktı. "Bu kız bu gece burada kalacak. Kendisi için kötü bir durum oluşursa, beni ararsınız. Zaten buraya sık sık geliyorum," diye ekledi. Resepsiyon görevlisi saygıyla başını eğdi. "Sizi tanıyoruz, Demir Bey. Daimi müşterimizsiniz. Merak etmeyin," dedi. Demir son bir kez tekrarladı. "Bir sorun olursa, beni ararsınız." Sonra, bir an için bana baktı. O buz gibi gözlerinde, okumakta zorlandığım bir şey vardı. Hiçbir şey söylemeden döndü ve otelin döner kapısından çıkıp gecenin içinde kayboldu. Arkasından baktım ve içimden gelen bir dürtüyle ıslık çaldım. "Çok yakışıklı bir adam değil mi ya?" dedim, yanımdaki görevliye dönerek. Resepsiyon görevlisi hemen nazikçe koluma girdi ve beni asansöre doğru yönlendirdi. "Sizi odanıza kadar bırakayım, hanımefendi," dedi. Asansörün içinde, kendimi tutamadım. "Ne kadar yakışıklı bir adam, değil mi?" diye tekrar başladım. "Beni kendi evine götürmek istedi aslında, ama izin vermedim. Çünkü ben namuslu bir kızım," diye gururla ekledim. Resepsiyon görevlisi, şaşkınlıkla bana baktı. "Demir Bey mi sizi eve götürmek istedi?" diye sordu. "Evet," dedim, başımı iddialı bir şekilde sallayarak. "Neden şaşırdın ki? Tabii ki istedi! Ev adresimi öğrenmeye çalıştı, ama asla vermedim. Çünkü ben ona güvenmiyorum." Koridorda ilerlerken, gözlerimi lüks dekorasyona dikmiştim. "Gerçi burada kalmam da pek doğru değil, ama neyse. En azından burada güvenlikçi vardır herhalde," diye söylendim. Resepsiyon görevlisi, hafifçe gülümsedi. "Çok fazla içmişsiniz galiba," diye yorum yaptı. "Biraz içkiyi fazla kaçırdım aslında," diye itiraf ettim. "Ben normalde pek içmem. Babamdan dolayı. O da çok içer. Ben de ona benziyorum galiba." Odamızın önüne geldik. Kartı okuttu ve kapıyı açtı. "Başka bir isteğiniz var mı, hanımefendi?" diye sordu. "Hayır, yok," dedim. Kapı eşiğinde dönüp ekledim: "Bu arada, dediğim gibi o adam beni eve götürmeye çalıştı ama ben asla istemedim. Bir de gördün mü ne kadar yakışıklı? Hayatımda gördüğüm en yakışıklı erkek. Bir de beni salak bir adamla evlendirecekler ya. Böyle yakışıklı, kaşlı erkekler dururken, ne gerek var tipsiz erkeklerle beni evlendirmeye?" Resepsiyon görevlisi, bu beklenmedik itirafa karşı kendini tutamayarak kısa bir kahkaha attı. Hemen eliyle ağzını kapattı ve özür diledi. "Çok özür dilerim." "İlk kez mi sarhoş birini görüyorsun, ah canım benim, ah?" diye şefkatle sordum. Sonunda kapıyı kapattım ve devasa, yumuşak yatağa doğru yürüdüm. Üzerine uzandım ve gözlerimi kapattım. Dünya, yavaş yavaş etrafımda dönmeyi bıraktı ve gece, en sonunda üzerime sessiz bir örtü gibi çöktü. && Sabah bir anda telefonum üst üste çaldı gözlerimi açtığım sırada büyük bir öfkeyle telefonumun sesini kıstım fakat mesaj sesi bu sefer kulagimi doldurmaya başladı. Telefonu açtım ve mesaja baktım. O anda arkadaşımın gönderdiği link dikkatimi çekti. Bir haber sitesiydi. Dün gece saatlerinde, Baykara Holdinginin mirasçılarından olan Ozan Baykara, ölü halde deniz kenarında bulundu. Henüz ölüm nedenini tespit edilemeyen ozan baykara için aile biraz sonra açıklama yapacak… Şaşkınlıkla okumuştum. Arkadaşım aniden mesaj atmaya başladı. Cemre: Ay aşkım gördün mü? Bu iş insanı zengin Ozan var ya ölmüş. Şaka gibi görünce şok oldum. Ben: Babamın beni evlendireceği adamdı o. Cemre: Oha ne? Ben: Neyse. Ozan Baykara nasıl ölmüştü ki?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD