Parmağındaki yüzüğe takıldı gözleri. Büyük bir tek taştı. Dışarıdan görse, bunu parmağım asla kaldırmaz derdi; ama rahatlıkla taşıyordu. En son şeydi herhalde Timuçin Gündoğan'la evlenmek... Bunu sadece hayallerinde yaşayacağına inanırdı. Ona kendini vermiş olması mantıksal planlamalar arasında zikzaklar çizdiği anlamına gelmezdi. Tamamen kalbinin sesini dinlemişti.
Bir cevap vermesi gerekiyordu, ama yüzüğe bakarkenki hayranlığıyla akıttığı salyalarını kontrol edemiyordu. Hemen ağzını kapadı. Bunun ne kadar önemli bir karar olduğunun farkındaydı.
"İstemiyor musun yoksa?"
Gözlerindeki aşkı, tutkuyu ve isteği görüyordu adamın. Yalan değildi bunların hiçbiri, hissediyordu. Hem bu kadar çok seviyorken nasıl hayır diyebilirdi. Yüzüne planlanmamış kocaman bir gülümseme yerleşti.
"Evet!" diye sevinçle fısıldadı. Adam onu başından yakalayıp dudaklarına kapandı. Dakikalarca öpüştüler. Nefes aralarında birbirlerine bakıp gülüyorlar, sonra tekrar öpüşüyorlardı.
Mutluluk, soğuk bir havada sıcak bir rüzgar gibi onları çepeçevre sardı. Öyle ki, hiç üşümeyeceklerine inandılar.
&&&
Parmağındaki koca taşlı yüzükle otele girdiğinde bazılarının merakla, bazılarının kıskançlıkla baktığını görebiliyordu genç kadın. Birkaç personelin kafa kafaya vermiş bir şeyler fısıldadığını görmüştü. Normalde böylelerine pabuç bırakmazdı. Birçoğundan rütbeliydi ve her ne kadar bunu bir bıçak gibi çalışanlara saplamasa da arada dürtüklemenin zararını görmezdi. Ama o gününü zehir etmek istemiyordu. Her şey bir mucize gibiydi. Umudunu kestiği aşk ayaklarına kadar gelmiş ve onu almaya hayli heveslenmişti.
Odasına gidip masanın üzerindeki dosyalara baktı. Bugün yapılacak fazla bir işi yoktu. Timuçin'de bir toplantı için İstanbul'a geçmiş, oradan da İzmir'e geçip ailesiyle görüşecekti. Daha sonra da birlikte gideceklerdi. Bu durumu düşünmek biraz kızarmasına neden oluyordu. Yıllardır bir aile ortamında bulunamamış, bunun sıcaklığını unutmuştu. Bir anneye nasıl davranılır, bir babaya saygı nasıl gösterilir maalesef hatırlamıyordu. Bu da Asya'nın kaderiydi. Bunu kabullenmeliydi; çünkü yaşamak daha kolay oluyordu. Hayatı boyunca kendi karakteri ve inançları doğrultusunda davrandı. Hem insanları ikilemlere sokmuyor hem de unuttuğu duyguları hatırlamak için büyük çabalara gerek duymuyordu.
İşlerini bir an önce bitirmek için masasına yerleştiğinde kapısı vuruldu. Ayşe'yi görür görmez ilgisizce cevapladı.
"Gel."
"Asya Hanım müsait misiniz?"
"Sayılır..." diyerek önündeki dosyadan bir şeyler okuyormuş gibi yapıyordu. Asıl amacı bu kadını umursamadığını göstererek çıldırtmaktı.
"Sizinle önemli bir şey konuşacağımı söylemiştim."
Genç kadın başını dosyadan kaldırıp ifadesiz gözlerle baktı. Fakat Ayşe, farklı algıladı. Onun söyleyeceklerini duymak için delirdiğini düşündü. Hoşuna gitti. Umursandığını bilmek egosunu daha da kamçılamıştı. Süzülürcesine, hafiften omuzlarını sallayarak, hülyalı gözlerle kadına baktıktan sonra tekrar konuşmaya başlamıştı ki, Asya lafı ağzına tıkadı.
"Böyle sürtük gibi davranarak beni de ayartabileceğini mi düşünüyorsun?Hatırlatırım ki, ben bir kadınım. Tabii tercihlerin konusunda tartışabiliriz."
Genç kadının gözleri de ağzı gibi kocaman oldu. Asya kafasını dosyaya indirdi. İşten bahseder gibi sakindi. Yalnız Ayşe'nin suratı görmek, söylenenlerin aslında hiç de yenilir yutulur olmadığını gösteriyordu.
"Seni bu otelde görmek midemi bulandırırken, sen utanmadan odama geliyorsun. Sürekli konuşmak istiyorsun. Üstelik bu iddialarını sık sık dile getiriyorsun. Neymiş diye soracağım, senin namusu olmayan düşüncelerinle kirlenirim diye korkuyorum. Ama çok istiyorsan lütfen otur ve anlat. Derdin neymiş öğrenelim."
Ayşe ellerini yumruk yapmış, şaşkınlığın suratına verdiği dehşetten kurtularak nefretle bakmıştın. Adımlarını ağır ağır atsa da, topuklarını sertçe yere vuruyordu. Sandalyeye oturduğunda, gözünü dikmiş öldürürcesine kadına bakıyordu.
Asya kendine inanamadı. Bunları o mu söylemişti? Kontrollü davranışlarına ne olmuştu? Ne olacak, Timuçin geldi, kontrol gitti! diyerek kadına döndü. Onun suratındaki bu öldürücü bakıştan zerre kadar etkilenmedi. Sadece zaman geçtikçe içinde bastıramadığı o gülme hissi artıyordu. Kadının suratı, süs köpeklerine ne kadar çok benziyordu böyle. Makyajı her tarafına bulamış, dişlerini çıkararak avına bakıyordu. Aklına, köpeği ısıran adam geldi. Tarihte yaşanmış bir olaydı, kendi de yapabilirdi herhalde, değil mi?
"Timuçin Bey'le nişanlanmışsınız." derken yüzüğe bakıyordu.
"Aa, evet öyle oldu." Yüzüğü kaldırıp gözüne sokarcasına suratına yaklaştırdı. "Harika, değil mi?"
"Hımm, evet... Timuçin Bey'in buraya ilk geldiğinde bana karşı bir zaafının olduğunu bilmiyor muydunuz peki?" Asya cevap vermedi. "Yine de içinizi bu konuda sıkmayın; çünkü aramızda hiçbir şey geçmedi." Kalbi küt küt adan genç kadın biraz olsa da sakinleşti. Ayşe başını eğip gözlerini ona dikti. "Siz ve o olmaz. Karanlık işler çeviriyor. Telefon konuşmalarını duydum. Bir katil-"
Genç kadın kendine hakim olamadı ve yerinden fırladı. "Eee, çok oluyorsun ama sen! Senin saçmalıklarını dinlemeyeceğim. Önceden ne olduğunu umursamıyorum. Beni rahatsız etmeyi de kes, yoksa gözüm kapalı kovarım seni! Şimdi def ol git odamdan."
"Bunları yakın arkadaşınız Ali duyunca bakalım neler olacak? Belki de sizinle artık arkadaş olmayı istemeyecek?"
"Def ol git Ayşe. Çok kötü olacak!"
Ayşe memnuniyetsiz bir suratla kapıya ilerledi. Henüz odadan çıkmadan şeytan gülümsemesi yüzüne yerleşti. Arkasını döndü ve bombayı patlattı.
"Arkadaşınız Sinan Bey öldürülmeden önce Timuçin Bey'in birine telefonda, Kesin, koparın ve atın. Dediğine şahit oldum. Sonra da arkadaşınız öldürüldü. Boğazı kesildi, koparıldı ve ıssız bir sokağa atıldı." dedi ve kaçarcasına gitti.
Asya kirpiklerini bile oynatamadı. Taş gibi duran vücudunu yumuşatmak adına tek bir hamlede bulunmadı. Yaşadığı şok neredeyse tüm yaşamını ele geçirdi.
*****************************
"Ne kadar utangaç bir kız bu ya! Al al da oldu yanaklar." derken kahkahalarla gülüyordu adam.
"Kıza öyle demesene bakayım Süleyman. Bir de utandırmaya devam ediyorsun!" diyerek yanındaki genç kadına sarıldı. "Yemekleriniz bitti galiba, ben çay koyayım, sabah yaptığım kurabiyelerden de yeriz."
Asya, "Ben de size yardım edeyim." deyip hemen önündeki birkaç tabağı kapıp hızla mutfağa kaçtı.
Timuçin arkasından bakarken gülüyordu. Bu şirin kadını bulduğu için kendini dünyanın en şanslı insanı hissediyordu.
"Ooo, sen ciddi ciddi aşık olmuşsun be oğlum! O bakışlar ne öyle? Bitti mi çapkınlıklar artık, adam oluyor musun?"
"Niye böyle diyorsun baba ya? Asya'nın yanında deme bari!"
"Yalan mı be? Az çapkınlıklarını çekmedik senin. Hem bilsin kızımız, nasıl adam ettiğini görüp mutlu olsun."
"Hayır, benim de bir karizmam var. Lütfen..."
"Hay s.çayım senin karizmana!" deyip elini ona doğru salladığında, Sedef Hanım da masadan bir şeyler almak için yanlarına gelmişti.
"Dikkat et Süleyman, yaran açılacak şimdi!"deyince Timuçin ve annesi Süleyman Bey'e gözlerini dikmişti. Geçen gün Asya'ya haber veremeden babasını yanına hastaneye gelmişti. Sevdiği kadına durumu ne kadar açıklayamamış olsa da zor günler geçirmişti.
Silah kaçakçılığı için birkaç önemli adamla yaptığı toplantı sırasında anlaşma sağlanamamıştı. Tartışma büyüyüp bir kavgaya dönüşmüştü. Silahlar çekilmiş, herkes birbirini tehdite boğmuştu. Birbirlerini öldürmenin anlamsız olduğuna inanarak silahları indirmişlerdi. Fakat emaneti getirecek olan genç adam işi karıştıranın Süleyman Bey olduğuna karar vererek cebindeki bıçağı adamın sağ kısmına saplamıştı. Süleyman Bey şanslıydı. Kesik birkaç santim daha aşağıda olsa böbreğini ikiye ayırırdı.
Kaçan adamın peşine düşmekten vazgeçip patronlarını hstaneye kaldırmışlar ve hemen sonra oğlu Timuçin Bey'i aramışlardı.
Timuçin geldiğinde annesi ve kız kardeşini ameliyathanenin önünde uykusuzluk ve perişanlıktan bitkin halde buldu.
Seher koşarak abisine sarılmış ve bildiklerini anlatmıştı. Hemen sonra güçlü bir hıçkırığın ardından, "Abiciğim, bu işleri bırakın artık. Ne olursun, bırakın..." demişti.
Yüreği neredeyse ikiye ayrılacak olan Timuçin kardeşinin sırtını sıvazlamakla yetindi. Asya'ya aşık olduğunda yeni bir hayata yelken açmayı planlamıştı. Bu olayla icraate geçmeye karar verdi.
Odasına alınan Süleyman Bey birkaç saat içinde uyanmıştı. Timuçin kelimeleri güç bela çıkaran Süleyman Bey'e aklındakini açmakta çekinmedi.
"Geçmiş olsun baba."
"Sağ ol evladım." derken sesi hırıltılı çıkmıştı.
Onun ilk anda neyi merak ettiğini bilen genç adam, babasını yormadan anlattı. "Seni bıçaklayan adamı bulduk." Süleyman Bey'in gözkapakları rahatlayıp kapandı. "Beni tanıyınca altına işedi." Yaşlı adam güldü. Timuçin ise ifadesizdi. "Bir süre yalvardı. Pişman olduğunu söyledi ve maalesef ağladı." Adama acıdığından yüzü buruşmuştu. Kaçakçılık için buluştuğu adamlardan birini bıçaklayacak kudrete sahip olduğuna inanan bir adamın ölüm karşısında ağlaması midesini bulandırıyordu. "Biraz okşadım." Duraksadı. Bundan sonra söyleyecekleri ile evlerine bomba atmış olacaktı. "Bird aha bu işe bulaşmayacağına söyledi ve tabii ben inanmadım. Kötü işler yapan birinin kötü işler yapan birinden namuslu olmasını beklemesi saçmalık olurdu. Ne bok yiyeceğine karışmayacağımı söyledim. Yine de bıçaklanan kişinin babam olduğunu onu hırpalayarak hatırlattım. Ve," Derin bir nefes aldı. "Hemen polise gidip bir adamı bıçakladığını anlatmazsa sattığı silahlardan birini alıp gırtlağında bir delik açacağımı söyledim."
Süleyman bey'in gözleri titreyerek açıldı. "Ne yap-tın? Anlamadım!"
"Onu hırpaladım."
"Ti-muçin! Polise mi yolladın?"
"Evet baba, adil olmama gerekiyordu."
Şoka uğrayan yaşlı adam daha fazla konuşamadan odasının kapısı çalınmıştı. İfadesini almak isteyen iki polis girerken, babasının sert bakışları altından Timuçin oradan çıkmıştı.
Marmaris'teki barı bahane ederek ertesi gün İzmir'den kaçmış ve daha sonraları da babasıyla bu konuda konuşmayı reddetmişti. Süleyman Bey'in her şeyi anladığını düşünüyordu. Babası akıllı bir adamdı. Timuçin Gündoğan artık kimseyi öldürmek istemiyordu.
Asya'yı tanıştırmak için geldiği evde nelerle karşılaşacağını biliyordu. Kadınlar mutfağı toparlarken babası da oğluna yükleniyordu.
"Kızımız senin ne işler yaptığını biliyor mu?"
"Geçmişim hakkında bir şey söylemedim ve açıklamayı düşünmüyorum," derken alevlenen mavi bakışlarını babasına çevirmişti.
"Geçmişini öğrenmezse geleceğinin nasıl ilerleyeceğini bilemez."
"Belki de gelecek değişir. Geçmişle geleceğin arasındaki bağı kuvvetlendirmek insana bağlıdır. O ipi inceltmek de kalınlaştırmak da bizlere ait."
"Ben kalınlaştırmanı önermiyorum zaten çocuğum. Sen de evleneceksin. Yuva kuracaksın. Karına ve çocuklarına zaman ayıracaksın. Ben ikisi arasındaki farkı anlamamış olsaydım bugüne kadar annen beni on kere bırakıp gitmişti."
"İşim ve ailemi karıştırmam. Holding ve otellerle ilgilenmek için bir sürü adama para veriyoruz. Akşamları evimde oturmayı tercih ederim."
Süleyman Bey ve Timuçin sertçe bakıştılar. Mavi gözlerini, sert mizacını ve dalgalı saçlarını babasından almıştı. İnatçı ruhları, keskin karakterleri de aynıydı. Bir tek uzun ve biçimli bedeni dayısına benziyordu. Süleyman bey kısa ve tıknaz bir adamdı. O göbeğiyle hala kaçakçılık peşinde dolanır, kaçarken zorluk çekerdi. Bıçaklanmasının nedeni de buydu belki. Yeteri kadar hızlı kaçamamıştı.
"Diğer işler?"
Kendine has bir söyleyişle lafı dolandırmadan babasına durumu açtı. "Sen akıllı bir adamsın baba. Beni anladığını biliyorum."
Masaya yumruğunu vurdu ve sandalyesinde öne doğru kaydı.
"Bunca kazanan para ne olacak Timuçin Bey? İlk günden kendini aklayacağını mı sandın?"
"Hayır. Ama bundan sonrası için temiz yaşayabilirim."
"Verdiğimiz sözler? Sınıra yollanacak silahlar? Bu işten kolay sıyıramazsın."
"Hiç umurumda değil baba. O işe girme demiştim sana. Silahın ne olduğunu bilmeyen çocuklara onları satıyorsun! Buna karışmam demiştim!"
"Çocuk dediğin heriflere uyuşturucu pazarlarken neredeydi aklın piç!" deyince Timuçin kasıldı. Doğru söylüyordu. Kim bilir kaç evin ocağına incir ağacı dikmişti? Kaç çocuğun ölümüne sebep olmuştu? Holdinge rakip çıkanların ayağını kaydırmış, otellerinde pis işlere karışanları öldürmüştü.
Timuçin Gündoğan şeytanın ta kendisiydi!
Nefesi kesildi. Asya'ya bunları anlatamazdı. Onu terk ederdi, biliyordu. Dayanamazdı. Onsuz kalmaya dayanamazdı. Hızla ayaklandı. Sandalye yere yuvarlandı.
"Otel benim. Onlardan kalanı Seher'e verebilirsin. Kararım budur."
Süleyman Bey yarasının acısını umursamadan ayaklandı. Oğluna kızarken ellerini sallıyor ve tükürükler saçıyordu.
"Otelleri kimin parasıyla aldın?"
Genç adam öfkelenmeye başladı.
"Köpek gibi çalıştığım paranın karşılığıyla aldım!"
Verecek bir cevabı yoktu. Nefes nefese, "Babanın çiğneyip geçemezsin." Dedi.
"Çiğneyip geçtiğim kan kokan şeyler baba. Bilirsin, kan kokusundan nefret ederim!"
Ardını dönüp içeri ilerledi. Tepesi atmıştı. Nişanlısını alıp uzaklaşmak istiyordu.
Asya, Seher ve Sedef Hanım bulaşıkları toparlarken bir yandan da sohbet ediyorlardı. Genç kadın Timuçin'e çok benzeyen kızı inceledi öncelikle. Gözlerinin rengi kadar biçimi de aynıydı. Uzun siyah saçları dalga dalga sırtına iniyor ve çok güzel görünüyordu. Uzun ve ince bedeniyle ona tepeden bakıyordu. Ağzı ve burnu yüzüne göre biraz küçüktü. Ama fazlasıyla güzeldi. Üniversite'de Biyoloji bölümü okuyan genç kızın kariyer planları arasında Avrupa'ya gitmek vardı.
Sedef Hanım ise, birbirine çok benzeyen bu üçlünün arasında evlatlık gibi görünüyordu. Kahverengi gözler ve saçlar tamamen kendine hastı. Ama zarif vücudunu çocuklarına vermişti. Ve elbette samimiyetini...
"Benim oğlumun burnu kaf dağındadır kızım. Onu gören dünyadaki tek erkek o sanır. Hep Süleyman'ın yüzünden. Öyle yetiştirdi."
Seher tezgahın üzerine oturmuş, elindeki bir elmayı dişlemiş ve annesine katılmıştı.
"Evet Asya Abla. Beni hiç şımartmadılar. Ne varsa hep abimde vardı. Timuçin geldi, Timuçin kalktı, benim oğlum bir tane diyen bir baba ve her gelen misafire pipisinin olduğu albümleri gösteren bir anne..."
"Seher!"
Genç kız kıs kıs gülerken omzularını silkti ve gülen Asya'ya döndü.
"Abimin tam on tane çocukluk albümü var. Gitmek isteyip de gitmediği yer kalmadı. Çamaşır değiştirir gibi araba değiştirirdi. Yüzündeki sivilcelere sinirlenince anamla babam onu ameliyat ettirmeyi bile düşünmüştü. Sivilcelerden kurtulmak için."
"Seher abartma istersen! Senden neyi esirgedik?"
"Avrupa'yı esirgiyorsunuz işte!" Onu İzmir'den dışarı yollamak istemeyen babasınaydı bu lafı; fakat o anlarda yanında değildi.
Her ne kadar Timuçin'e düşkün görünse de kızını çok ayrı severdi Süleyman Bey. Ona kanserden ölen annesinin ismini vermişti. Aynı kaderi paylaşmalarından korkmuştu; ama annesi çok iyi bir kadındı ve kızının da aynı karakterde olmasını istedi.
"Onu babanla konuş kızım. Hem şimdi sırası mı? Asya Yengen gelmişken, onu senin saçmalıklarınla sıkmayalım, değil mi?" deyip gülümsedi. Genç kız buna bozulsa da annesine hak verdi. Asya'yı daha şimdiden çok sevmişti. Ağırbaşlı bir kadına benziyordu. Üstelik çok duru bir güzelliğe sahipti. Abisinin takıldığı kokona tipli kadınlara hiç benzemiyordu.
"Tamam sonra konuşuruz," deyip tezgahtan atladı ve Asya'nın koluna girdi. "Gelsene sana abimin bol pipili albümlerinden birini göstereyim." Asya bir kahkaha atınca diğer kadınlar da güldüler.
Albümlerin başına henüz oturmuşlardı ki Timuçin içeri girdi. Onu gören Asya gülerek elini adama uzattı. Elleri birleştiği anda bir fotoğrafı gösterdi.
"Burada ne kadar tatlısın!"
Timuçin'in üzerinde dizlerinin üzerinde kot bir şort ve kırmızı bir tişört vardı. Kenara kaymış beyaz şapkasının altındaki dalgalı saçlarının bir tutamı asice çıkmıştı. Elinde oyuncak bir kamyon vardı. Suratını büzmüş, gözlerini kısmış ve dudaklarını iki yana kıvırmıştı. Hayli sevimli ve masum görünüyordu.
Genç adam gülümsemekle yetindi. Başka bir fotoğrafa geçtiler. Bir midilliye binmişti. Öncekine göre bir iki yaş daha büyüktü. Midillinin boynuna sıkıca sarılmıştı. Belli ki düşmekten korkuyordu.
Bir diğerinde ağacın dalına tırmanmıştı. Bir elini yukarıya uzatmış, ağaçtan olgunca sallanan kıpkırmızı kirazlardan birini tutmaya çalışıyordu. Hemen yanındaki fotoğrafta ise kirazları hunharca yerken üzerini kırmızıya bulayan mutlu bir Timuçin vardı.
Sohbet ederek birkaç sayfa çevirdiler ve Asya bir fotoğrafa vuruldu. Genç adam henüz altı yedi yaşlarında olmalıydı. Sahilde, kumların üzerinde oturuyordu. Üzerinde bacaklarının yarısını örtecek kadar uzun bir gömlek vardı. Saçları tuzlu suyun etkisiyle kabarmışlardı. Hafif bir gülümseyişle kadraja bakıyordu. Güneş ile etkileşim halini almış ve deniz suyunu yemiş mavi gözleri ışıl ışıldı. Berrak, çekici ve kelimelere sığmayan bir muazzamlıkta...
"Ne kadar güzelsin!" derken içten söylediğini odadaki herkes anladı.
"O kadar da değilim canım," diyen Timuçin'e bakmıyordu bile. Büyülenmişti. "Tarifi imkansız! Bayıldım!" Boncuk boncuk olan bakışlarını adama kaldırdı ve genç adamı yüreğinden vurdu.
Timuçin dudaklarından dökülen şu sözcükleri neredeyse bilinçsizce dile getirdi.
"Öyleyse al senin olsun."
"Gerçekten mi? Onu saklayabilir miyim?"
Sedef Hanım, "Kopyasını yaptırırız evladım. Evinizde durur. Acelesi yok." Dedi.
Timuçin ise kararlıydı.
"Fotoğraf Asya'da kalsın. Düğünden sonra ben halleder size getiririm." Albüm sayfasının şeffaf kağıdını yavaşça sıyırıp fotoğrafı aldı. Gülümseyerek Asya'ya verdi. Bakışlarındaki anlaşma tuhaftı. Sanki Timuçin ona özel bir yetenek bahşediyordu. Kimsenin bilemeyeceği ama dünyayı kurtarmak için her an hazırda bekleyeceği istisnai bir yetenek.
"Teşekkür ederim."
"Hayrını gör sevgilim," deyip kızı alnından öptü.
O gece dışarı çıkamadılar. Asya'nın fotoğraf merakı ve yol yorgunluğu ikisini de eve kilitledi. Ara sıra babasının sert bakışları ile karşılaşan adam umursamazdı. Sevdiği kadının gülümsemesi için servetinin çoğunu kaybetmeye hazırdı. Onu seviyordu ve genç kadını kaybetmeyi göze alamazdı. Gerekirse tüm delilleri yok edecekti...
Timuçin odasına çıktı. Çocukluğundan beridir hep aynı yerde kalıyordu. Başka eve çıkmayı aklının ucundan geçirmemişti. Kötü şeylere rağmen ailesine düşkün bir adamdı. Beşiği, çocuk ve genç odasından sonra bir yatak, aynalı dolap ve çalışma masası işini görüyordu. Zaten çoğunlukla yatmadan yatmaya geliyordu.
Asya'ya oturma odasındaki koltuğu açmışlardı. Genç kadını uyku tutmuyordu. Timuçin'in öyle güzel bir ailesi vardı ki, kendine hüzünleniyordu. İkisinin de çocukluğu çok farklı geçmişti. Biri ailesiyle mutlu hatıralar biriktirirken, bir diğeri enkaz altında kalan sevdiklerinin güzel anlarını zihninde tutmaya çalışmış ve yaşam mücadelesi vermişti.
Gözlerinden akan birkaç damla yaşa engel olamadı. Bardağın dolu tarafından bakmalıydı. Nefes almak söylenilen kadar kolay sayılmazdı ve olumlu fikirler bunun ciğerlere alımını kolaylaştırıyordu.
Belki de ona verilen bir şanstı. Sıkıntılı geçen geçmişi, parlak gelecekle telafi edilecekti. Timuçin ona güzel bir gelecek verecekti. Maddi konuda hiçbir tereddütü yoktu. Çapkınlığından dem vurmuştu; ama ailesine yakın olursa bunu da def edeceğini anlamıştı.
Yaşları sicim gibi akmaya başladı. Yılların birikmişliği o gece göz pınarlarından süzülecekti belli ki. Kapısı çalındı. Titreyen parmaklarını yanaklarını temizlemek için kaldırdı. İçeri destursuzca giren Timuçin'den başkası olamazdı zaten.
"Asya? Uyudun mu aşkım?"
Sesi boğuk çıkan genç kadın yutkundu. "Hayır," deyip nevresimin üzerinde doğruldu. Ama genç adam onun ağladığını anlamıştı. Hızlandı. "Ağlıyor musun sen?" Kadının başını göğsüne bastırmasıyla oturması bir oldu. "Ama neden ağlıyorsun? Ne oldu? Ailem mi üzdü seni? Söyle Asya ben senin yanındayım, çekinme. Eğer seni üzecek bir şey-"
"Hayır aşkım." dedi adamın sıcak göğsüne doğru. "Kimse üzmedi beni." Ailesinin gidişini kime yükleyip suçu kime atmalıydı bilmiyordu. "Ben biraz kötü oldum."
Timuçin'in kalbi ağırlaştı. Onlarla olmak istemediğini düşündü. "Neden?"
"Ben..."
Birkaç saniye öylece beklediler. Odanın içindeki nefesleri havaya ulaşınca katılaşıyor ve sanki başlarına iniyordu. Tepesinde hissettiği şey baş ağrısı olamazdı. Timuçin Asya'nın, Ben gidiyorum, deyişinden çekiniyor ve bu ihtimal kafasına kafasına vuruyordu. Tüm geçmişi adına pişmanlık duyacak kadar... İyi bir insan olamadığı ve sevgiyi detaylıca öğrenip aşkından delirdiği kadına anlatamadığı içindi.
"Konuş lütfen Asya..." diyebildi titreyen dudakları arasından.
"Bunları söylemek çok zor."
"Sadece konuş."
Zangırdayan ciğerlerine birkaç dakika yaşamaya yetecek kadar nefes çekti.
"Ailen çok güzel Timuçin. Buraya gelirken bu kadar yakın olmanızı beklemiyordum açıkçası."
"Benim serseri kılıklı olmamdan mı kaynaklanıyor?"
Genç kadın hafifçe güldü.
"Geceleri evinde kalıyorsun. Çoğunlukla annenlerle yeyip annenin naftalin kokulu çarşaflarında uyuyorsun. Kız kardeşinle çok iyi anlaşıyorsun. Annen ve baban sana çok düşkün." Başını onun kollarından kurtarıp kaldırdı. Oda karanlıktı; ama Timuçin'in mavilikleri siyaha bulanmamıştı. İlk bakışta berrak renklerini görmek mümkündü. "Çok çapkın denilen bir adamın nasıl böyle bir yaşamı olur?"
Genç adam onun saçlarını okşadı. Parmaklarının temas ettiği her noktaya da hüzünlü bakışlar bıraktı. "Ailemi seviyorum. Babam küçükken sefillik çekmiş. On kardeşten altıncıymış. Kendi babası ilk üçten sonrasını takip etmemiş ve fakirlikten hastalanıp vefat etmiş."
"Çok üzüldüm."
Ona bakıp, "Üzülme." Dedi. "On çocuğu varmış, hiçbirine yetememiş. Çalışıp kendini harap edeceğim derken de göçmüş bu dünyadan."
Dedesi hakkında haberlerde çıkan acıklı bir hikayeden bahseder gibi soğuktu genç adam ama Asya buna fazla takılmadı. Hiç tanımadığı bir adam için büyük sevgi beslemesi beklenemezdi. O bile çoğu zaman ölen ailesine karşı soğukluk hissediyordu. Onları görmemek, sıcaklıklarını ruhunda hissetmemek bazen hiç var olmamışlar gibi düşündürüyordu.
"Peki nasıl bu denli zengin olmuş?"
Doğru söylemek... Çoğu kez fırtınalara gebe bir deyimdi. Kaybetme korkusu, fırtınayı ilk durdurandı.Ama saklamak en berbat edendi. Bulutlar, diye geçti zihninden. Bulutlar o andan itibaren kararmaya başlıyordu. Su artıyor, bulut ağırlaşıyor ve ilkinden daha cetin bir hava onları bekliyordu.
Kendini bunun için hazır hissetmedi. En azından Asya'yla evlenmeliydi. O zaman her şeyi açıklamak daha kolay olacaktı. Ayrılık kolaydı da, kurulan yuvaya mühür basmak acıtırdı.
Gerçeklerin üzerini örttü. "Kardeşleriyle beraber Konya'daki tarlayla ilgilenmişler. O zamanlarda İstanbul'a göçmek modaymış, filmlerden bilirsin. Diğerleri cesaret edememiş ama babam söylenenlere inanıp gelmiş. 'Taşı toprağı altın diyorlar. Bize de birkaç kuruş düşer herhalde' diyerek çıkmış yola."
Hikaye Asya'nın dikkatini çekmişti. "Peki neler yapmış orada?"
"Hamallık yapmış, inşaatlarda çalışmış. Sonra bir patronunun desteğiyle bankerliğe girişmiş. Bekar adammış ne de olsa. Eh, gezmeyi de pek aklından geçirmezmiş. Kazandığını biriktirmeye başlamış. Zamanla da yatırım yapıp hepimizi kurtarmış."
Hikayeyi kilit noktasından kesmişti. Bankerlik yaparken işleri büyütmek isteyen adam zamanın büyük tefecilerinden borç almış. Bir süre sonra patlayan banker furyasına o da katılmış. Parasız pulsuz ortada kalmış. İnşaat işine geri dönmeyi düşünürken tefecinin adamları onu bulmuş. Ya ölecek ya da adamın kanlı işlerini yapacaktı. Her insan gibi yaşamayı seçen adam kısa sürede tefeci İso'nun sağ kolu olmuş ve mirası da kapmıştı. Sonrası adamın yarım kalan işlerini devam ettirmekti. Öyle ki, kötülük bir yenisini doğuruyordu. Verilen sözlere yenisi ekleniyordu. O yüzden işler Timuçin'e dek gelmişti.
"Ne büyük şans!"
Timuçin gizli bir alayla, "Ne demezsin!" diye söylendi.
"Peki amcaların nerede?"
"İkisi şirkette çalışıyor. Diğerleri Konya'da. Birkaçı kalan tarlaları sürüyor, birkaçı da babamın desteğiyle açılan marketleri işletiyorlar."
"Baban hepinizi kurtardı desene."
Ölmüş insanları düşünüp dalgınca, "Evet, hepimizi kurtardı." dedi. Geçmişin sisli havasından hafifçe silkelendi. "Sen neden ağlıyordun bir tanem? Lafı değiştirip konuyu unutturmayacaksın herhalde."
Kendini toparlayan Asya bu konuda konuşmak istemiyordu ama tabularını yıkmalıydı. "Ailen çok güzel. Benim bir ailem olmadığı için biraz gururum kırıldı galiba."
Timuçin kadınını alnından öptü ve konuşurken dudaklarını değdirdi.
"Senin ailen benim."
İç geçirip yanağını adamın sıcağına sürdü. "Evet, öylesin." Kokusundan biraz içine aldı ve aşkına ekledi. Göğsünün huzurla kabardığını fark etti. Şükretmek için ne güzel bir andı!
"Ben ailemi kaybettim Timuçin." Sırtında büyük ellerin sevişini hissetti. O güzel dokunuşlar, bundan sonraki sözlere adeta cesaret aşılıyordu. "Zor günler geçirdim. Teyzem büyüttü beni ama rahatsızlık duyduğu açıktı. Yetiştirme yurduna vermeye de kıyamadı. Ne de olsa kardeşinin emanetiydim. Bir kötülük görmedim ama aile sıcaklığını da hissettirmediler bana. Misafir olduğum belliydi anlayacağın. Otuz yılı bile alsaydı gitmem, bunu gösterecekti inan."
Buna yapacak yorum bulamadı Timuçin. Kuvveti kollarına verip onu kendine çekti. "Aileni nasıl kaybettiğini söylemedin."
Birden durdu Asya ve bakışlarını adamın mavilikleriyle aynı hizada bekletti.
"Benim neler yaşadığımı bilmiyor musun?"
Adamın kaşları gözlerine indi. "Nasıl yani?"
"Çok paran var ve evlenmeyi istediğin kadının geçmişini araştırmadın yani."
Yüzünden belirsiz bir gülümseme geçti. "İtiraf etmem gerekirse yarım saat içinde her şeyini öğrenebilirdim."
"Peki neden yapmadın?"
"Bilmem." Dudağını büzdü. "Belki de seni gerçek manada zamanla tanımak istemişimdir."
"Öyle mi?"
Başını evet anlamında salladı. "Çok farklı geliyordun bana. Duruşun, bakışın, benim için deli olup benden kaçışın..." deyince Asya hafifçe onun göğsüne vurdu. Güldüler.
"Senin bunu hak ettiğini düşündüm ve rahat durdum. Demek ki bir sebebi varmış. Seni, senin güzel dudaklarından tanımak aşkı tatmama neden olacakmış."
Başını sol yukarıya kaydırdı ve adamın dolgun öpüşünü sabırsızca yakaladı. Yeni çıkmaya başlayan sakalları yanaklarını ve dudaklarının kenarını süpürüyordu. Normalde rahatsız olurdu; ama duyguları fazlasıyla kırgındı. Parçalara ayırmak yerine o anı yaşamayı arzu etti.
"Teşekkür ederim."
"Ne için?"
"Mahremime girip beni utandırmadığın için..."
"Öyle temizsin ki, yaptığın en kötü çılgınlığın sen utandırmayacağını düşünüyorum."
"Dışarıdan öyle görünür; ama insan kendi içinde farklı hissediyor. En berbat anını düşünsene."
Timuçin'in aklına gelen en utanç verici olayla yüzü kızardı.
"Ne düşündün?"
Güldü. "Lisede altıma işemiştim, aklıma o geldi."
Genç kadın birden kahkaha attı. "Lisede mi?"
Timuçin bir yandan gülüyor bir yandan da onu onaylıyordu.
"Çok sıkışmıştım ve bir sınavın ortasındaydık. Çıkış kesinlikle yasaktı. Sınav bitmiş, tam yerimden kalmış koşturacaktım ki, işeyiverdim işte!"
Asya'nın yanaklarına ağrı girdi. "Gördüler mi?"
"E, herhalde! Tahtanın önünde ayaktaydım ve pantalonumun önünde büyük bir kara delik oluşmuştu!"
Kendine hakim olamayan kadın kahkahalarla gülüyordu. Karnına giren sancıyla ellerini oraya götürdü.
"Seni-seni o halde düşünemiyorum!"
"Düşünme zaten çünkü çok utanç verici. Zihninde öyle yer edinmek istemiyorum. Beni karizmatik halimle hatırla. Sanki anamın karnından böyle doğmuşum gibi!"
Asya daha da gülmeye başladı. "Çok tatlısın." Ona dokunma isteğiyle savaşamadı ve ellerini adamın yanaklarına yasladı. Yüzüne öpücükler kondururken ikisinin de kahkası kesik gülüşlere dönüştü.
"Öyle tatlısın ki bayılıyorum sana! İyi ki aşık olmuşum sana. Önyargılarımı yıktın teşekkür ederim."
"Hangilerini mesela?" derken kadının saçlarına öpücükler kondurdu.
"Yeteri kadar mutlu olamayacağımı düşünüyordum. Evlensem bile ailem gibi birini sevemeyeceğime inanıyordum.Onları kaybetmek uzun yıllardır kara bir bulut gibi tepemde dolaşıyor."
"Nasıl oldu? Yani onları nasıl kaybettin?"
"Depremde... Gölcük depreminde ev başımıza yıkıldı." Timuçin'in bedeni kasıldı. "Mucize eseri enkazın altından ben kurtuldum. Ölmek için zamanım varmış demek ki..."
Genç adamın sessizliği kadını merak sürükledi ve ona baktığında gözlerinin halıya odaklandığını gördü.
"Ne oldu?"
Hafifçe yutkundu. Birkaç göz kırpışla kendini toparlamaya çabaladı. Kadına bakarken yüzü bembeyazdı.
"Ben şey... Ben..." Kesik bir nefes aldı. "Evinin başına yıkılmış olmasına çok üzüldüm. Senin de orada olman beni korkuttu. Üzgünüm, çok üzgünüm." Deyip onu kollarıyla çevreledi. "Senin yaşadığına çok sevindim."
"Üzülmene gerek yok. Neler düşündüğünü ve hissettiğini biliyorum. Çünkü ben de aynılarını hissediyorum. Bu bizim aşkımız..."
&&&
Asya sabah uyandığında, evde yalnızdı. Timuçin ve babası şirkete, Sedef Hanım spor salonuna, Seher de okula gitmişti. Sevgili kayınvalidesi spor salonunun özel üyesi olduğunu ve gelmek isterse rahatlıkla girebileceğini söylemişti. Asya sosyete dolu salona girmeye henüz hazır olmadığını saklayıp kibarca reddetti. Nasılsa birkaç saat içinde dönecek ve öğle yemeğini birlikte yiyeceklerdi.
Ev çalışanları kimsenin olmayışını fırsat bilerek temizliğe girişmişlerdi. Belli ki Asya'yı henüz onlardan saymıyorlardı. Umursamadı. Üç hizmetlinin onu takmaması gururunu kırmazdı. İki katlı geniş evi dolaştı. Üst kata beş oda vardı. Aile fertleri için dizayn edilmiş yatak odaları ve küçük bir salonla oturma odası bulunuyordu. Her odanın bir banyosu vardı ve evin güney cephesinde bulunan odalar havuza bakıyordu. Asya'da o odalardan birinde kalmıştı. Güzel bir manzara olduğunu düşünmüştü.
Temizlik yukarı taşınca genç kadın aşağıya indi. Süpürge sesi tüm evi doldurmuştu. Hızlıca alt kata bakınıp bahçeye çıkmaya karar vermişti. Geniş salondan yürüyüp kapıyı açtı. Bir koridor uzanıyordu. Karşılıklı konuşlandırılmış iki odaya takıldı gözleri. Timuçin evi gezdirirken odalardan birinin babasının çalışma odası olduğunu söylemişti.
Timuçin'e bir türlü soramadığı soruların cevapları o kapının ardında gizli olabilirdi. Ali'nin hisleri doğru muydu? Ayşe saçmalıyor muydu? Başını çevirip arkasına baktı. Süpürge sesi devam ediyordu. Bu fırsatı kaçırmamalıydı.
İçine çöreklenen heyecan ona hem gitmesini hem de tek saniye beklememesini söylüyordu. Gündoğan ailesi çok samimi insanlardı. Onların hakkında çıkan birçok dedikodunun asılsız olduğuna karar vermişti aslında. Böyle güzel insanlar nasıl kötülükler yapabilirdi ki?
Koridora adım atıp kapıyı kapattı. Elleri kulpta biraz daha bekledi. Neyin mücadelesini veriyordu, emin değildi. Birçok duyguyla karşı karşıya kalmıştı. Ama duramazdı. Bir bombayı hayal etti. Küçük, elde tutulması çok kolay ve ne olduğunu bilmeyenler için hafife alınan... Ama pimnin çektiğin anda ortalık kan gölüne dönerdi. Asya da kendisini öyle düşündü. O bir bombaydı ve içeri girdiğinde pimini çekecek olanlar ise, Timuçin ve babasının yaptıklarıydı.
Fikrini değiştirmekten çekinerek ilk odaya daldı. Şansı vardı ki kapısı açıktı. Aldığı nefesi salarak içeri girdi. Madem ki sağı solu kurcalamadan oradan çıkmayacaktı, öyleyse vakit kaybetmemeliydi. Odanın tam karşısında pencere ve çalışma masası duruyordu. Sağ tarafta büyük bir kitaplık ve geniş çekmeceleri olan kahverengi dolap vardı. Yerdeki halı da düz açık kahverengi bir halıydı. Perde de bol çiçek işlemesi vardı. İçerinin görünmesi engellensin diye düşündü Asya. Akşamları çalışmak için de beyaz bir güneşlik taktırmışlardı.
Tek tek çekmeceleri açtı. Harfleriyle dizilmiş ihale dosyaları bulunuyordu. Otel, yol, inşaat... Ne kadar bütçe ayrılmış, ne gibi planlar yapılmış, onlar yazılmıştı. Evdeki hizmetliler varken böyle önemli şeyleri ortalığa bırakmanın yanlış olduğunu düşündü. Hemen kütüphaneye geçti. Klasikler, güncel tarihi romanlar, birkaç açık öğretim ders kitabı vb şeyler konulmuştu. Sıradan görünüyordu. Hemen yönünü çalıma masasına çevirdi. Okuma lambası, bir bardak altlığı ve güzel işçiliği olan tahtadan bir kalem vardı. Üzerinde de Gündoğan yazıyordu. Belli ki hediye verilmişti.
İki çekmecenin alttakinde anahtar deliği gördü. Umarım kilitli değildir, diye düşündü genç kadın. Üst çekmeceyi kurcalarken gözü masanın üzerindeki kaleme takıldı. Ortasından bir çizgi geçiyordu. Kalemi alıp biraz inceledi ve iki yanından çekiştirdi. Tak, sesiyle kapağı ayrıldı. Kalemin arka kısmına oyulmuş ve metalden bir anahtar sıkıştırılmıştı.
Asya'nın tenini alevler sardı.
Süpürge sesinin aşağıya indiğini duydu. Anahtarı soktuğu gibi çekmeceyi açtı. Üzerinde hiçbir şey yazmayan biraz kalın bir dosyayla karşılaştı. Elini daldırıp kağıtları okumaya başladı.
Tefeci Tarık'ın ölümü, Yılmaz Artık'ın vuruluşu, Otel Mihrap'ın batışı, Uyuşturucu Kaçakçılığı, Silah Kaçakçılığı, İnsan Tacirliği ve...
Asya her bir kağıdı şok içinde okurken son şeyi gördüğünde adeta beyninden vurulmuşa döndü.
"Tarih 15 Eylül 1999. Kocaeli'nde bulunan Yılmaz Sitesi, Selçuk Sitesi; İstanbul'da bulunan Eflatun Evleri, Yıldız Apartmanları, Kamil Siteleri müteahhiti Kenan Park, temelin yapımında önem arz eden birçok malzemeden çalarak, 19 Ağustos 1999 depreminde 100 insanın can kaybına vesile olmuştur. Kenan Park ve Kenan Park'ın patronu Süleyman Gündoğan saklandıkları yerden yakalanarak, on beş yıl cezaya çarptırılmıştır."
Elleri titremekten kağıdı okuyamıyordu. Kenan Park içeride hastalanarak ölmüştü. Süleyman Gündoğan ise, tanıdıkları araya sokup beş yıl sonra belli miktar kefalet ödeyerek hapisten kurtulmuştu.
Kağıt yere düştü. Kulakları uğulduyordu. Az önceki kelimeler zihninde biri okuyormuş gibi yankılanıyordu. Kenan Park. Süleyman Gündoğan. Müteahhit. 1999 Depremi. Hapis. Kefalet. Ölüm. 100 insan. Yılmaz Sitesi.
Asya mırıldandı. "Yılmaz Sitesi..." Bir anda tüm vücudu dehşetle titredi ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Hıçkırıkları, iniltilere hemen sonra bağırışlara dönüştü.
İçli bir ağıt tutturmuştu. Ellerini yere yasladı. Omuzları çökmüş, yüzü acıdan darmadağın olmuştu. Nefesleri ve yaşları karışmıştı. İsyana ramak kalmıştı. Onu sıkıştıran ızdırap dolu şeyin öldüreceğini sandı. Öldürmezse yaşadıklarına isyan edecekti. Hangisi daha kötüydü bilemiyordu.
Bildiği tek şey, Süleyman Gündoğan'ın ailesini öldüren bir katil olduğuydu!