Kedi Mi Tilki Mi

1298 Words
Elif… Yüzbaşı Baran’ın sesini duyar duymaz kötü bir şey olacağını hissetmiştim. Revirin kapısını öfkeyle çarptığında, "Kusmuk Komutan" dediği anda, bu öfkenin bana yöneleceğini biliyordum. Ama gelip üstüme kusacağını asla düşünmemiştim. İğrençti. Ondan zaten korkuyordum, şimdi bir de nefret eklenmişti. Kasıtlı yapmamıştım! Hangi kız böyle bir şeyi isteyerek yapar ki? Yüzbaşı tam bir öküzdü. Bunu bile anlamayacak kadar. Doktor ve hemşirelerin yardımıyla ıslak bezlerle silindim. Yeni bir önlük giydirdiler. Yatağın altında, yanmış da olsa eski elbiselerim duruyordu. Ama onlar da kusmuğa bulaşmıştı. Geriye hiçbir şeyim kalmadı. Hepsi yanmıştı. Kimliğim, paralarım, anılarım… Ne varsa, hepsi kül olmuştu. Gözlerim doldu. Yüzbaşıya bakarken tek bir damla yaş aktı. Kendimi tuttum. Kendi kendime mırıldandım. "Ne yapacağım şimdi?" Zaman geçmiş, üstümü değiştirmiş, az da olsa temizlenmiştim. Ama hâlâ pis kokuyordum. Tenim yapış yapıştı. Ayaklarımı karnıma çektim. Elimi başımın altına koydum. Ve sessizce ağlamaya başladım. Yüzümü de sakladım. Kimse görmesin diye. Revirin kapısı açıldığında yüzümü yastığa gömdüm. Gözyaşlarım pamuklu kumaşı ıslatmıştı. Ailem - evet, ailem dediğim insanlar - hiç suçum olmamasına rağmen beni yaşlı bir adama vermişti. Kan dökülmesin diye. Berdel olsun diye. Düşünürken bile yüzüm kızarıyordu. Yüzbaşı sorguya çektiğinde bunları nasıl anlatabilirdim ki? "Kaçtım çünkü beni dedem yaşındaki biriyle evlendirmek istediler" diyemezdim. Kendimi daha da küçük düşürmek istemezdim. Zaten o kaba saba adamdan ne incelik bekleyebilirdim ki? "Uyudun mu?" Arif'in sesiyle irkildim. Omuz silktim cevap vermeden. Genç asker yatağın kenarına oturdu. "Uyumadığını biliyorum Van Kedisi. Kalk şunları iç." Boğazım yanıyordu. "İstemiyorum." "Bana da mı küstün?" "Hepinize. Herkese." "Ben ne yaptım ki?" "Peki ben ne yaptım ona? Neden üstüme kustu? Ne kadar utandığımı biliyor musun?" Arif hafifçe gülümsedi. "O kadar kötü biri değil." Onu savunuyordu elbette. Komutanıydı, can yoldaşıydı. Birbirlerine hayatlarını emanet ediyorlardı. "Değil mi? Daha ne yapsın Arif? Şu halime bak. Ne kimliğim var, ne ailem, ne giyeceğim, ne de gidecek bir yerim. Bir karakol revirinde görgüsüz bir ayı tarafından hakarete uğruyorum." Arif poşetleri kaldırdı. "Van Kedisi, bak görgüsüz ayı senin için neler göndermiş." "Görgüsüz ayı" lafına gülümsedim istemeden. "Bak, burada ballı süt var. Bu da sıcak suda elma, limon ve muz karışımı." "Ballı sütü severim," dedim içimden geçirerek. "Sadece içecek değil, üst baş da almış. Poşet poşet." Sevinmiştim. "Gerçekten mi? Ne almış?" "Ayıp olmaz mı bacım? Bir hanımın eşyalarına bakılır mı?" diye şakalaştı. "Çok merak ettim. Acaba görgüsüz ayı ne almış?" Arif ciddileşti. "Ben gittikten sonra bakarsın. Önce şunları iç." "Arif, şaka yapmıyorsun değil mi? Bunları beni avutmak için sen yaptın, öyle değil mi?" "Vallahi benim işim değil. Her şeyi o halletti." Ballı sütün tadı damağımda dağılırken birden irkildim. "Neden?" diye sordum kendime. Bu kaba adamın içinde küçücük de olsa bir merhamet kırıntısı mı vardı? Arif bardakları toplarken "Nasılsın? İyi hissediyor musun?" diye sordu. Başımı iki yana salladım. "Eh işte, biraz daha iyiyim. Ama o ayıya hâlâ kızgınım." Arif'in dudakları hafifçe kıvrıldı. "Valla bilmiyorum artık. Beni karıştırmayın aranızdaki işlere," diyerek çıktı. Kapı kapanır kapanmaz poşetlere saldırdım. İlk kez bir erkek - hem de tanımadığım biri - bana kendiliğinden bir şeyler almıştı. Poşetleri açtıkça şaşkınlığım arttı. Elbiselerin renkleri, bedenleri tam bana göreydi. Hiçbir detayı atlamamıştı. Sonra gözüme sıkıca bantlanmış küçük bir poşet ilişti. Merakla açtığımda dudaklarımı ısırdım ama kahkahamı tutamadım. İç çamaşırları! Kırmızı dantelli sütyen ve külot, atlet, gecelik... "Yüzbaşı, hiç de fena değilsin ha?" diye mırıldandım. "Bunlar nerden aklına geldi?" Kendi alışverişlerimde bile bu kadarını düşünemezdim. Sonra aklıma takıldı: "Bedenimi nereden biliyor?" Kusmuğa bulanmış giysilerime baktım. "Yok, buradan ölçemez. Yanan kısımlar tam da..." Yüzüm kızardı. Şaşkınlıkla aldığı eşyaları katlayıp yerine koydum. Yüzbaşı Baran hakkında yeniden düşünmeye başlamıştım. Belki de sandığımdan daha fazlasıydı. Belki - sadece belki - içinde gerçekten iyi bir yan vardı. Yastığa başımı koyarken mırıldandım: "Gizemlisin Yüzbaşı... Hem de çok. O aslan görünümün altında bir kedi mi saklı yoksa?" Duvardaki Van Kedisi posterine baktım. "Ne dersin?" diye sordum ona. Tam kediden cevap beklerken kapı sertçe açıldı. O'ydu. Yüzbaşı Baran. Sessizce yüzüne baktım, ne diyeceğini merakla bekledim. "Hafızan yerine geldi mi?" Buz gibi bir sesle sordu. İçimden bir özür bekliyordum. Aldığı eşyalar, gönderdiği içecekler... Yumuşamıştır sanmıştım. Yine yanılmışım. Karşımda hâlâ o kaba, soğuk adam duruyordu. "Hafızam mı? Ha... Yok. Hiç bir şey hatırlamıyorum," diye cevap verdim hayal kırıklığıyla. "Bana bak Van Kedisi, benimle oyun oynama. Yalan söyleyip söylemediğini anlarım." Van Kedisi lakabını öğrenmiş olmalıydı. "Birincisi, bana Van Kedisi deme. İkincisi, yalan söylemiyorum. Üçüncüsü, yalan söylediğimi ispat et," dedim. Yüzbaşının çenesi gerildi. "Birincisi, adını bilmediğim için herkesin kullandığı ismi söylüyorum, Van Kedisi. İkincisi, bal gibi yalan söylüyorsun. Üçüncüsü, elimde şimdilik kanıt yok ama merak etme, onu da bulacağım." "Herkes bana Van Kedisi diyebilir ama sen diyemezsin!" "Doğru, kediler cana yakın hayvanlar. Sen olsan olsan tilki olursun. Tilki gibi kurnazsın." "Sende..." diye başladım ama kendimi tuttum. "Susma, söyle! Ben de ne?" diye üsteledi. "Kaşınma Yüzbaşı! Senden korkmuyorum!" "Korkacaksın. Zamanı geldiğinde korkacaksın." Az önceki hediyeleri gönderen adamla şimdiki arasında dağlar kadar fark vardı. Boğazım düğümlendi. "Zaten korkuyorum," dedim başımı eğerek. "Sadece korku da değil... Tiksiniyorum. Nefret ediyorum senden." Yüzbaşı ifadesiz bir şekilde bana bakarken, aldığı eşyalara uzandım. "Al! Hediyelerini al da başına çal! Senden böyle bir şey isteyen oldu mu?" Yüzbaşı yüzüne gelen eşyaları tutup öfkeyle yere çaldı. "Sen demedin mi, ağlayarak 'Ne yapacağım, ne giyeceğim, hiçbir şeyim yok' diye?" "Ben içimi döktüm sadece! Git al demedim!" Son poşeti elime aldığımda -iç çamaşırların olduğu poşet- bir an gülmem geldi ama kendimi tuttum. "Al bunları da sapık herif! Utanmadan aldıklarına bak! Ne düşündün, bunları giyeceğimi mi sandın?" Yüzbaşı'nın çenesi gerildi, dişlerini sıkıp homurdandı: "Sana iyilik yapanda kabahat!" "Senden iyilik beklemedim Yüzbaşı," dedim titreyen bir sesle. "Sadece biraz kibarlık, biraz anlayış bekledim. Bir özür yeterdi her şey için... Ama sen ne yaptın?" Gözlerimi kısarak baktım. "Sapık mısın yoksa? Bunları alırken aklından neler geçiyordu? Beni mi hayal ettin? Yoksa giydirip fotoğraf mı çekecektin? Belki de 'Üstünde ne var?' diye mesaj atarsın tam olsun!" Yüzbaşı yerdeki eşyalara tekme atarak üzerime yürüdü. "Sen kim oluyorsun da hakkında böyle şeyler düşüneyim? Kendine kadın mı diyorsun?" Burnunu buruşturdu. "Pislik içindesin, on metre öteden leş gibi kokuyorsun! Seni mi hayal edeceğim? Hayal edeceğim son kadın bile değilsin!" Sözleri bıçak gibi saplanmıştı. Kadınlık gururum paramparça olmuştu - kim söylerse söylesin, acı aynıydı. Titreyen parmağımla kapıyı işaret ettim: "Çık Yüzbaşı! Yüzünü görmek bile istemiyorum artık!" "Kim olduğunu sanıyorsun da beni kovuyorsun?" Alaycı bir kahkaha attı. "Sana iki parça kıyafet aldım diye havalara mı girdin? Gerçekten ne sandın? Kendi kendine senaryo mu yazdın?" "ÇIK!" diye bağırdım, sesim revirin duvarlarında yankılandı. Yüzbaşı'nın söyleyecekleri ağzında kaldı. Bir an öylece durdu, gözlerini kırpmadan bana baktı. Sonra başını sertçe sallayarak kapıyı çarpıp çıktı. Hıçkırıklara boğuldum. Yastığı avuçlarımda buruştururken, kapı tekrar açıldı - bu kez daha yavaşça. Hızlıca gözyaşlarımı sildim. Yüzbaşı eşikte duruyordu. Yerde dağılmış eşyalara baktı, sonra yavaşça eğilip tek tek toplamaya başladı. "Bunları aldığımı kimseye söyleme," diye mırıldandı, sesi eski sertliğini kaybetmişti. İç çekip, derin bir nefes aldım. "Alırken utanmıyordun da, biri duyar biri görür diye mi utandın?" Cevap vermedi, sadece eşyaları düzgünce katlayıp yatağın kenarına bıraktı. "Ama merak etme," diye ekledim alçak bir sesle. "Kimseye söylemem. Benimde bir gururum var.” Yüzbaşı başını hafifçe salladı, kapıyı sessizce kapattı. Bu kez çarpmadan... Yüzbaşı'nın boş elleriyle gidişini izledim. Yatağın kenarına bıraktığı eşyalara şöyle bir baktım. "Birazdan gelip geri ister nasıl olsa!" diye iç geçirdim, dokunmadan öylece bıraktım. Dilimin düşmanım olduğunu biliyordum. Çevremdekiler hep uyarırdı: "Dilini tut!" Ama elimde değildi. Başka neyim vardı ki? Etim ne budum ne. Ağalar hakkımda hüküm verirken tek silahım dilimdi. Kimse - ne annem, ne babam, ne abim, ne de bir akrabam - beni savunmamıştı. Bu dünyada yapayalnızdım ve sarılabileceğim tek şey keskin dilimdi. Yüzbaşı'nın öfkesini şimdi daha iyi anlıyordum. Adam zahmet edip bir şeyler almıştı. Keşke o son lafları söylemeseydim. Keşke dilimi tutsaydım. Ama yapamadım işte. Çünkü o keskin dil, yıllardır tek savunma silahımdı. Onu susturmak, kendimi savunmasız bırakmak gibiydi. Yatağa uzandım ve yastığa gömdüm yüzümü. İçimde bir yerde, Yüzbaşı'nın aslında iyi niyetli olduğunu biliyordum. Ama yaralı gururum, her şeyi mahvetmişti yine. Hep böyle oluyordu. Duygularım ve o keskin dilim, her zaman iyi şeyleri mahvediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD