Elif TAN/ Berdel
Amcam Hüsrev Ağa’nın şımarık oğlu Aras, rakip aşiretin kızını kaçırdığında, bunun bedelinin bana kesileceğinden habersizdim.
Hüsrev Ağa, aşiretimizin lideriydi. Babam onun kardeşi olmasına rağmen, gözünde bir marabadan farksızdı. Bizim için de aynı şey geçerliydi. Onun gözünde hizmetçiydik, köledik.
O, konakta yaşarken, bize çatısı akan, toprak damlı küçük bir evi layık görmüştü.
Öğleden sonra, evin önünü süpürürken, amcamın sadık kölesi Sefer, tozu dumana katarak önümüzde durdu.
"Elif, babanlar evde mi?" diye sordu, sesi küstahça yukarıdan konuşuyordu.
Eteğimi katlayıp şalvarımın içine sokmuştum, yazma hafif açılmıştı. Başımı kaldırıp baktığımda, Sefer’in gözlerindeki rahatsız edici bakışı fark ettim. Hızlıca üstümü düzelttim.
"Babam içerde, Sefer Abi," dedim, sesimde bir gerginlik vardı.
"Çağır da az dışarı baksın," diye emretti, bıyıklarını burarak.
"Baba!" diye seslendiğimde, annemle birlikte dışarı çıktılar.
"Ne var kız? Niye bağırıyorsun?" diye sordu babam.
Sefer’i işaret ettim. "Sefer Abi çağırıyor."
Sefer, babama döndü. "Remzi, hazırlanın. Sizi konağa götüreceğim."
Babamın kaşları çatıldı.
"Hayırdır Sefer? Kötü bir şey mi oldu?"
Sefer göğsünü kabarttı. "Oldu ya, oldu! Senin olanlardan haberin yok, belli ki."
Annem Leyla panikle araya girdi. "Ne oldu acaba? Hayırdır inşallah?"
Sefer, camdan elini dışarı sallayarak açıkladı:
"Hüsrev Ağa’nın misafirleri geliyor. Sizi konağa yardım etmeye çağırıyor."
Babam şüpheyle baktı:
"Yardım etmesine ederiz de... Haberimizin olmadığı şu 'önemli konu' ne?"
Sefer’in yüzündeki ifade değişti. Ciddileşti.
"Aras, rakip aşiret Günerlerin kızını kaçırmış. Herkes gergin. Kan dökülmek üzere. Eş-dost araya girip orta yolu bulmaya çalışıyor. Sizin de yardımınız lazım. Konak çok kalabalık olacak."
İçeri girdiğimizde, babam anneme döndü. "Leyla, bizim oğlan ortalıkta yok. O da bu kız kaçırma işine karışmasın!"
Annem hemen atıldı. "Yok Remzi, ağzını hayra aç! Benim aslan oğlumun ne işi olur kız kaçırmakla? Bunun başımıza neler açacağını bilmez mi?"
Hüsrev Ağa'nın konağına ya temizliğe gidiyorduk ya da gelen misafirlere hizmet etmek için. Yemekler, ikramlar, ayak işleri... Hepsi bize düşerdi.
Eşyalarımızı hazırlarken, içimdeki öfkeyi bastıramadım. Alaycı bir sesle anneme döndüm. "He, anne, he! Senin 'aslan oğlunun' umrunda mıyız sanki? Aklı bir karış havada onun!”
Annem sinirle başımı itekledi. "Bana laf yetiştireceğine, elini çabuk tut da hazırlan! Hüsrev Ağa bekletilmez!"
Babam üstünü değiştirmiş, kapıda dikiliyordu. "Aman, çabuk olun! Hüsrev Abimi bekletmeyelim!"
Çileden çıkmak üzereydim.
"Baba, abin aşiretin ağası, ama seni maraba gibi kullanıyor! Dedemin mirası sadece onun hakkı mıydı?"
Babamın gözleri korku ve öfkeyle parladı. "Sus kız! Ayağımın altına almayayım seni! Hüsrev Abi olmasa, açlıktan gebeririz! Nefesimiz kokar!"
Annem,” Bu kızın dili yok mu? Bir gün başını belaya sokacak,” dedi.
Sinirle başımı salladım. Artık konuşmanın anlamı yoktu.
Son hazırlıklarımızı yapıp dışarı çıktık.
Sefer, arabaya yaslanmış, keyifli keyifli sigarasını içiyordu.
Ben biraz erken çıkmıştım. Gözleri anında üzerime yapıştı.
"Elif, görmeyeli ne kadar da büyümüşsün! Güzelleşmişsin, serpilmişsin!"
Tüylerim diken diken oldu. "Sefer Abi…" diyecek oldum.
Sözümü kesti, alaycı bir gülümsemeyle. "Ne abisi kız? Bana 'Sefer' de!"
Ağzımı açacakken, babam ve annem geldi.
Sefer, sigarasını yere atıp arabaya atladı.
*
Güner Aşireti'nin lideri Cafer Ağa'nın sesi, konağın duvarlarında yankılandı. "Hüsrev, seni uyarmıştım! Oğlunu sahip çık demiştim!"
Odanın içindeki gerginlik, kasvetli bir ağırlık gibi damarlarımda geziniyor, ruhumu sıkıştırıyordu.
Hüsrev Ağa, yumuşak bir tonla cevap verdi. "Cafer Ağa, gençleri bilmez misin? Kanları deli akar. Şimdiki nesil ne laftan anlar ne büyük sözü dinler. Oğlum bir cahillik etmiş, hatasını kabul ediyorum."
Ben, Cafer Ağa'nın önünde eğilmiş, tepsideki kahveyi uzatıyordum. Görünmez bir hizmetçi gibi.
Cafer Ağa geriye yaslandı, törenin ağırlığıyla konuştu. "Töreyi bilirsin, Hüsrev Ağa. Kana kan, dişe diştir."
Hüsrev Ağa, oğlunun hayatını ve itibarını kurtarmak için ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. "Ben sulh isterim, sen kan der durursun, Cafer Ağa. Bu işi güzellikle halletmenin yolunu bulalım."
Cafer Ağa, kahve fincanına uzanırken beni görmezden geldi. Zaten koca ağalar, ne zaman bir hizmetçiye dikkat ederdi ki?
"Oğlun, aşiretimin namusuna el uzattı. Adımıza kara leke sürdü."
Hüsrev Ağa, çaresizce teklif etti. "Ne istersin? Altın desen altın, para desen para..."
Cafer Ağa'nın gözleri soğuktu. "Altın ve para illa ki olacak. Ama yetmez."
Hüsrev Ağa, elinin altındaki tespihi sıktı. Artık Cafer'in niyetini anlamıştı.
Cafer Ağa, fincanı tepsiye bırakıp elinin tersiyle bana "Git" işareti yaptı.
Daha fazla duramazdım. Sessizce kapıya yöneldim.
Arkalarından Hüsrev Ağa'nın sesi geldi. "Başka ne istersin?"
Cafer Ağa, ölüm sessizliğini bozdu. "Berdel olacak. Kaçırılan kızımıza karşılık, yerine başka bir kız isteriz."
Hüsrev Ağa, hiç duraksamadan. "Olmuş bil. İstediğin senin olsun."
Cafer Ağa, göğsünü kabarttı. "Senin kızını isterim."
Hüsrev Ağa, aniden hiddetlendi. "Höşt lan! Benim kızım bir marabaya gidecek kız mıdır? Salak oğlum bir ağanın kızını mı kaçırmış ki, karşılığında bir ağa kızı istersin?"
Cafer Ağa, soğuk bir gülümsemeyle. "Madem kendini kızını vermezsin, kızına denk birini isteriz."
Hüsrev Ağa, sanki daha önceden karar vermiş gibi, hiç düşünmeden. "Sana kahveyi ikram eden kız nasıl?"
Kapının önünden daha yeni çıkmıştım.
Elimdeki tepsi titredi ve yere düştü.
Amcamın karısı, tiz bir sesle çıkıştı. "Sakar kız! Halılarımı ne hâle soktun?"
Ama onun sesinden çok, içeriden gelen ses beni irkiltti.
Hüsrev Ağa, gürledi. "ELİF!"
Donup kalmıştım.
İçimden yalvarıyordum. "Allah'ım, lütfen ben olmayayım. Yanlış duymuş olayım"
Amcamın karısı, sertçe omzumdan itti. "Sağır mısın? Hüsrev Ağa seni çağırıyor!"
Tiksinerek yüzüme baktı. "Hem sakar, hem de sağır!"
Odanın içine birkaç adım attığımda, Cafer Ağa beni süzmeye başladı. Yanındaki adama eğilip fısıldadığı şeyler, kanımı dondurdu.
O adam, kaçırılan kızın babası olmalıydı.
Başım eğik, ellerim önümde, bakışlarım sabit...
Cafer Ağa, zehir gibi bir gülümsemeyle yanındaki adamın omzuna vurdu. "Kabul, Hüsrev Ağa. Kaçırılan kızımızın babası, Elif’i kendisi için istiyor."
Odanın içinde iğrenç bir kahkaha yükseldi.
İştahla süzülen bakışlar, salyalı dudaklar...
Asım-ağzında diş, başında saç kalmamış, kıçında donu bile olmayan bu adam—utanmasa kalkıp bana bakarak halay çekecekti!
Hüsrev Ağa'nın sesi gürledi.
"Remzi!"
Babam, iki büklüm, odanın ortasında dikildi.
"Buyur abi..."
Hüsrev Ağa, hiçbir insanlık belirtisi olmadan sordu. "Güner Aşireti’nin ağası Cafer, kızın Elif’i aşiretinden Asım’a istiyor. Ne dersin?"
Gözlerimden yaşlar boşanırken babama baktım.
"Lütfen baba... Bana acı..."
Babam, bana bakmadan, Hüsrev Ağa'ya boyun eğdi. "Sen nasıl münasip görürsen abi. Senin sözünün üstüne söz mü söylenir?"
Bir çığlık attım.
Dizlerimin üstüne çöktüm.
"Bana acıyın! Beni vermeyin!"
Hüsrev Ağa'nın yüzü öfkeyle kızardı. "Sana soran mı var ki konuşursun? Yıkıl karşımdan, beni rezil mi edeceksin?"
Ayağa kalktım.
Başımı dik tuttum.
"Kendi kızını ver, Hüsrev Ağa! Oğlunun yediği haltı benim üzerimden mi temizlersin?"
Babam hırladı. "Elif! Ağana karşı saygısızlık etme!"
"Sana yazıklar olsun!" diye haykırdım. "Başkasının pisliğini üzerime bulaştırdın!"
Babam elini kaldıracak oldu.
Cafer Ağa araya girdi. "Kız artık bizim, Remzi! Sakın ona dokunayım deme!"
Babam dişlerini sıktı, elini indirdi.
Son bir umutla Cafer Ağa'ya döndüm. "Cafer Ağa, lütfen... Gençliğime acı! Beni berdel yaptığınız adam, babamdan yaşlı!"
Cafer Ağa'nın gözleri buz gibiydi. "Asım senden vazgeçmeyinceye kadar, ben vazgeçmem."
Asım'a baktım. Boğazım yanıyor, gözlerim yaşlı.
"Asım... Bana kıyma..."
Yüzünü çevirdi.
O an kalbim kırıldı.
"Allah belanızı versin! Ölürüm daha iyi!"
Odayı terk ettim.
Kapıda amcamın karısı beni durdurmaya çalıştı.
Onu ittim. Geri geri gidip yere düştü.
Arkama bile bakmadım. Koşmaya başladım.
Konağın kapısına koşarak vardığımda, kapı sıkıca kapalıydı.
Korumalar dimdik duruyor, yolumu kesiyordu.
İçlerinden birini tanıdım.
"Sefer Abi! Lütfen, geçmeme izin ver!" diye yalvardım, sesim boğuk ve çaresizdi.
Sefer, zehirli bir gülümsemeyle kollarını açtı ve beni yakaladı.
"Yakaladım" bahanesiyle taciz etmeye başladı.
Kulağıma eğilip ısırarak fısıldadı.
"Bana varırsan, seni kurtarırım."
Elleri göbeğimde, göğüslerimdeydi.
"Bırak beni, pislik herif! Senin bunlardan ne farkın var?" diye çırpındım.
Her hareketimde daha sıkı sarılıyor, bedenini bana bastırıyordu.
"Tek bir sözüne bakar, Elif. 'Evet' de, seni götüreyim buradan."
Ayaklarım yerden kesilmişti.
Kucağında çırpınırken, kalçalarımın arasında sertleştiğini hissettim.
Midem bulandı.
"Getir kızı!"
Emri veren Aras’tı.
Sefer'in elleri yavaşça gevşedi, ama bileklerimi sımsıkı kavrayıp Aras'ın peşinden sürüklemeye başladı.
"Kurtulmak için ne kadar çabalasam da boştu."
O an, bileklerimin kopmasını diledim.
Son bir umutla Aras'a baktım. "Aras... Bari sen engel ol! Sen bir şey de!"
Aras'ın gözleri zehir gibi parlıyordu. "Bana varmanı istediğimde kabul etseydin, bugün bunların hiçbiri yaşanmıyor olurdu. Hepsi senin suçun."
"Kızı kaçıran sensin, ama suç benim mi oldu?"
Aras, öfkeyle dönüp çenemi sıktı. "Hak ettin, Elif. Beni reddettiğin gün bunu hak ettin."
Anlamıştım. Ne yapsam, ne desem boştu.
Karar alınmış, hüküm verilmişti.
Konağın içine sürüklenerek götürüldüğümde, ağalar dağılmak üzereydi.
Bir odaya kapatıldım. Kapı şangırdayarak kapandığında, dünyam karardı. Karanlık, dar bir odada saatlerce ağladım.
Bir tek Allah’ın kulu kapıyı açıp, "Öldün mü, kaldın mı?" diye sormadı.
Bir gün mü geçti, bir gece mi? Zaman artık önemini yitirmişti.
Sonunda kapıya bir ses vurdu:
"Elif!"
Annemdi.
İçime bir umut doğdu.
"Anne!" dedim, gözlerimden yeniden yaşlar boşanırken.
"Anne, beni kurtar!"
Kapı açıldı, annem içeri girdi. "Gel kızım," diyerek saçlarımı okşamaya başladı.
Bitti sandım. Vazgeçtiler sandım. Beni vermeyeceklerdi.
Ama yanılmıştım.
Odaya götürüldüğümde, Hüsrev Ağa koltuğuna kurulmuş, tespihini çekiyordu.
"Aklını başına topla, Elif," dedi, sesi buz gibi.
"Ağaların yanında bana yaptığın saygısızlığı bu seferlik görmezden geleceğim."
Babam ve abim, elleri önünde mahcup bir şekilde dikiliyordu.
"Cemal!" diye seslendim, boğazım yanıyordu.
"Abi, bana neler yaptıklarını, kime verdiklerini gördün mü?"
Cemal yüzüme bakamadı. Başını çevirdi.
Karardan memnun değildi, ama itiraz da etmedi.
Hüsrev Ağa alaycı bir gülümsemeyle araya girdi. "Boşuna 'Cemal abi' deme. Aras’ın kızı kaçırmasında onun da parmağı var. Aras ne kadar suçluysa, Cemal de o kadar suçlu. Yani sen sadece Aras’ı değil, Cemal’i de kurtarıyorsun."
Gözlerim kan çanağına dönmüştü. Yüreğim paramparçaydı.
"Benim suçum ne, amca? Ben mi dedim, 'Gidin kız kaçırın' diye?"
Hüsrev Ağa suçu üstünden atmaya çalıştı. "Biz mi verdik seni? Adamlar istedi!"
"Kızını da istediler, ama rest çektin!" diye haykırdım.
Hüsrev Ağa kükredi. "Kendini kızımla bir mi tutarsın?"
"Beni onlara sunan sen değil misin?"
"Bu kızın dili çok uzamış! Ağasını, büyüğünü bilmez olmuş!"
Amcamın eşi araya girdi.
"Koridorda üstüme saldırdı!"
Üzerime yürüdüğünde gözlerimi dikip baktım. Yerine çakılıp kaldı.
Hüsrev Ağa son emrini verdi. "Remzi, götür bu kızı buradan! Elimden bir kaza çıkacak yoksa!"
Babam ve abim kollarıma girdiğinde, ekledi. "Hazırlıklarınızı yapın. Birkaç güne almaya gelecekler."
***